Patronsuz Medya

Küstüm siye! Gelme biye!

Necdet Şen - 22 Mayıs 2009


"Bakar mısın şu çocuktaki yeteneğe abi? Bizim on yılda yaptığımız aşamayı bir haftada yaptı. İnanılmaz bir hızla ustalaşıyor çizgileri."

"Eeee, biz onu boşuna tavsiye etmedik herhalde sana. Çizgilerini görür görmez anlamıştım süper yetenek olduğunu."

Breh! Breh!

Gırgır dergisinin koridorundaki uzunca masanın bir köşesine ilişmiş Fırt dergisinin o haftaki sayısında yayınlanacak olan kıçıkırık karikatürümü çiziyorum alt tarafı. Daha 19 yaşındayım. Oğuz ve Tekin abiler arkamda yanyana durmuş hayranlıkla kartonun üstündeki çizgilerime bakıyorlar. Elleri omuzumda, sırtımı sıvazlıyor, şaplaklıyor, en sevecen sesleriyle pohpohlayıp yüreklendiriyorlar.

Övgüler karşısında ezilip büzülüyorum. Hiçbir marifetin takdir edilmediği, tam tersine, en iyi şeylerin bile "hıh, noolmuş yani" diye karşılandığı ya da daha beteri, "kendini bir bok mu zannediyorsun" diye aşağılandığı bir aileden geliyorum; alışık değilim o kadarına.

Tarih, 1975 sonları ya da 1976 başları olmalı. Gözlüklü, sıska uzun boylu bir oğlanım. Ağzımın etrafındaki beyaz uçlu akneler olmasa, yaşımın yakışıklısı bile sayılabilirim. Nasıl her gelin kızın rüyası Zetina dikiş makinası ise benimki de bir damla sevgi. Suyun kaynağını bulmuşum, Oğuz Abi ile Tekin Abi tepemden sevgi ve takdir akıtıyorlar adeta. Kana kana içiyorum.

Ama diğer yandan da içimde bir tedirginlik, "Ya bunu kaybedersem?"

Alışmadık görtte don durmazmış, kesin kaybederim. Ne yapsam?

Tüm gücümle bu beklenmedik sevgi ve ilgiye lâyık olmaya çalışmaktan başka ne gelir elden?

* * *

Bir gün bu halimi gören daha kıdemli bir çizer arkadaş, kulağıma kar suyu kaçırdı:

"Merak etme, en fazla birkaç hafta sürer bu pohpohlama. Sonra sana da boka bakar gibi bakmaya başlar Oğuz Abi."

İnanamadım. Kıskanıyor sandım.

"Hepimiz geçtik aynı yoldan" dedi. "Başta çoğumuza böyle davranır, sonra güm diye atar yukarıdan aşağıya. Neye uğradığını anlayamazsın. Ne kabahat yaptım diye düşünür durursun, ama cesaret edip soramazsın da."

Gençtim. Hayatın acemisiydim. Böyle bir davranış çeşidini kavrayabilecek donanımdan yoksundum. Kavrayamadım da nitekim. Bir süre sonra sahiden de o arkadaşın dediği gibi oldu. Oğuz Abi'nin gözlerinde gördüm o bakışı. Artık bana da boka bakar gibi bakıyordu. Bırak iltifatı, sırt sıvazlamayı, özendirmeyi, önüne koyduğum karikatür eskizlerini yarıya indirilmiş göz kapaklarının ardından "beş para etmez" dercesine şöyle bir süzüp, eline bulaşan bir pisliği silkelermiş gibi masanın üzerine fırlatıyordu. Bazılarını yere uçarken havada yakalıyordum.

Balayı bitmişti. Gözden düşme sırası bendeydi.

Gene de iki yıl kadar yazdım çizdim Gırgır ve Fırt'ta. Ama çekip gitme kararımı işte o zaman vermiştim. O nedenle Gırgır'da mübarek Oğuz Abi'nin deyimiyle "hep kaçacak gibi durdum".

Çizerlik benim için bir meslek değil, hayata tutunmamı sağlayan bir ipti. Boyun eğmekle karikatürist olmak kavramlarını aynı bağlam içine sokamıyordum.

Bol para vardı Gırgır'da ama hesapsız sevgi yoktu. Çalışma arkadaşlarını kulu gibi gören, belki de duygusal fırtınaları nedeniyle ancak o tarz ilişkilere açık olabilen, fazlasıyla darbeli bir adam vardı kaptan köşkünde. Bu seyrüseferi içine sindirebiliyorsan, miço, tayfa, hatta lostromo olabiliyordun o teknede. Sindiremiyorsan, kıyı henüz gözden kaybolmadan atlamak en iyisiydi. Ben atladım.

Çizer olmaya karar verdiğim an, o andır işte. Oğuz Aral'ın yörüngesinden çıkıp uzaya açıldığım bir Nisan öğleden sonrası. Sene 1978.

Baskın bir figürün etrafında umarsızca dolanıp ondan şefkat ve takdir beklemekten kesin bir kararla vazgeçtiğim o gün, kendime olan saygımı da pekiştirdim.

* * *

O yıllarda bu iki uçlu tavrın sadece Oğuz Abi'ye özgü bir "tuhaflık" olduğunu zannediyordum. İlk başta fol yok yumurta yokken neden o kadar derin bir şiddetle sevdi ve sonra gene fol yok yumurta yokken neden o kadar derin bir düşmanlıkla ezmeye kalktı, kafa yoruyor, çözemiyordum.

Zamanla başka insanlarda da gördüm bu davranışın benzerini. Tekrar tekrar şaşırdım.

* * *

Karagöz Öğrenci Ansiklopedisi diye değişik bir ansiklopedi yayınlanmıştı bir aralar. 1983'ün son ayları falan olmalı. İsteksizce çalışmakta olduğum Güneş gazetesinin spor servisinden henüz ayrılmıştım ki bir gün telefonum çaldı. Açtım. Hattın ucunda kibarca konuşan bir beyefendi. Kendini tanıttı:

"Merhaba, benim adım Yücel Yaman. Darbeden önce Devrimci İşçi Sendikaları'nın (DİSK) Eğitim Dairesi başkanıydım. Sizin telefonunuzu karikatürist Mıstık'tan aldım. Rahatsız etmiyorumdur umarım."

"Estağfurullah."

Hapisten çıktıktan sonra ansiklopedi yayıncılığına başlamış Yücel Bey. Daha doğrusu içerideyken karar vermiş buna. Eğitim sistemimizin ne kadar berbat olduğunu farketmiş oradayken. Dışarıdan ortaokul ve lise ders kitapları getirtmiş ve diğer siyasî mahkûmların istihza dolu bakışları altında bunları okumuş, Marksist bir disiplinle analiz etmiş. Görmüş ki bu kitaplar yalan yanlış bilgilerle dolu. "Ağaç yaşken eğilir" demiş ve hiç olmazsa bundan sonraki kuşakların daha düzgün eğitim alabilmeleri için bir öğrenci ansiklopedisi çıkarmaya karar vermiş.

"Saygı duyulacak bir girişim. Ama ben çizgi romancıyım. Ansiklopedide ne gibi bir katkım olabilir size?"

O da zaten çizgi roman istiyormuş. Sormuş soruşturmuş, üstad Mıstık ona beni tavsiye etmiş.

Buluşup tanıştık. Anlaştık. Kısa sürede yayın hayatına atılan ve fasikül fasikül yayınlanan bu ansiklopedide her hafta iki sayfa çizgi roman yapmaya başladım. Hikayenin adı: "Karagöz'ün Maceraları" idi.

Derginin piyasaya çıktığı hafta Etiler'deki bir lokantada çalışanları bir akşam yemeğinde bir araya getirdi Yücel Yaman. Yenildi içildi diğer arkadaşlarla müşerref olundu.

Bir ara esmer güzeli bir kadın yaklaştı masamıza. Adı Dilruba imiş. Karşımda durdu.

"Biliyor musunuz" dedi, "sizin yüzünüzden dün gece kocamla kavga ettik".

Şaşkınlıkla baktığımı görünce açıkladı:

"Ben Yücel'in eşiyim."

Daha da şaşırdım.

"Benim yüzümden mi? Neden?"

Anlattı. Vaktiyle Lenin mi, başkası mı, her kimse unuttum şimdi, ölüm döşeğindeyken en yakınından birini değil de yıllardır dargın olduğu eski bir dava arkadaşını çağırtmış başucuna. Bunu anlatmış karısına Yücel Yaman ve demiş ki:

"Ben de son saatim gelip çattığında başucumda kimi görmek ve konuşmak isterim, biliyor musun?"

"Herhalde beni görmek istersin" demiş Dilruba Hanım.

"Hayır" demiş Yücel Yaman, "Necdet'i görmek isterim".

Kadın da kızmış doğal olarak. "Ben senin yirmi yıllık karınım. En zor günlerinde yanında ben vardım. Şimdi sen daha bir hafta önce tanıdığın bir çocuğu benden üstün mü tutuyorsun?"

"Üzgünüm ama öyle işte" demiş Yücel Yaman. "Hayatımda tanıdığım en muhteşem insan o; son nefesimde onunla helâlleşmek isterim."

Biraz daha büyümüş olmalıyım ki, pek ciddiye almamıştım bu abartılı payeyi. Ama gene de içten içe mutlu olmuştum tabii. Herkes ister sevilmeyi. Hele böyle ışıltılısı her kula nasip olmaz.

* * *

Ne zaman mı hâk ile yeksan oldu Yücel Yaman'ın gözündeki ve gönlündeki tahtım? Söyleyeyim: Bir türlü ödenmediği telif ücretimi kısık bir sesle de olsa isteme cüretini gösterdiğim gün.

Şaka değil. Ansiklopedi istediği satış çizgisini tutturamayıp kapandıktan bir süre sonra "İki Nokta" adında bir şirket kurup haritacılık işine girdi üstad. Şirketini tanıtan broşürü de bana hazırlattı. Grafik tasarımı ve renkli çizimler falan. Zannediyorum sene 1985 falan olmalı.

Ama üzerinde mutabık kaldığımız cüz'î telif ücretini ödeme zamanı geldiğinde bir türlü eli varıp da öde(ye)medi. Her seferinde gelecekteki muğlak bir tarihe atıldı o sıkıcı iş.

"Peki" dedim her seferinde; "biraz daha bekleyebilirim".

Cumhuriyet'te çalışıyordum artık. Hızlı Gazeteci mi ne, öyle bir şeyler yapıyordum. Aç açık değildim. O ödeme gecikebilirdi az biraz.

Ama sadece ödeme tarihi değildi ki ileriye atılan. Artık ne zaman görüşsek gayet abus bir tavırla karşılıyor, boka bakar gibi bakıyordu o da suratıma. Kapısındaki ofisboy kadar bile değerim yoktu artık. Düpedüz köpek muamelesi çekiyordu.

Ziyanı yoktu esasında. Ölüm döşeğindeyken yanına başkasını çağrırsa gocunmazdım. Kendisinden tek isteğim vardı: Sadece telifimi ödesin ve ben ikide bir kapısına gidip gelmekten kurtulayım. Ama o, her seferinde "param yok" diyerek bir kez daha savuşturuyordu beni başından; bir daha aramak, bir daha ayağına gitmek zorunda kalıyordum.

Bakkal çırağı gibi, üç beş ayda bir kapısına gidiyor, sepetleniyordum. Mütevazı bir meblâğ yüzünden hem de.

Birkaç yıl sürdü sanırım bu "param yok, sonra gel" nakaratı.

Bir gün gene "şu gün gel, ödeyelim" diye kendisinin belirlediği bir tarihte ofisinde süklüm püklüm oturmuş, mühim işlerinden vakit bulup da üç kuruşluk telifimi ödeyip başından def etmesini beklerken, hamal kılıklı bir adam girdi içeri. Hamalmış gerçekten de. Şirketin matbaaya olan borcunu tahsil etmek için gönderilmiş.

Faltaşı gibi açılmış olan gözlerimle gördüm, Yücel Yaman matbaanın hamalına hiç mırın kırın etmedi, çekmecesini açtı, oradan deste deste banknotlar çıkardı ve masanın üzerine yığdı. Hamal o para balyalarını yanında getirdiği bir çantaya doldurdu ve gitti.

Sonra varlığımı yeni farketmiş gibi bana döndü üstad. Yüzünde büyük abdestine bakarcasına bir ifadeyle sordu:

"Buyur canım, ne var?"

Kendimi dilenci gibi hissettim. Benim alacağım paranın miktarı o destelerin içinden çekilecek tek bir banknotla ödenecek kadar küçüktü. Ne de olsa çizer ücreti, çakmak cebine bile sığar. (Çizer bensem tabii.)

"Şey, ödemeyi bugün yapacağınızı söylemiştiniz de..."

"Param yok!"

Odadaki yardımcısına döndü, çenesiyle beni işaret ederek iğrenir gibi bir tavırla:

"Arkadaşa bir ödeme takvimi çıkartalım" dedi. "Taksit taksit ödensin."

Öylesine aşağılıyor ki, utancımdan yerin dibine giriyorum. Gene de nasıl becerebildimse, kendimi zorlayıp, duyulur duyulmaz bir sesle konuşabildim:

"Ben takvim değil, paramı istiyorum."

Aman tanrım! O an odanın ortasında sanki bir bomba patladı! O kısa boylu tombik adam bir fırladı ayağa, bir kükredi, bir kaldırdı yumruğunu havaya ki, şallak mallak oldum, ödüm bokuma karıştı. Yüzü öfkeden kıpkırmızı. Yeri göğü inletircesine bağırıyor.

Ben hayatımda hiç o kadar hiddet ve cinnet içinde birini görmedim. Dayak yer miyim diye değil ama adam kalpten gidecek diye korktum açıkçası. Bu tip insanların hipertansiyonu taşikârdisi falan olur, mazaallah...

Birileri yetişti, göbeğinden kavrayarak uzaklaştırdılar tepemden. O hâlâ bağırıyor. Sanki şunca zaman o bana değil de ben ona hakaret ediyormuşum gibi, birikmiş bir hezeyanla patlıyor. Bense utanıyorum sadece. Para yüzünden şu başıma gelene bak!

Sonunda ödedi borcunu. Nasıl mı? Mahkeme yoluyla tabii. Tanıştığımızın ilk haftasında beni ancak "tutku" sıfatıyla tarif edilebilecek derecede sevmiş olan bu devrimci/sendikacı/eğitimci ağabeyim, yargı yoluyla daha fazlasını ödememek için, avukatı Müşir Kaya Canpolat aracılığıyla uzlaşma teklif etti. Avukatın üslubu telefonda çok kibardı, gene utandım, "olmaz" diyemedim. Tan Oral aracılığıyla gönderdi adamakıllı kırpılmış telif ücretimi, konu kapandı.

Birkaç sene gecikmeli de olsa, enflasyondan kuşa dönmüş olsa da, değersiz göz nurumun karşılığını en sonunda cebime koyabildim. Ne yaptım o parayı hatırlamıyorum. Belki köfteciye gitmişimdir birkaç kez. Belki üç beş kitap almışımdır. Neden matbaacı ya da hamal ya da tuvalet bekçisi değil de yazar çizer olduğuma kafa yormuşumdur belki evime tabanvayla dönerken.

Daha sonra başka bir çizer arkadaştan, yaşadığım bu olayın bir benzerini kendisinin de yine aynı devrim kahramanıyla yaşadığını öğrenince biraz rahatlamıştım. Yazara çizere para ödemek gücüne gidiyordu besbelli Yücel Yaman'ın. Perspektif meselesi. Marksizm'i benden daha iyi bildiği için bir şey diyemiyorum; mutlaka bunun "emek/değer" bağlamında akla yatkın bir açıklaması vardır.

* * *

Hay Allah! Çenem düştü. Neden bahsedecektim, lâf lâfı açtı, nerelere geldi. Olsun, gene de iyi biridir Yücel Efendi. Beni İdris Küçükömer'le tanıştırmıştır en azından. Bu bile binbir hakaretle nazla niyazla ödenen kıytırık telif ücretinden daha değerlidir. Allah selâmet versin. Tuttuğu altın, yastığı kuştüyü olsun.

* * *

Zaten bu şarkının ana fikri, ne Oğuz Aral'ın duygusal gelgitleri, ne de Yücel Yaman'ın emek/sermaye bağlamındaki yüksek seciyesi. Ben bu vaazımda aslında bazı insanlarda gözlemlediğim "yoğun sevgiden yoğun nefrete ani geçiş" hallerinden bahsedecektim sevgili din kardeşlerim.

Bismillahirrahmanirrahim...

* * *

Tek tek hepsini anlatacak değilim bildiğim örneklerin, elektrik israfı olur. Sadece altını çizip bir sonraki sahneye geçeyim: Hayatımın her aşamasında gördüm bu "büyük aşk" ve "ani kopuş" ikilemini.

Bir insana -bazen bir düşünceye- daha tanışır tanışmaz yoğun bir tutkuyla bağlanan, onu hayatının merkezine koyarcasına abanan, yere göğe sığdıramayan; ama sonra ansızın, her ne olduysa, bu yoğun enerjiyi küskünlük ya da nefret olarak dışa vuran zor insanlar tanıdım.

Zordur hakikaten. Böyle insanlar adamı yorar. Müthiş bir silâha dönüşür bu insanların elinde "yanlış anlama" kartı. Ne desen ikna edemez, aksine, daha da fazla içinden çıkılmaz hale getirirsin hezeyan dolu çıkışlarını.

Onların bir uçtan diğer uca savrulmasını tetikleyen neden, bazen minicik bir espriyi bile varoluşunun temeline koyulmuş bir dinamit gibi algılamasına yol açan diken üstünde bir alınganlık, bazen minik bir eleştiri, bazen ona vereceğin şeylerin bitmesi, bazen bir bakış, bazen bir suskunluk olabilir. Böyle bir savrulmaya hazırlıksızsan, fena afallarsın.

Egoları çok büyük olur bu insanların. Sevgilerinin, ilgilerinin, tutkularının arka planında, aslında karşılanması mümkün olamayacak boyutta bir talepkârlık ve zorbalık yatmaktadır. Bu gizli zorbalığı eğer hayatın acemisiysen o ilgi ve hezeyan sarkacında bir o yana bir bu yana savrulurken göremeyebilirsin.

O nedenle, bir anda samimi oluveren, abanan tiplerden artık sakınıyorum. "Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü" diye sormayı görev biliyorum artık.

Önceleri, hamurum suçluluk -ya da değersizlik- duygusuyla karılmış olduğundan mı ne, yolunda gitmeyen her türlü ilişkide kendimi kusurlu bulma eğilimindeydim. "Hayata hazırlıksızdım," demiştim ya, o hesap. Sevgisiz çiftleşmelerden hasıl olmuş, daha ana rahmindeyken defalarca canına kastedilmiş, yine de inat edip -doğuranın deyimiyle- kubura düşmemiş, iğneleri yedikçe daha da güçlenip hakkındaki ölüm hükmünü her seferinde bozmuş, prezervatif artığı bir velet idim. Biletim yoktu. Dünyaya duvardan atlayarak girmiştim. Çocukluğumu ve gençliğimi hep kaçak bir mülteci gibi geçirmiştim. Kabahatimin ne olduğumu bilmiyordum ama kabahatliydim işte. Birbirine kanı pek ısınamamış bir anne ve babanın en küçük çocuğu olmak böyle bir şeydi. Mutsuzluğun faturası aslında hepimize, ama sonuncu olmak hasebiyle, en çok da düşük gazisi Necdet'e çıkarılmıştı.

O nedenle, çocukluğum ve gençliğim boyunca bana ne kadar kötü ve hoyrat davranılırsa davranılsın, asla başkasında kusur bulmuyor ve "mutlaka yapmışımdır benden nefret etmesine neden olacak bir eşeklik" deyip topu kendime atıyordum.

Şu yaşımda bile hâlâ "ben seni doğurmak istememiştim, arsızlık ettin de doğdun" diyen sevgili annem ve kendi mutsuzluklarını benim "hırçın" kişiliğime açıklamayı refleks edinmiş olan ablalarım belirler duygusal iklimimi. Eksik olmasınlar.

Neredeyse tüm hayatımı burada bulunma hakkım olmadığı halde yüzsüzlük edip araya sığışan bir fazlalıkmışım gibi hissederek geçirdiğim ve herkesin elini kolunu sallayarak dolaştığı kaldırımlarda ben ancak dünyayı kurtarırsam dolaşma hakkı elde edebilirmişim gibi hissettiğim için, alışkanlık kesbetti, bana kötü davranıldığında değil de iyi davranıldığında apışıp kaldım hep.

Değişen pek fazla şey yok. Bugün de böyle bu. Hâlâ tanımadığım birinden "size çok değer veriyorum" gibi bir e posta gelse "acaba benimle dalga mı geçiyor" diye pireleniyorum bazen.

("Yok deve" diyenler için özel not: Deve değil, nevroz.)

Bu öyle bir varoluş mahçubiyetidir ki, bu hakiri hayatının ilk kırk yılında herkesin dilediği gibi itip kakabileceği uyuz bir sokak itine, kırkından sonra ise "teperim ulan topunuzun ebesini" diye dellenip tüm dünyaya sittiri çeken bir münzevîye dönüştürmüştür sevgili kardeşlerim. Dananın kuyruğu inceldiği yerden kopmuştur.

Ama ayetimizin günümüzün Türkçesiyle meali tabii ki bu da değildir.

Şudur:

Her kim ki, kişiliğini oluşturan yapıtaşlarını birer birer keşfedip -ya da en azından böyle bir keşif yolculuğuna çıkıp- içindeki sevgi dilencisini tanır, o kişi artık "nevrotik" değil, başka bir şeydir. Ama bu türden keşif yolculuklarını yorucu ya da riskli bulup da etrafında hazır bulduğu zihinsel/fiziksel konfora sımsıkı sarılan ve en ufak sorgulama girişimine veya eleştiriye karşı bile beklenmedik şiddette tepkiler veren birisi ise, aman o kişiye dikkat ediniz sevgili kardeşlerim. Bunlar pimi çekilmiş el bombasından farksızdır, mutlaka infilâk ederler.

İnfilâk ettikleri bir şey değil, mecal bırakmazlar insanda. Feci yorarlar.

Bu tip insanlara ne iyi gelir, ben bilmem. Doktor değilim, dadı değilim, anaokulu öğretmeni, çıkıkçı, kaportacı, masör, pedagog, vantrilog, ornitolog falan da değilim. Şişkinlikten patlama noktasına gelmiş egoların balon yaptığı yeri bulup yamayan bir oto lastikçisi hiç değilim. O nedenle artık bu türden hezeyanlarla karşılaştığımda ıslık çalarak olay mahallinden uzaklaşıyorum. Ya da keyfim yerindeyse azıcık dalgamı geçip kafa buluyorum. Ama asla "kurtarıcı" rolüne soyunmuyorum. Geçti o günler şekerim. Mazide kaldı. Kendimi peygamberlikten azat ettim.

Bir de ne yapıyorum biliyor musunuz sevgili kardeşlerim, daha tanışır tanışmaz tepeden tırnağa yağlayıp yıkayan, hayatının direğini, yaşam koçunu, can yoldaşını bulmuş gibi davranan tutkulu insanlardan uzak duruyorum.

Kestirebiliyorum çünkü bir sonraki sahneyi. Ben bu filmi sayısız kereler seyrettim. Ani dönüş. Güzel Türkçemizle söylersek, yu törn. Sevgisi, hayranlığı, dostluğu ne kadar yoğunsa, ilk düş kırıklığını müteakiben göstereceği infial de o kadar yoğun oluyor çünkü o tür insanların.

Kısacası, sevgili kardeşlerim, ben dostun ahbabın ve hatta okuyucunun dengeli, mesafeli, istikrarlı olanını seviyorum. Cilve yapanını değil. Hani uyarmadı demeyiniz, e posta yollarken ya da yazılarımın altına yorum falan yazarken, ölçüsüzce yağlayıp yıkayanları öpücük kuyruğunun en sonuna gönderiyorum.

İsteyen buna "kibir" diyebilir, isteyen "tecrübe". Her ikisi de aynı kapıya çıkar.

Amiiin, sevgili insan kardeşlerim. Şen şadıman bahtiyar olunuz.

 

 Yorumlar

Karagöz Ansiklopedisi mi? Hani şu çekilişle kol saati veren (gerçekten kol saati yanlış anlamayın) ama resmîni gösterdiği teknoloji harikasını değil de, bambaşka bir saati aylar sonunda ancak veren yayın değil mi o?

Her moka maydonoz bendenizin de alınması için tutturduğum nicelerinden biri. Bir de Walt Disney Ansiklopedisi vardı. Fasikül fasikül biriktireceksin, ciltleteceksin. Yaşıtların, 80'li yıllardaki yaman dönüşümü kavrayan ana babaları tarafından bambaşka mecralara yönlendirilirken sen okuyup hayal alemlerine dalacaksın.

Meğer Necdet Şen'le daha o zaman tanışmışım farkında olmadan. Buna ne demeli şimdi? Yolların kesişmesi mi yoksa Necdet Şen'in belli bir yaş grubunun hayatında sanılandan daha da fazla yeri ve etkisi olduğunun göstergesi mi?

Neyse yazı vesile oldu, Valide Hanım'ı arayıp söyleyeyim de sanırım hepi topu bir ciltcik olan ansiklopediyi muhafaza altına alsın. Hatıra sayılır.

Son olarak ilâve etmek isterim ki bu bir yıkama-yağlama yazısı değildir. Ne olur ne olmaz:)

Erdem Abaka - 22 Mayıs 2009 (20:03)

Bu yazı bende baskı yarattı. Beğendim ama yağlamayım, dedim. Ama üzgünüm yazının kenarlarından iskenderdeki tereyağ tadında yağ sızıyo, bi de samimiyet.

Kadriye Birkış - 23 Mayıs 2009 (08:02)

Bahsettiğiniz duygu bana da çok tanıdık, belli bir yaşa gelene kadar epey hayal kırıklığı yaşayıp, ciddi hasarlar almış oluyoruz çoğumuz. Anne-babamız, eski sevgililerimiz, dostlarımız ve hatta sizin de bahsettiğiniz gibi, kendimizi belli mesafede tutmayı başaramazsak iş hayatı bile ciddi travmalara sebep olabiliyor. Epeyce badireler atlattıktan sonra, incinme ihtimali gördüğüm her ilişkiden sıvışmanın en iyisi olduğuna inanıyorum ben de. (İş hayatından kaçamadım henüz, ama planlarım var.)

Sizin durumunuz bize göre daha karmaşık galiba. Sevenlerinizin, dostlarınızın bir bölümü, okuyucularınızdan oluşuyor. Okuyucu-yazar ilişkisinde, en baştan dengesiz bir durum var, siz aklınızı en derin köşelerine kadar açıp bizimle paylaşıyorsunuz, leb demeden Çorum'a gidecek kadar tanıdıksınız bize, ama çoğumuz, sizin için, karanlık salondaki izleyicileriz.

Usta, söylediğiniz, yazdığınız her şeyi, okumaya, anlamaya, üzerine kafa yormaya hevesli ve gönüllüyüz de, dikenleriniz fena batıyor za. Hem sevilme açlığı, dilenciliği, sevgi arsızlığı gibi damardan konulara girip, arkadan yalakalık yapanı yakarım diye çıkışınca, çoğu kişi size nasıl yaklaşacağını bilemez olmuş gibi geldi bana. Erdem Abaka'nın yorumu hemen şurada."Yıkama yağlama değil, ne olur ne olmaz" diye açıklama yazmak ihtiyacı hissetmiş. "Beni fırçalayacak biliyorum ama çok seviyorum Necdet Şen'i, söyledim işte..." mealinde bir şeyler yazan birini hatırlıyorum geçen aydan. Buna benzer epeyce başka yorum da var.

Pek çok kişi, size olan sevgisini, saygısını ifade edecek zarif, edebi ve özellikle de sizi samimiyetinden kuşkuya düşürmeyecek, kızdırmayacak bir yol bulmakta zorlanıyor gibi geldi bana.

Bir de, her arıza durumunda sizden doktorluk, dadılık vs. beklendiği vehmine kapılmayın derim.

Bu arada, karanlık salondaki izleyicilerden biri, kalkıp giderse, ona kızmayın. Büyük ihtimalle hayatında çok fazla dikenli insan olmuştur, sabrını ve enerjisini sonuna kadar tüketmişlerdir. O da, aynen sizin yaptığınız gibi, arıza gösterme ihtimali olan her ortamdan kaçıyordur artık. "İster kibir deyin, ister tecrübe."

Elif Vural - 23 Mayıs 2009 (20:38)

Elif Vural'ın söylediklerinde katıldığım noktalar olmakla beraber hemen söyleyeyim, ben o kısmı bir parça hoşluk olsun diye yazmıştım. Ama mizahi yönüm pek fazla gelişmemiş herhalde.

"Pek çok kişi, size olan sevgisini, saygısını ifade edecek zarif, edebi ve özellikle de sizi samimiyetinden kuşkuya düşürmeyecek, kızdırmayacak bir yol bulmakta zorlanıyor gibi geldi bana" kısmında doğruluk payı var. Bu sıkıntıyı ben de yaşadım bir dönem.

Ancak bana göre Necdet Şen'in asıl vurgulamak istediği nokta başka. Normal şartlarda Necdet Şen gibi birine bu kadar kolay ulaşamazsınız. Tevazudan kaynaklanan bu özellik sanırım insanları önce cezbediyor. Sonra, edinmek için uğrunda uykular heba edilen ama aldıktan üç gün sonra bir kenara kaldırılıp atılan bir tüketim malzemesine yapılan muamele reva görülüyor ona. Bu da doğal olarak yorucu ve rahatsız edici oluyor. Her seferinde son perdede sergilenen "amaan çok da matah bir adam değilmiş, ben büyütmüşüm gözümde, insanlardan bir insan işte" repliğinden duyduğu yılgınlık herhalde anlatmak istediği.

Asıl mesele sanırım bizim Necdet Şen'den neyi ne kadar beklediğimizle alâkalı.

O bizden ne beklediğini dile getirmiş zaten. "Hatta okuyucunun dengeli, mesafeli, istikrarlı olanını seviyorum," kısmını özellikle dikkate alıyorum ben. Beklentisini bu derece açık ifade eden birini bunaltmanın alemi var mı?

Benim bu yazıdan anladıklarım ve yorumum bu doğrultuda. Yanlışsa bir daha okurum, ta ki anlayana kadar.

Dostlukla.

Erdem Abaka - 23 Mayıs 2009 (23:09)

"Kırılgan olan bir ben miyim?" (») yazınızı kopya alıp işyerimdeki masamın çekmecesine koymuştum. Bazen gerek kendi ekibimden gerek şirketin diğer bölümlerinden birileri odama geldiğinde cesarete gelip "sen de bu kadar doğrucu ve her şeyi irdeleyici olmasan, burası aile şirketi, her söylediğin her gün başka birine dert oluyor, al paranı bak keyfine" diyenler olduğunda dert anlatamayacağımı anlayınca yazınızı çıkarıp bir kopya da onlara veriyordum. Faydası onlara oldu mu? Bilmiyorum ama o yazının bana çok faydası oldu.

Garip bir ırkız bunu kabul etmeli. Dostlarınız sizin onlardan daha zengin olmanızı istemez. İşyeri denilen yerde rütbesi daha büyük olanlardan daha zeki, daha akıllı, daha duyarlı olmanız cezaya tabidir. Evin kapıcısı, lokantanın garsonu, sitenin bekçisi sizi verdiğiniz bahşiş kadar sever.

Okur konusuna gelince. Kıytırık starları, yazar ve çizerleri orada burada gördükçe havale geçiren, bayılan bir toplumun ferdî olduğumuzdan, sizi bu kadar elle tutulur, gözle görünür ve yazılan saçma yorumlara dahi değer verilir bir ortamda sapıtmalar olması gayet tabiidir. Allah sapıttırmasın, amin.

İlker Gökçen - 24 Mayıs 2009 (02:33)

Bu yazıda anlatılan kreşendo-dekreşendo sevgi hadisesine belki onlarca kez şahit olmuşumdur. Ben de aynı tepkiyi veriyorum. "Hocam sen bir tanesin, eşin benzerin yok, Allah başımızdan eksik etmesin" falan diyenlere inceden gülümsüyorum. Çoğunu da bir daha görmüyorum.

Kim ki zaman zaman kendi derdi için, zaman zaman benim halimi sual için arar sorar. Sıkmayan kısa maillerle, telefon konuşmaları ile ihtiyacını anlatır. Senin isteklerin olduğunda yanındadır. Üzmez, yormaz, övmez, sövmez; işte adamım odur.

Ahmet Faruk Yağcı - 24 Mayıs 2009 (12:01)

Uzun yıllara dayanan dostluklarımı düşündüğümde, tümünün bir anda ve duvarsız, özden öze kontakla başlayan ilişkiler olduğunu görüyorum.

Kişisel hayat deneyimim bu olduğu içindir ki (bazı hayal kırıklıklarına rağmen) birden başlayıveren samimi, duvarsız ilişkilere şans tanıyorum.

En kötü durumda bile şöyle bir faydası oluyor bunun: Birisiyle kısa zamanda yoğun ve samimi bir iletişime geçtiğinizde siz de o da çabucak eteğinizdeki bütün taşları döküyorsunuz. Ortada sahici bir frekans tutturma durumu varsa daha da derinleşerek süregidiyor bu ilişki. Yoksa da kısa zamanda anlıyorsunuz ve vakit kaybından kurtuluyorsunuz. O kişi, aynı girdiği hızla çıkıveriyor hayatınızdan... Eğer beklentileriniz çok büyük ve gerçek üstü değilse pek de travmatik olmuyor bu süreç. (Bu arada kalp kasınız da sıkı bir antremandan geçmiş oluyor. Daha bir güçleniyor ve kolay kolay nakavt olmuyor kalbiniz.)

Kıssadan hisse: Tedbirde aşırıya kaçarsak hayatımıza yeni güzellikler katma ihtimali olan "yeni" dostlukları ıskalama riskimiz de var.

Çıkarları olduğu için yakınmış gibi davranan sahtekârlar üzerinde kafa yormaya bile gerek yok. (Hem zaten onlar da çoğunlukla iş hayatında varlar galiba.) Okuyucuların fazla uçuranı ise en kısa zamanda ve ilk fırsatta (yani kendisine ters gelen düşünceleri kaleme aldığınızda) yerin dibine batıracak olanıdır zannımca.

Dilek Y. - 24 Mayıs 2009 (21:14)

Diyelim hayatınızda birilerini fazlaca önemsiyorsunuz, yüceltiyorsunuz. Fakat yücelttiğiniz kişi hiç kimseyi yüceltmemeyi özellikle şiar edinmişse ne olacak? Bu paradoksun altından nasıl kalkacaksınız? Kimseyi yüceltmeyen biri, başkalarının kendisini yüceltmesinden memnun mu olur sanıyorsunuz?

Bir insanın fikirlerini, hayata yaklaşımını kendine yakın bulmak başka şey, elinde o kişinin fermanlarıyla dolaşmak başka şey bana göre.

Yaşadığımız hayatın özünü damıtmak marifetse, o marifet olgulardan kendimize özgün anlamlar çıkarmaktır bana göre. Yani bir şeyleri okuyunca "yav sahiden bende böyle bir arıza var galiba, şu arızayı bir takibe alayım bakalım" diyebilmektir. Sizin için de böyledir bu, yücelttiğiniz kişi için de. Her koyun kendi bacağından asılır demişler. Yoksa "odun kesicinin hınk deyicisi" olmaktan öteye gidemezsiniz. Oduncu gider, siz ortada kalırsınız.

Yani benim naçizane tavsiyem, kendinizi büdütöre fazla odaklamayın. O şöyle mi düşünmüştür, buna mı kızmıştır diye yersiz ve faydasız kuruntulara, evhamlara kapılmayın. Hani bebeklikten çıkıp annesinin boyuna eren ve hâlâ annesinin yanından ayrılmayan yavru kediler vardır. Anneleri kendi boyuna ermiş koca yavrunun kendisine sırnaşıp durmasından sinir olur, patisiyle şaplağı indirip yanından kovar. Yavrunun kendi hayatını yaşamasına yol açar. İşte biraz o hesap belki de.

Seyit Balkuv - 25 Mayıs 2009 (11:55)

Beklentili sevgide, iş ve hatta arkadaşlık ilişkilerinde bu övme durumlarına ben de cok denk geldim. Mesela eğitim dönemi içinde kemikleri, kasları çalışır, öğretirken, kan revan ve koku içinde ders verirken öğrencilerin en övgü dolu lâflarına kandığınızda değil de, dönem sonunda farkediyorsunuz söylenenlerin abartılı şişirmeler olduğunu.

Galiba cok övenden ve çok sövenden çekinmek lâzım. Tıpkı kimseye hemen çok kötü ve çok iyi dememek gerektiği gibi bir durumdur bu diye düşünüyorum.

Alper Uzun - 29 Mayıs 2009 (06:31)

İyi ki 'duvardan da olsa' bu dünyaya gelmişiniz. Jacques Verges (kopuş savunmaları ile ünlü ceza avukatı, Google'da aramaya değmez) halt etmiş, esas 'kopuş' budur.

Mina - 1 Haziran 2009 (12:37)

Konuyla pek ilgisi olmasa da, faide mülahaza addettiğim için izah etmek istiyorum. Jacques Verges, kanaatimce Google'da aramaya değecek kıymette bir şahsîyettir. Bizim matbuat bu ilginç entellektüeli her ne kadar "teröristlerin avukatı" diye tanıtıyorsa da sebebi ziyadesiyle cehalet olsa gerek. Büyük bir olasılıkla bizim gazete editörleri onun "Savunma Saldırıyor" adlı kitabını ve bu kitapta sözünü ettiği "Kopuş Savunması"nı henüz okumamış; zannediyor ki Jacques Verges parayı bastıran herkesin avukatlığını yapar.

Üstadın "Kopuş Savunması" diye tabir ettiği savunma yöntemi, aslında sapına kadar devrimci bir savunma yöntemidir. Örneğin, Kübalı diktatör Batista'ya karşı Fidel Castro ve arkadaşları tarafından ya da Fransız sömürgecilerine karşı Cezayirli devrimciler tarafından uygulanmıştır. Özü, emir kulu bir mahkemeyi (ve arkasındaki paradigmayı) reddetme, yargılama sürecini bu kukla mahkemeden adalet dilenmek yerine devrimci fikirlerini tüm topluma haykırma fırsatı olarak kullanma esası üzerine kuruludur.

Bizde çıkmamıştır öyle bir savunma yapan birileri bildiğim kadarıyla. Belki bir nebze Celal Bayar... Onun mahkemelerdeki dik tavrı da muhtemelen ittihatçı olmanın getirdiği küstahça özgüven ve "nasılsa beni son anda ipten alırlar" rahatlığıdır.

Kopuş savunmasının en çarpıcı örneği, ünlü "Dreyfus Davası" esnasında onu savunan yazar Emile Zola tarafından yapılmıştır. Daha da muhteşem olanı, Sokrates'in yaptığı savunmadır. (#)

Değerli okurumuz tarafından yazar-kurcalar Necdet Efendi'ye atfedilen "kopuş" ise, zannımca bir kopuştan çok "sızma" ya da "süzme" kelimeleriyle açıklanabilir. Tıbbi bir başarısızlığın sonucudur yani. Ya da Nietszche'den mülhem "beni öldürmeyen şey güçlendirir" pop felsefesiyle kastedilen vaziyet. Artık her ne ise "asmayıp da besleyen" ilacın adı.

Müdahil Abukat - 1 Haziran 2009 (21:38)

Sevgili Necdet, yazılarınıza başladıktan sonra bırakamıyorum, mutlaka bitiriyorum. Piyasada koca koca gazetelere kısacık köşeler yazan yazarlarımızın yazılarını başlayıp da bitirmek nasip olmuyor. Yazılarınıza yansıyan samimi duygularınız bir yönüyle de benden bir şeyler anlatıyor. Üstelik benim duygularımı benden daha iyi cümlelerle ifade ediyorsunuz. Buna ister yağcılık deyin, ister kuyruğun sonuna gönderin. Siz bir insan ile on günde muhabet kuruyorsanız, ben bir ayda zor muhabet kuruyorum. Yanlış yapanı silip atıyorum, kimseyi silmemek için de zor muhabet kuruyorum. Yine de bizi yazılarınızdan mahrum etmeyin. Sağlıcakla kalın.

Hüseyin Polat - 4 Haziran 2009 (14:13)

DİSK Eğitim dairesi başkanı zat ile aranızda geçen trajik olayın akabinde bir arkadaşımın (Osman Canik) yazmış olduğu ihanet üzerine şiiri geldi aklıma paylaşmak istedim.

"Hinoğlu hin karışık zor bir iştir ihanet
Brütüsle başlayıp yahudayla bitmedi
Hayata dairdir
Gökten zembillede inmedi
Tarih binlercesine tanıktır
Fakat şüphesiz
Hiç şüphelenmediğinden gördüğün
Muhteşem bir yakınlıktır."

Eyüp Umur - 9 Haziran 2009 (23:46)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 7283

Necdet Şen yazıları

Editörün Önerisi

Son kararım bu; asla değiştirmem!

Seyit Balkuv

Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Devlet Sınıfları

Hikmet Kıvılcımlı

Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.


Rezidansta Yaşam

Bilge Bozkurt

Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.


Beraber ve solo şarkılar; beğen, yorum yap, paylaş.

Erdem Abaka

Yanı başınızdayken hayatınızda olmasından şikâyet ettiğiniz bu köylü çocukları, Kürt meselesi ortadan kalktıktan sonra ait oldukları kastlarına gönderilmek üzere şimdilik yine sizlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Yaşarken de kurtulamıyorlar sizden ölünce de.


Sevdikçe beni, sen kendini tanıdın

Deniz Türkoğlu

Bunca mutsuzluğun sebebi, "sahiciliğin" ağır faturasından kaçmakla ilgili olabilir mi? Şimdi biz, -bazılarımız, herhalde- vıcık vıcık sahte ve bir o kadar da samimiyetsiz miyiz yani?


Vatan yahut teferruat

Erdem Abaka

Terörle mücadele adına 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada izlerini hâlâ korumaktadır. Dönemin Başbakanlarından Tansu Çiller'in "Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de…" sözleri de öyle.


Özgürlüğü beklerken

Deniz Türkoğlu

Susanların sabrına, tahammülüne, affediciliğine, yüzümü döndüğüm her yerde bir savaş narasının atıldığı bu memlekette, bugün, bu günlerde, her zamankinden çok inanmayı, en azından Adem'in bana öğrettiğinden daha da çok inanmayı, ne kadar istediğimi anlatamam.


Nefret Duygusu!

Necdet Şen

Bir insan türü var oralarda, ki günahkâr Lût kavmi gibi hep birlikte gezip hep birlikte yiyip içip düzüşürler. Öyle bir kördüğümdür ki, hangi ipin ucunu tutsan pek çoğuna teğet geçebileceğin bir "akrabalık" ve "düşmanlık" haritası çıkar ortaya.


Yarışamadım

Deniz Türkoğlu

Okul mu, ne okulu? O olaydan sonra okulu bıraktım. Altın… Eskiden Altın'ı görmek için harcadığım özel çabanın aynını, bu kez onu görmemek için harcadım. Başardım da.


Kadınlar Tuvaleti

Ebru Gürsoy

Bir ara tuvalete gitti, döndüğünde pantalonundaki ıslaklık dikkatimi çekti. "Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla!" deyişinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anladım.


Başka Bir Canlı'nın hakkını arayabilmek kendi hakkının bilincinde olmaktan geçer

Hülya Yalçın

Her şeyden ve bütün teknik ayrıntılardan önce bu hakkı insan olarak vatandaş olarak herkesin içine sindirmesi ve kullanmaya başlaması gereklidir. Kendi haklarını arayamayan, korkan, sinen çekinen bir insanın kedi, köpek, kuş, balık için bir şeyler yapabilme ihtimali azdır.


Aklımdan zorum var

Zeynep Bozboğa

Bildiğiniz gibi değil, hakikatli biçimde bilmiyorum. Çoğu zaman bilmediğimi de bilemiyorum. Zira bilmemenin alâmeti susmak olmalı iken ben her bulduğum alanda bilmiş bilmiş cümleler kurabiliyorum.


Geberteceksin hepsini!

Necdet Şen

Kanım dondu. Zaten karışmadığım bu lâkırdının dinleyicisi olmak bile battı o an. Kalkıp sessizce terkettim cenaze evini. O günlük bir tane ölü yeterdi, üstüne on milyon Kürt cenazesini daha eklemek kaldırabileceğim bir yük değildi.


Etiketler





Şu an 118 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
824 - 1720 - 2066  
©