Necdet Şen - Star, 23 Temmuz 2008
Bir cemaat var Türkiye'de. Ama "cemaat" kelimesini küfür gibi kullanan bir cemaat bu.
Tam anlamıyla köktendinci, alabildiğine bağnaz bir kabile.
Sahip olduğu imtiyazları toplumun geri kalanıyla paylaşmamak için ayak diretiyor.
Bu cemaat kendini her ne kadar "din dışı" diye tarif etse de bana göre toplumun en radikal dinci kesimi.
Puta tapıyorlar. Acaip ritüelleri, tapınakları, totemleri, dağa taşa yazılmış ayetleri var.
Toplum hayatına egemen olmak için yapmayacakları hiç bir şey yok.
Din dışı hayattan anladıkları ise, aslında halkın siyasetten dışlandığı bir düzen.
Hasan Sabbah'ın fedaileri gibiler; gözü kara, saldırgan, komplocu.
Bu kabilenin insanlarıyla sakin bir tonda konuşmak, fikir alışverişi içine girmek zor. Hatta aynı otobüste aynı vapurda yolculuk yapmak bile cesaret işi. Tartışamıyorsun. Ya onlardansın ya da "takkesiz liboş".
Bakış açında bir gıdım farklılık algılasalar, alaycı bir tonda "sen de mi hidayete erdin?" gibi bir lâf sokabiliyorlar.
Üniformalı veya cübbeli darbeye karşı çıkmak ise "iktidar yalakalığı".
Onlar için kelimeler "kıç üstü oturtmak" için var.
Bu insanlardaki yapay çağdaşlık boyası kazındığında altından çıkan tutucu özü gördükçe uzaklaştım onlardan.
Tatilini yurt dışında yapmayı görgü, yoksulluğu ve o yoksul insanların kendi kısıtlı imkânlarıyla zorladıkları nefes alma çabasını görgüsüzlük diye adlandırabiliyorlar.
Türk'ü Kürt'ü Ermeni'si Rum'u Musevi'si Müslüman'ıyla bu ülkede yaşayan herkesin ortak gururunun simgesi olan bayrağımızı "salla bayrağı düşman üstüne" diye diye kendisi gibi düşünmeyenin suratına sallayabiliyorlar.
Ama ne kadar fikren ters açılara düşsek de maalesef bu hoyrat cemaatle dip dibe yaşamak zorundayım.
Kendi halkından nefret etmeyi çağdaşlıkla karıştıran bu ırkçı güruhla aynı semtlerde oturuyor, aynı caddeleri parkları taşıtları paylaşıyor, aynı marketten alışveriş yapıyorum, ama fikirlerimizi birbirimizin terazisinde tartabilecek ortak bir dilden yoksunuz.
Zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, onların yekpare ayrımcılık kokan dünya algısına akıl yatıramıyorum.
Bendeniz, bu ülkede şeriat tehlikesinin kuruntu, zıt uçlara savrulma ve otoriter bir rejime kayma tehlikesinin gerçek olduğuna inananlardanım.
Kendi gözlerimle apaçık gördüğüm ve artık dile getirmekten yorulduğum şey ise şu:
Sürdürdüğü ikiyüzlü yaşamı yapmacık bir öfke ve kurmaca bir tehlike algısıyla tartışma alanının dışına çekmeye çalışan şımarık bir zümrenin koparttığı fırtına aslında bu olup bitenler.
Türkiye, bu fırtınada yalpalayarak yolunu bulmaya çalışıyor.
Yavuz Donat, yılların gazetecisi, giymiş çarığını Anadolu'yu dolaşıyor. Her biri minik birer Nasreddin Hoca fıkrası tadında hikâyecikler naklediyor gittiği yerlerden.
Dün Kırşehir ve o beldeden çıkmış büyük ozanımız Neşet Ertaş idi konu.
Durur durur söylerim, "ne büyük bahtiyarlık Neşet Ertaş gibi ustalarla aynı zaman aralığında yaşıyor olmak" diye.
Memleketi Kırşehir'de babası Muharrem Ertaş için dikilmiş bir anıt varmış. Neşet Ertaş için de bir başka anıt dikmek istemiş kent halkı, ama o razı olmamış.
Soruyor Yavuz Donat:
- Neşet Usta, gerçekten istemiyor musun?
- Yok ağam yok. Sakın ha.
- Neden?
- Ben kimiiim, heykel kim? Ben Allah'ın bir garibiyim. Ne heykel isterim ne de mezar.
- Usta, ne demek o? Allah gecinden versin, ölünce nereye gömüleceksin?
- Babam, atam, Muharrem Ustamın ayak ucuna bir çukur kazsınlar. Babamın ayak ucuna dikilecek taşa da adımı yazsınlar.
Televizyon ekranlarından "daha fazlasını iste" diyerek akıl çelen ve her birimizi gözü doymaz birer tüketim canavarına dönüştürmeye çalışan reklam spotları ve onların karşısında dört bin yılın halk bilgeliğinin özeti gibi duran yalın ve özlü sözler.
Tüketim düzeninin saldırısından bunaldın da azıcık soluklanmak mı istiyorsun?
Yol belli yordam belli. Sen de giy çarığını, koyul Anadolu yollarına. Türkülerden taşan insan sevgisi yolunu aydınlatacaktır.
31 Aralık akşamı yaklaştıkça bizim semtin pencerelerindeki Noel Baba'lar da artmaya başladı. Şu arabalara yapıştırılan Garfield kuklaları var ya hani, işte onlar gibi cama yapışmış, sıcak evinden dışarıdaki dünyayı seyreyleyen minik Noel Baba kuklaları... Kırmızı beyaz giysileriyle Merry Chiristmas'ın yaklaştığını müjdeliyorlar.
Aynı evlerin pencerelerinin bir diğer değişmezi de irili ufaklı bayraklar. Onlar da kırmızı beyaz tabii.
Türk modernleşmesinin iki değişmez simgesi, Noel Baba ve Bayrak... Üstüne bir çimdik agresyon ve çemkirme... Kendini mesih, alemi takoz zannetme... Kibir... Çiğlik... Putperestlik...
Geçenlerde bir tanesi otobüs durağında şöyle diyordu yanındakine:
"Atatürk'ü Allah'a borçluyuz. Geri kalan her şeyi de Atatürk'e..."
Selâmün Kavlen!
Bildiğimiz gibi, 80 küsur sene evvel Atatürk bir gece biz uyurken bacadan içeri atladı ve yastığımızın altına kurdelaya sarılı bir Cumhuriyet bıraktı. Sabah uyandık bir de baktık ki, penceremizden içeri güneş sızıyor; çağdaşlaşmışız...
Sosyoloji diye bir bilim dalı vardı galiba. Merak ediyorum, bu ülkenin sosyologları bizim buralara hiç uğramaz mı acaba? Al sana işte en alâsından bir doktora tezi.
Başlığını da ben yazayım sevabına:
"Modernizmi kıçından anlamak - Noel Baba ve Atatürk Kültü"
Dahilî Bedhah - 24 Aralık 2009 (08:54)
Taraf yazarı Yıldıray Oğur köşesinde laik putperestleri damardan ince ince hicvetmiş. Toprağı sıksan mizah fışkıran bu ülkenin hâlâ 'Cihangir/Beyoğlu/Sıraselviler Şeytan Üçgen'nde sıkışıp kalmış ve konuşma balonuna "ulan" ya da "mına koyiim" yazmayınca yapılanın mizah olmadığını zanneden "mizahçı"larına kapak olsun diyorum.
"Son üç yılda Anıtkabir'e gidip Ata'ya memleketi şikâyet etmeyen, kendisinden yardım ve ihsan dilemeyen kaç tane yurtdışlarında okuyup gelmiş ODTÜ'lü hoca, kaç tane tarafsız ve bağımsız Yargıtay üyesi, kaç tane İngilizce bilen, modern prenzantabıl çağdaş Türk kadını kaldı?
Meselâ 2008 yılının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda "Anıtkabir'e sel olup akan milyonlarca yurttaşın" yaptıklarıyla, "Öcalan'ın köyün hücum eden terör örgütü yandaşlarının" yaptıkları arasında mahiyet olarak ne fark vardı?
O yıl Anıtkabir'de Atatürk'ün mozolesini öpen, okşayan, üstüne kitap bırakanlar "çağdaş" yurttaşlarken, Öcalan'ın evinin duvarlarını öpenler mi "hurafeci, sözde yurttaşlar" oldu?
Peki, o gün Atatürk'ün mozolesini öpüp, okşayanlar için Vatan ve Hürriyet "Anıtkabir'i türbeye çevirdiler" diye başlık atabilmiş miydi?"
'Dudaklarıyla giderdi özlemini mozolenin mermerinde' (Yıldıray Oğur - Taraf)
Necdet Şen - 9 Nisan 2010 (13:08)
Hani dinî baskılardan şikâyet edip de "benim meselem dinle değil, dini bir şeylere alet edenlerle" denir ya. Benimki de o hesap. Benim meselem Atatürk'le değil, Atatürk'ü bir takım madrabazlıklara alet edenlerle. Eski bir Jakoben Kemalist olarak hem madrabazları hem kendimi eleştirmek boynumun borcu.
Şu köktendinci cemaatlere gelince, Star gazetesinden Yağmur Atsız'ın yazısını ilgilenenlere tavsiye ediyorum:
"...27 Mayıs 1960 Darbesi var, 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963, 20 Mayıs 1969, 9 Mart 1971 Darbe Girişimleri var, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Darbesi var, 5 Şubat 1997 Tanklar Geçidi var, 28 Şubat 1997 Post-Modern Darbesi var, 2004 mâmûlâtı Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven "Kreasyonları" var, 11 Mayıs 2006 Andıçlama "Konfigürasyonu" var, 27 Nisan 2007 E-Muhtıra "Kalem Denemesi" var, 25 Ekim 2009 Islak İmzâ "Intermezzosu" var, sonra Kıymetdâr Yüksek Yargımızın dünyâ hukuk literatürüne geçmeye ilk andan hak kazanmış, daha doğarken "klâsik eser" niteliği kazanmış hükümleri var ve bütün bunlar yetmezmiş gibi sırtımızda bir de CHP "Kamburu" var. Endîşeliler Kolordusu!
Tasavvur ediniz ki 74 milyon nüfûs içinde beşde bire dahî tekaabül etmeyen bir zümre geriye kalan beşde dörde karşı mütemâdî bir seferberlik içinde! Alevîler, Kürdler, Ermeniler, Rumlar, Sünnîler, Süryânîler ve aslında tümüyle köylüler hep "düşman"!
Erdem Abaka - 10 Kasım 2010 (09:33)
"Akılları pazara çıkarmışlar herkes yine kendi aklını almış" diye bir söz mü vardı? İnsan doğasının bir arızası varsa eğer belki de kendi fikrinin en doğru olduğunu kabul etme saplantısıdır. Bunun egoyla da bağlantısı vardır muhtemelen. Konunun uzmanları söylesinler. Fikrini savunmak ve hatta kabul ettirmek anlaşılır bir şey olabilir de, bu fikirlerin başkalarının yaşamlarını kendince nizam ve intizam altına almak üstüne kurulu olması doğrudan "baskı" değil midir?
Bunu yapmaya çalışan kendine "Allah"ı da referans alabilir, "Atatürk"ü de. "Hayat tarzının tehlikede olduğu" iddiası en güçlü söylem haline gelir.
Akıl ve sağduyu tutsak olur, ıstırap çeker.
Dinlemek ve anlamaya çalışmak zor olsa da her zaman denemeye değer sanıyorum.
Erdem Abaka - 12 Kasım 2010 (09:30)
Necdet Şen yazıları
Necdet Şen
Çok azımız farkına varıyor epeydir ölü olduğunun. Reklamlarda gördüğümüz şeyleri satın alarak ve ekran mankenlerinin gece hayatını öz kardeşimizin gündüz hayatından daha fazla merak ederek "yaşadığımızı" sanıyoruz.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 131 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart