kara ütopya mutluluk adasının tanrı insanları

Kara Ütopya!
Mutluluk adasının tanrı insanları

Necdet Şen - 13 Ekim 2001


Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince, kırılgan sınırda, bilincimin alacakaranlık kuşağında, düş mü hakikat mi olduğunu anlayamadığım bir dünya gördüm. Kime benzediğini tam olarak seçemediğim biri, karşımda dikilmiş, sakin bir ses tonuyla bir öykü anlatıyordu.

Ben de öykünün içindeydim.

Ne zamanın dünyasıydı bilemiyorum, yakın ya da uzak gelecekteydik, artık insanlık birbirinden kopuk iki yabancı adada yaşıyordu.

Yaşadığımız dünyada daha şimdiden var olan ve toz duman arasında açıkça seçemediğimiz dev bir çatlak daha da büyümüş, yerkabuğu ikiye ayrılmış, iki ayrı ada halinde okyanuslarda yüzmeye başlamıştı.

İnsanlığın sayıca az ama şanslı bir bölümü bu kopan ve birbirinden hızla uzaklaşan adalardan birinde, talihsiz yoksul çoğunluk ise daha geniş bir alana yayılmış olan ana karada kalakalmıştı.

Mutlu azınlığın yaşadığı adadaki insanlar ne çok şeye sahipti: Barış, demokrasi, ileri teknoloji, herkes için sınırsız zenginlik, ada halkının hayatlarını kolaylaştırmak için işe koşulmuş irili ufaklı robotlar, güzel sanatlarla iştigal edilerek geçirilen bol bol boş vakit, halka açık alanlarda bedava konserler veren filarmoni orkestraları, yaşamın gustosunu ıskalamayacak kalitedeki toplum ortalaması, incelmiş zevk, Fransızca yemek adları, filozoflardan alıntılar, önündeki tüm ahlâki engeller kaldırılmış özgür seks, kentlerin üstünde oluşturulmuş görünmez kubbelerin içinde solunabilir (ne "solunabilir"i, olabilecek atmosferlerin en güzeli olan) temiz hava karışımı (her dem bahar ve her dem çiçek kokuları, kuş cıvıltıları, bacasız, temiz sanayi), sokaklarda karşılaştıkları tanıdık tanımadık herkese "bonjur,iyi günler, baybay" diyen zarif insanlar, pırıl pırıl sular, robot işçiler tarafından temiz tutulan kentler, hormonsuz, sağlıklı yiyecekler,,, kısacası tüm dünyevî ve ruhanî zevkler ve bu zevklere ve refaha sınırsız ulaşma olanağı...

* * *

Diğer adada (yani ana karada) bunların hiç biri yoktu:

O adada, tepesindeki atmosferde incele incele sucuk zarına dönüşmüş olan ozon tabakası nedeniyle güneşin zararlı mor ötesi ışınlarından korunamayan, kirlenmiş sularını arıtamayan, asit yağmurlarıyla çölleşmiş toprağından verimli hasat elde edebilecek olanaklara sahip olmayan, kabile savaşları ve hastalıklar yüzünden kitleler halinde telef olan, yoksul, eğitimsiz, yarı aç, yarı vahşi, nüfusta bir kaydı olduğu bile şüpheli, sayılamayacak kadar çok insan gördüm.

Yoksulluk Adası sakinleri, mutlu insanların adasındaki müreffeh ve soylu azınlığın nasıl yaşadığını, filmlerde, televizyonda, gazetelerin magazin eklerinde, hatta haber sayfalarında görüyor, ama o adaya ne yüzerek, ne uçarak, ne de ışınlanarak ulaşma olanağını bulamıyorlardı.

Mutsuz insanların adasında hüküm süren ve gün geçtikçe ağırlığını daha da hissettiren derin sefalet, zaten sınırlı olan doğal kaynakların oradaki herkese yetmemesine ve bunun sonucunda gün be gün azalan oksijen için, bir yudum temiz su için, bir lokma ekmek için birbirini gırtlaklayan insan sürülerinin arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen çatışmalar o cehennemî ortamı daha da fazla cehenneme dönüştürüyordu.

Yoksulluk Adası sakinleri erdem kelimesinin anlamını biliyor ama bu zengin idealine ulaşacak koşullara sahip olamadıkları için suçluluk duygusuyla yaşıyor ve suçluluk duygusuyla ölüyorlardı.

Hayatta kalabilme şansını artırabilmek için, gençler mevcut çetelerden birine yamanmaya çalışıyor, çetelere giremeyecek kadar kibar ve kırılgan olanlar, kısa zamanda eleniyor, hayatta kalma şansını yitiriyorlardı.

Adına devlet denen antik otorite kurumları varlıklarını fiilen sürdürse bile, o kurumların içini de kısa zamanda bu çetelerden biri ele geçiriyor, bazen çeteler arasında bölgeler paylaşılıyor, bazen de bölge savaşları yüzünden çeteler birbirini kırıyor, boşalan alanı hemen yeni bir çete dolduruyordu.

Ama ne çeteler, ne de hiç bir çeteye yamanamayan sıradan insanlar, yakalarına yapışmış olan açlık, hastalık, terör belâsından tam anlamıyla paçayı sıyırma şansına sahip olamıyordu. Yoksulluk Adası, denizin diğer tarafında geceleri pırıl pırıl yansıyan ışıklarını izledikleri Mutluluk Adası'ndaki üst insanların sahip oldukları gelişmiş bilgi teknolojisi sayesinde artık ihtiyaç duymadıkları kol gücü ve el emeğinden başka hiç bir sermayesi olmayan ve bu sebeple modern zamanlar münevverinin pembe ütopyasında yer alma şansını yakalayamamış vasıfsız insanlardan mürekkep nüfusuyla, gayrıresmi kayıtlarda "İşsizler Adası" olarak anılıyordu.

Onlar, yoksul ailelerin çocukları oldukları için kolejlerde okuyamamış, iyi beslenemedikleri için zeki ve güzel olma fırsatını yakalayamamış, bu fırsatı yakalayamadıkları için, iki adanın arasındaki derin çatlağın henüz tümüyle aşılmaz olmadığı zamanlarda o adadan diğerine atlama becerisini ve azmini gösterememiş, eleğin altında kalmış insanların ikinci üçüncü kuşaktan çocukları ve torunlarıydılar. Yoksulluk onları daha da çirkinleştirmiş, daha da aptal (en azından cahil ve dar görüşlü) yapmıştı.

Dişleri çürüdüğünde dişçiye, saçları döküldüğünde perukçuya, çükleri pörsüdüğünde viagracıya gidebilecek parasal olanaklardan yoksun olanlar, zekâ ve güzelliğin temel seçilme kodlarına dönüştüğü fetişist toplumda daha ilk turda elenmekten kurtulamamışlardı.

Yoksulluk Adası'nın talihsiz halkları arasında dünün yönetici ve aristokratlarının torunlarına, hatta emekli generallere, profesörlere, eski milletvekillerine bile rastlanabiliyordu az da olsa. Onlar, ekonomik yönden pek rantabl sayılamayacak vicdan denen zaaf ile malûl oldukları için, ne olduğunu bile anlamaya fırsat bulamadan Yoksullar Adası'nda almışlardı soluğu.

Gayrıresmî tarihçiler, 21. yüzyılın uzlaşmaz çelişkisinin artık Marx'ın iddia ettiği gibi Burjuvazi ile Proletarya arasında değil, Çalışanlar ile İşsizler arasında, bir başka deyişle, Ayrıcalıklılar ile Tutunamayanlar arasında yaşandığını, insandan (ve insanî değerlerden) bağımsız gelişen teknolojinin, dünün burjuvaları olan "üretim araçlarının sahipleri"ne, artık işçisiz (ya da minimum düzeyde işçili) bir "steril toplum"da yaşama fırsatını tanıdığına işaret ediyor.

Aynı tarihçiler, Toplum Mühendisleri'nin önceleri bu "atık değeri" (yani ekonomik kıymeti harbiyeden yoksun işsiz sürülerini) sadece fabrikalardan, ofislerden, tarlalardan, kısacası, üretim alanlarından dışarı sürmekle yetinirken, daha sonraları bu "işe yaramaz" kuru kalabalığın kısıtlı doğal kaynakları boşu boşuna tüketmekten başka bir halta yaramadığı kanaatine varıp, nüfuslarını azaltma kararı aldıklarını, ve bunu açıktan açığa ilân edip bu ahmak kalabalığın öfkesini üzerlerine çekmektense, dahice olmasa bile uzun vadede epeyce etkili sayılabilecek bir nüfus planlama yöntemine başvurduklarını anlatırlar.

Bu yöntem "bırakınız gebersinler, bırakınız birbirlerini yesinler" cümlesiyle özetlenebilir.

Yani, Yoksullar (diğer adıyla Vasıfsızlar) adasının sakinleri arasındaki savaş ve çatışmalara bazen onlara silah satıp son kuruşlarını da "ekonomik dolaşıma sokarak", bazen bir tarafın lehine olaya müdahil olarak, bazen "adalet" adına bir cemaati ya da milleti toptan kırarak, bazen birbirine kırdırarak, bazen salgın hastalıkları, açlıktan telef olmaları görmezlikten gelerek, çoğu zaman doğal afetlerden büyük zarar görmelerine seyirci kalarak, hatta bazen (bir rivayete göre) başlarına bizzat salgın hastalıklar musallat ederek, dünyayı "lüzumsuz" yoksullardan hızla arındırma projesini uygulamaya koydular.

Eski bilgelerden kalan ve her nasılsa onca kıyımdan kurtulmayı başarıp bugüne ulaşabilmiş anıtlar, yazıtlar ve nasihatnamelerle binlerce yıl uzaktan bugünün insanına söylenen kadim sözlerde neden ısrarla Tufan ve Kıyamet temalarının işlendiğini sorgulamasın diye, aydınların önüne tüm enerjileriyle odaklanacakları yapay gündemler icat eden kurnaz "gündem yapıcılar" yetiştirdi üst sınıf, der bu aykırı tarihçiler.

* * *

Mutluluk Adası ile Yoksulluk Adası, birbirinden bir günde kopmadı. Daha iki adanın tek bir kara parçası olduğu günlerde bile, yoksul semtlerin ve kentlerin ortalarında ya da kenarlarında, yüksek duvarlarla ve dikenli tellerle, elektronik gözlerle korunmaya alınmış, kapısında silahlı nöbetçiler bekleyen zengin gettoları oluşmuştu. Toplumun ezici çoğunluğu yoksulluğa doğru hızla kayarken, küçük bir azınlığın herkesin gözüne baka baka tüm toplumsal kaynakların üzerine oturduğu o günlerde her kepazeliğe bir kılıf bulup, her talanı toplumsal akla uyduran zihin kirleticiler vardı. Onları kanaat önderi olarak benimseyen, bu paraya boğulmuş akıl danelerine kulak kabartarak ve onların yalanlarını papağan gibi tekrarlayan ve kendi yaklaşan felâketlerini hızlandıran dünün ahmak kalabalığı, bugünün Yoksulluk Adası sakinlerinin ataları oldular.

İki kara parçası birbirinden çatırtıyla ayrılırken, onlar bu kulak tırmalayan sesi işitmek yerine "öteki dünya" diye bir şeyin olup olmadığını tartışıyorlardı.

Köle'ler hangi dine inanırsa inansınlar, Beyaz Adam'ın gözünde her zaman kâfir ve putperest olarak kaldıklarını anlayamamıştılar. Günde beş vakit kendilerine "Batılı'yım" diye tekrarlaya tekrarlaya buna sahiden de inanmışlardı. Oysa "bilgi toplumu" güzellemesinin ardında yatan teknoloji fetişizmi'ni sezinleyebilseler, kendi yokoluş fermanlarına bu kadar hararetle alkış tutmayabilirlerdi.

Bilginin software ve hardware'e indirgenmeyecek kadar köklü bir gelenek olduğunu, 42 yaşındaki Bill Gates'in 2600 yaşındaki Buda, 3600 yaşındaki Homeros ve 5000 yaşındaki Gılgameş'le yarışamayacağını, illâ aşağılık kompleksine kapılması gereken birileri varsa, onların günümüzün putperestleri, yani paraya tapanlar olması gerektiğini, sağduyulu emekçilerin bu firavunun (Kapitalizm'in) sfenksine taş taşımayı, bu piramidin tabanına moloz niyetine serilmeyi reddetmesi gerektiğini bilemediler.

Liebniz'den yüzyıllar sonra onun çürük felsefesini yeni bir söylemle bir kez daha gözümüze sokan Fukuyama'ya "ağır ol bakalım!" diyebilen bir tek aklı başında düşünce akımı çıkamadığı için, bugün Yoksulluk Adası'nın halkı atalarının ahmaklığının bedelini, açlık, hastalık, savaşlar ve kitlesel ölümlerle ödüyor.

* * *

Mutluluk Adası sakinlerine gelince; onlar sahiden de pek mutlu... Yiyor, içiyor, sevişiyor, güzel besteler, harika tablolar, muazzam heykeller yapıyor, her gün yeni icatlarla uygarlıklarını daha da üst düzeylere yükseltiyorlar. İçlerinde en akıllı ve saygın olanları, artık uzayın talan edilmesi yarışında da ön saflarda yer alıyor. Ay Üssü Alfa'dan yola çıkan inter-galaktik gemiler, Jüpiter ve Satürn'den ganimet taşıyor.

O adada hüküm süren barış ve demokrasi parmak ısırtacak güzellikte. Beyaz eldivenli robotlar efendilerine martini ve havyar sunuyor.

Sanmayın ki, Mutluluk Adası sakinleri, ana karada tutsak kalmış, kitleler halinde kırılan eski türdeşleri için vicdan azabı çekiyor. Böyle olduğunu zanneden varsa, fena halde yanılır. Onların umurunda bile değilsiniz ey yoksul çoğunluk. Onlar sizin aptal ve kötü olduğunuza yürekten inanmış bir kez. Bunun için çok sayıda akla yatkın kuramları var.

Yani kendi akıllarına yatkın kuramlar.

Artık sizi ikna etmek gibi bir sorunları yok.

Sanmayın ki uykuları kaçıyor. Hayır, uykuları kaçan sizsiniz, tepenizde vızıldayan sivrisineklerden, ya da sivrisinekler gibi tepenizde uçuşan bombalar ve roketlerden.

Bu roketler Mutluluk Adası'ndan gönderiliyor.

Yok, hayır, sizinle hiç bir şahsi meseleleri yok:

Dünyaya yeni bir düzen veriyorlar.

Sizi bu dünyanın kahrından kurtarmak istediklerine, melekler kadar iyi ve Tanrı kadar haklı olduklarına yürekten inanıyorlar.

Onlar sizin şeytan olduğunuza kanaat getirmiş; siz kabul edin etmeyin, onlar bunu iyilik ve adalet adına yapıyorlar.

Sahiden inanıyorlar mı buna?

Eeem, şey... Neden olmasın? Dedim ya, artık sizi ikna etmek gibi bir sorunları yok; sadece kendilerini ikna etmeleri yeterli.

Ah, bir dinleyebilseniz onların seçkin toplantılardaki düzeyli sohbetlerini, siz açlık ve hastalıkla pençeleşen, bir lokma için toprağı tırmalayan insanların nasıl ilkel ve nasıl tahılla beslenip bilek kalınlığında bok sıçan, kendi padişahlarını boğazlayan, yaşamın gustosunu ıskalayan, değersiz, lüzumsuz, barbar insan müsveddeleri, nakıs ipsilonlar olduğunuz konusundaki yerleşmiş kanaatlerini, bir öğrenebilseniz, kâinattaki tek hakikatin onlar gibi düşünmek ve kendi hayatınıza onların penceresinden bakmak olduğunu; sizin bu dünyada fuzulî yer işgal ettiğinizi anlar, kendinizi gidip uçurumlardan aşağı atasınız gelirdi.

Bir bilseydiniz inancınızın aslında "afyon" ve onların inançsızlığının aslında "bilinç" olduğunu, bir bilseydiniz çaresizliğinizin "görgüsüzlük", açlığınızın "açgözlülük", binlerce yıllık kültürünüzün "ilkellik" olduğunu, ossaat kendinizden iğrenir, ineğinizi, kamyonetinizi, gecekondunuzu elden çıkarır, ne yapar eder evlerinize birer kuyruklu piyano alır ve açlığınızı konçerto ve füg besteleyerek dindirmeye çalışırdınız.

Siz, kara kafalı yoksul çoğunluk, tebdili kıyafet gezinen Emperyalizmin indirdiği ayetlere kulaklarınızı tıkadığınız ve çocuklarınıza "birinci sperm" olmayı öğretemediğiniz için eleğin altına döküldünüz. Sizler geleceğin allâme-i cihan'larını yetiştirme yarışında diğer anne ve babalardan geri kaldığınız, çocuklarınıza "rekabet"in erdemini değil, modası geçmiş "dayanışma"yı öğrettiğiniz için, evlâtlarınızı yarının "mutlu" vicdansızlarını barındıran ayrıcalıklı adaya gönderemediniz.

Gelecek kuşakları, evlât ve torunlarınızı, her şeyi, yani evrendeki herkese ait olan her şeyi, sadece kendisi için isteyen zıvanadan çıkmış dev bir mideye dönüştüremediğiniz için SUÇLUSUNUZ!

* * *

SUÇLU !!!

* * *

SUÇ ???

* * *

Söylevin tam burasında dışarıda ciyaklamaya başlayan bir otomobil alarmının sesiyle uykuyla uyanıklık arasındaki alacakaranlık kuşağından sıyrıldım.

Suçluluk hissediyordum.

Hep öyle hissederim zaten.

Yukarıdaki uzun söylevi kulağıma fısıldayan ses kime aitti, bilemiyorum.

Mutluluk Adası ve Yoksulluk Adası diye bir şey hiç olmuş muydu? Ya da olacak mıydı? Onu da bilemiyorum.

Kalktım, yüzümü yıkadım. Kendime sert bir kahve yaptım.

* * *

Galiba bu günlerde bilgisayar ekranına fazla gözümü dikmiş, biraz fazla radyasyona maruz kalmış olmalıyım ki, ayakta düş görmeye başladım.

* * *

Pencereye gidip dışarı baktım. Toprakta çatlak filan yoktu. Apartmanın otoparkı hava atmak için satın alınan ama kullanılmayan otomobillerle doluydu, güzelim Pazar gününü kursta geçiren ilkokul çağındaki çocuklar, ellerinde devasa poşetlerle grosmarketlerden gelen anne ve babalarına parayla öpücük satıyorlardı.

Üst katlardaki açık bir televizyonun sesini duydum: "Daha fazlasını iste" diyordu bir reklam sloganı ve karşı apartmandaki Bonusgiller yine bir yerlere seğirtiyordu.

Her şey olağandı yani... Her şey yolundaydı.

Sanırım otururken içim geçmiş, sonra soluğum tıkanmış olmalı; güpegündüz bu tatsız karabasanı görmüşüm.

 

Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir

 

Değerli fikirlerinizi alalım...

Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« ( Rakamı kutuya yazınız )

 

 

Necdet Şen

 

Otuzbir Hanım

Ali Türkan

İyi işte! Onlar sakladı, erkekler cesaret edip alamadı, hep birlikte telef olduk ve sonuçta ortaya böyle bir toplum çıktı. Yiyemediği haltların, kıramadığı cevizlerin sıkıntısıyla kıvranan ve kaybettiği yılların hesabını kimden soracağını bilmeyen koca bir orta yaş kuşağı. Akıllanıp da çocuklarını rahat bıraksalar ya. Devam »

Yazar ve Patron

Necdet Şen

Ayın ortasını zor getiren yoksul kalabalıklarla alay eder gibi ballandıra ballandıra lüks otellerde orda burda nasıl para harcadığını, zengin sofralarında yaladığı kemiklerin nefasetini anlatan yazarlara ibretle bakıyor ve kendime "sen sakın bunlar gibi olma" diyorum.   Devam »

Web Gezgini

Hakikatli bir insan: Ahmet Kaya

İkinci sınıf yeteneklerin oluşturduğu ittifakı tedirgin eder namuslu insanlar, dürüstlükleri ve açık sözlülükleri nedeniyle...

Hele hakiki sanatçılar, keskin sezgileri nedeniyle yalanla doğruyu daha kolay ayırt edebildikleri için, açık sözlülüklerinin bedelini ödemeye zorlanırlar gün gelir.

Cihan Aktaş (Taraf)

Son Yazılar

Gençliğe Övgü

İlker Tortop

Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »

Yakın Tarih Dersleri 02

Ali Sedat Çetinkoz

Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »

Burak Obama

Vahap Demir

Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »

Hınzır İçimden Sızıyor Haylaz Hindistan

İsmail Ragıp Geçmen

Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »

Yakın Tarih Dersleri 01

Ali Sedat Çetinkoz

Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »

Bağdat Caddesi'ndeki geleneksel fener alayı

Necdet Şen

Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »

Son kararım bu; asla değiştirmem!

Seyit Balkuv

Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »

Okul ve ergenlik anılarımız

Vahap Demir

Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Devam »

Son Yorumlar

Şahin hakkında güzel bir yazı , onun sınıf arkadaşı (orta okul) olarak çok hoşlandım...
Oğuz Şahin - Sencer'in çizgi roman dünyası

Arkadaşım saol... Şapkalı a yapmak ne kadar zormuş. Bulamadım bir türlü sen yazmışsın. Allah razı...
Muhammet Uyar - Masaüstü, Bakım Sihirbazı, Şapkalı Â

Henüz çok küçükken anneannem büyüyünce ne olacağımı sorduğunda pilot olacağım, dedim. Güldü...
Ramazan Korkmaz - Kaybolmayan kardeş

Atilla sonraki yıllarda ciddi bir trafik kazası geçirdi, kazada beli kırıldı. Sonrasında mucizevi...
İlker Tortop - Gençliğe Övgü

Çok güzel bir yazı... Derken; duyguların çok güzel ifade edildiği bir yazı ... Hepimiz...
Leyla Erkol Bıkmaz - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  

 

© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.

63
Clicky Web Analytics