Necdet Şen - Star, 9 Eylül 2008
"Senin maaşlı köşe yazarların, silahşörlerin var, benim o kadar yok."
Bu akıllara ziyan cümleyi sarfeden kişi Camialtı Spor'da futbol oynayan bir yeni yetme değil, bu ülkenin başbakanı olan muhterem.
Büyük bir ülkenin lideri olduğunu unutup tüm halkın gözü önünde bir medya patronuyla kayıkçı kavgasına tutuşan Recep Tayyip Erdoğan.
Karşısında da her eleştiride kendi televizyonlarına çıkıp saatlerce konuşan ağız kavgası şampiyonu Aydın Doğan.
İkisi de birbirinden merdane.
İkisi de ülkenin kaderine hükmediyor.
İkisi de artık sussalar çok iyi olacak.
Havada uçuşan tehditleri ve örtülü hakaretleri ağzı açık dinleyen biz sıradan insanlar, bu kavgacı horozlardan hangisine daha az güveneceğimiz konusunda şaşırıp kalmış durumdayız.
Medya grupları arasında ikide bir patlak veren ağız dalaşlarına, patronunun fedaisi gibi öne atılan köşe bıçkınlarına, o güne kadar kasalarda bekletilip uygun zamanlarda ortaya çıkarılan yolsuzluk dosyalarına ve sular durulduktan sonra hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam eden kudret simsarlarına alışabilecek miyiz?
Sokaktaki insanlardan hangisine sorsan hem siyasetçi hem de gazeteci için taşıdığı "hepsi yiyici" yargısını şaşmaz bir kararlılıkla dile getirecektir. Ama yine de seçimlerde oyunu gidip o "yiyici" partilerden birine verecek ve öteki "yiyici"nin gazetesini de her gün satın alıp okumaya devam edecektir.
Ve tabii ki gazete/televizyon sahibi iş adamlarıyla siyasetçiler arasındaki fırtınalı ilişki yüzünden en temel değerlerimizin aşındığını söyleyen üç beş entelin sesi davulcu pırtlatması gibi gürültüye gidecektir.
Büyük paralardan, imtiyazlı ilişkilerden, gizli pazarlıklardan, dil altında tutulup "ifşa ederim haa" diye ucu gösterilen mahrem sırlardan söz ediyoruz.
Memleketimizde olan biten hakkında bilgi sahibi olabilmemiz için bunun gibi krizlerin patlak vermesini beklememiz gerekiyor. Sair zamanlarda bizim de öğrenmeye hakkımız olan şeyleri sadece çok dar bir çevrenin biliyor ve bunu bize taze taze değil de "pişirerek" açıklıyor olmaları ahlâken hiç sorun teşkil etmiyor.
Tamam biz bunlara alıştık. Daha beterine de alışabiliriz. Ama evvelden silahşörler vasıtasıyla yapılan bu ayarı düşük kavgalar şimdi niye bizzat başbakan ve patron düzeyinde yapılıyor, bunu çözemiyoruz.
Özellikle de başbakanın kahvehane muhabbeti kıvamındaki söylemi, elleriyle kollarıyla yaptığı acemi artistlikler, yüzündeki kurnaz ifade, kullandığı tehditkâr sözcükler, asabî hitabet tarzı bıkkınlık veriyor.
Bilmek istiyorum, "senin maaşlı köşe yazarların, silahşörlerin var, benim o kadar yok" cümlesi ne demek?
Örneğin, Doğan yayın grubunda çalışan yazarları muhabirleri editörleri topyekûn emir kulu ve patronun dikte ettiğini yazan satılık kalemler olarak mı görüyor sayın Erdoğan?
Öyle görüyorsa bundan sonra nasıl bakacak onların yüzüne? Bu ağır hakaretin arkasını getirebilecek mi?
Peki ya sayın Erdoğan'ın "kendi silahşörü" olarak gördüğü medya çalışanları kimler?
Örneğin damadının gazetesinde yazan yazarları mı kastediyor bu sözlerle?
Ya da diyelim bu gazetenin yazarlarını da "kendisinin" olarak mı algılıyor?
Emin mi o kadar?
Kimdir sayın Erdoğan'ın "Aydın Doğan'ınkilerden daha az sayıda olan" silahşörleri? Açıklasın, hepimiz öğrenelim.
Gazete patronuyla hısım ya da ahbap olmayı o gazetelerde yazan insanların koşulsuz itaatini satın almak mı zannediyor başbakan?
Bu nasıl bir hamlık?
O gazetelerdeki tüm kanaat önderlerinin aşiret törelerine uyar gibi kendisine yontarak yazacağına nasıl hükmedebiliyor?
Bu talihsiz ifadeleri bir dil sürçmesi olarak mı yoksa sayın Erdoğan'ın demokratik kültürünün hâlâ gelişememiş olduğunun kanıtı olarak mı algılayalım?
Bu çaptaki bir ülkeyi yöneten kişinin bu kadar yalınkat bir dünya algısına sahip olması normal mi?
Umarım yanılıyorumdur ama sayın Erdoğan'ın egosu artık kalıbına sığmayacak kadar devleşmiş gibi görünüyor.
Ağzından çıkan her söze büyük bir kelâm değeri atfediyor sanki.
Ama kendisine hatırlatmak isterim, mevki makam sahibi insanların çevresinde oluşan ve her yaptığını onaylayan dolgun kabuk, aynı zamanda o kişiyi baştan çıkaran ve kendi dar çevresinin söylemini dünyanın gerçeği zannettiren bir akıl tutulmasına da vesile olabilir.
Kendi sesinin tınısıyla sarhoş olan insanın konuştukça konuşası gelir bazen.
Ve bazen insan konuştukça batar.
Biliyorum, sayısı bini bulan kanaat önderinin hepsini okuyacak ne zamanı ne de arzusu vardır sayın Erdoğan'ın. Ama yine de onun yakın çevresinden birilerinin gözden düşmeyi de göze alarak ona şu basit uyarıyı yapmasını ümit ederim:
"Sayın başbakanım, mümkünse daha seyrek daha öz daha vakur konuşunuz. Ve konuşurken ağzınızdan çıkan her bir kelimeyi Kasımpaşalı bir kabadayı sıfatıyla değil de Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakan'ı sıfatıyla sarfediniz. Saygıyla arz ederim efendim."
Necdet Şen

Ali Türkan
Bu ülkenin adam gibi bütün adamlarını yok etmiş, kapatmış, sindirmiş, olmadı yurt dışına kaçmak zorunda bırakmıştır. Geriye de, kimya dersinde Fatih'in başarılarını anlatan lise öğretmenleri, reklamcı yazarlar, protest müzikçiler (bunu duydum ama ne olduğunu bilmiyorum), stand - up'çılar, gemisini kurtaran kaptanlar, arz ediyorum beyefendiler, his masters voice'ler, buraya puan ya da puanlar almaya geldik'çiler, sen benim kim olduğumu biliyon mu'cular, ben var ya ben'ciler, yalvarırım Memet Ali Bey'ciler, makro ekonomistler, mikro beyinliler falan kalmıştır. Devam »

Necdet Şen
Kendilerini eleştiren yazara "hele bir elimize düş de gör gününü" diye mektuplar yazan bir sağlık çalışanı, eline halihazırda düşmüş bulunan hastalara acaba nasıl davranır? Hastalığın bilimsel tanımı nedir? İnsanlar gibi, kurumların ve camiaların da hastalandığı olur mu? Devam »
İkinci sınıf yeteneklerin oluşturduğu ittifakı tedirgin eder namuslu insanlar, dürüstlükleri ve açık sözlülükleri nedeniyle...
Hele hakiki sanatçılar, keskin sezgileri nedeniyle yalanla doğruyu daha kolay ayırt edebildikleri için, açık sözlülüklerinin bedelini ödemeye zorlanırlar gün gelir.
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
Arkadaşım saol... Şapkalı a yapmak ne kadar zormuş. Bulamadım bir türlü sen yazmışsın. Allah razı...
Muhammet Uyar - Masaüstü, Bakım Sihirbazı, Şapkalı Â
Henüz çok küçükken anneannem büyüyünce ne olacağımı sorduğunda pilot olacağım, dedim. Güldü...
Ramazan Korkmaz - Kaybolmayan kardeş
Atilla sonraki yıllarda ciddi bir trafik kazası geçirdi, kazada beli kırıldı. Sonrasında mucizevi...
İlker Tortop - Gençliğe Övgü
Çok güzel bir yazı... Derken; duyguların çok güzel ifade edildiği bir yazı ... Hepimiz...
Leyla Erkol Bıkmaz - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
Çok işime yaradı bu site gerçekten çok güzel herkeze tavsiye ederim çok güzel olucak kesin ödevim...
Seda Taşçı - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.