22 Ağustos 2008 Cuma
Necdet Şen - 15 şubat 2000
Öykü kahramanlarını çekici kılan unsurlardan en önemlisinin alttan alta varlığını hissettiren, fakat okurlara açıkça söylenmeyen, yalnızca ima edilen SIRLAR olduğunu düşünüyorum.
Sır, öyküsüne tanıklık edilen kişiye o anda resmedilmekte olan zaman parçasının öncesine ve sonrasına uzanan bir derinlik ve devamlılık kazandırır. Öykü başlamadan önce sır vardır; daha evvel ne olmuşsa olmuş, yaşanmış ve içe gömülmüştür. Ama kamera, izleyiciye yine de bir şans tanır: "Görülenin üstünü kazı ve alttaki sırrı keşfet" , bir çeşit zihinsel bir "kazı-kazan" oyunu.
Herkes gibi Hızlı'nın da sırları var: Bunu okurlar bilmez (hatta hızlı'nın kendisi bile bilmez), yalnızca yazar-çizer bilir. O sır, onun rüyalarında sık sık karşısına çıkan simgesel olaylarla varlığını sezdiren (kaygı, birikmiş öfke, saldırganlık, bu evrendeki varlığının henüz onaylanmamış olduğu vb.) konulardaki kirli atıkları olabilir.
Hızlı, erdeme tapar. Sanki her an, affedilmez bir günah işleyecek ve cennetten ilelebet kovulacakmış gibi bir bilinçaltı rahatsızlık içindedir. Yani daha açık bir deyişle, süper-egosu ile başı derttedir. Sanki herhangi bir köşebaşında tanrıyla karşılaşacak ve sınavdan geçirilecekmiş gibi hisseder.
Ama bu hissi bilincinde değil, ufak ayrıntılar karşısında takındığı tavırlarla, beden dilinde taşır. Belki nezaket takıntısı bundandır; adalet takıntısı da bundandır (belki de "kahraman nedir?" sorusunun yanıtı "adalet takıntısı olan kişi" diye verilmelidir); dinsiz geçinir, ama belli ki kılık değiştirmiş bir 'hesap günü' korkusu, her an ense kökünde onu gözetlemektedir.
(Temel İçgüdü filminde Nick (Michael Douglas), gerilim içinde olduğu bir akşamüstü çok içip, kanepenin üzerinde sızar. Ve bir süre sonra çalan telefonun sesiyle uyandığında, uyanmadan hemen önce onun kâbuslar görmekte olduğunu anlarız. Çünkü açık unuttuğu televizyonun ekranında kâbus gibi bir film (korkunç bir canavar tarafından kovalanan insanlar) vardır. Yönetmen, kamerayı öyle bir yere yerleştirmiştir ki, televizyon ekranı Nick'in kafasının üstünde duran bir düşünce balonuna dönüşmüştür.)
Hızlı'ya gelince, o uyandığında okurların az önce (dolaylı bir biçimde) tanık olduğu rüyalarının birçoğunu hatırlamaz bile. Onun niçin sinirli yahut şen olduğunu okurlar bilir. Hızlı'ya gelince, o kendi davranışlarına anlam vermekte zorlanmaktadır.
(Ne sinir şey; bilmen gerekeni sen değil de, başka bir boyuttaki başka türlü yaratıklar biliyor; eğer Hızlı'nın sanal dünyası gerçek olsaydı ve onu izlemekte olan biz okurları görebilseydi, gördüğünü 'sanal gerçeklik' olarak mı algılaması gerekecekti? Yoksa 'öteki dünya' burası da, esas dünya orası mı? Yoksa hızlı'nın rüyalarında gördüğü biz miyiz?)
Hızlı'nın yaşadığı hayatı gerilime dönüştüren açmaz, onaylanma ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir. (Bu onayı almadığımız müddetçe sanal bir dölyatağında sıkışıp kalmış durumdayız, tam doğmuş sayılmayız). Öyküyü sürükleyici kılan tansiyon, onun sınav endişesinden kaynaklanan mükemmeliyetçilik ile, içinde yaşamakta olduğu kaotik düzen arasındaki çatışmadan kaynaklanır.
Hızlı aslında 'inançlı' bir insandır; kutsal kitabı Tommiks olan bir erdem savaşçısıdır o.
Onu kahraman yapan şey de budur zaten; yeldeğirmenlerine saldıran bir Don Kişot gibi, karga sürüsü tarafından gagalanmamak için renklerini saklamaya çalışan bir Boyalı Kuş gibi, eğer yalan söylerse burnunun uzayacağını sandığı için hep doğru konuşmaya mahkûm bir Pinokyo gibi, zorbaya itaat etmektense çarmıha gerilmeyi yeğleyecek kadar gururlu bir Spartaküs gibi, boyun eğme ahlâkını reddetmeyi onur meselesi olarak gören her başı dik mağlup gibi, aslında buraya ait olmayan bir uzaylı gibi, yani bir nevî Dünyaya Düşen Adam gibi...
Şaşkın gözlerle hayata bakan bir yabancı; aslında robotlaşmamış olan herkes gibi...
Az önce sözünü ettiğim 'var olma hakkımızın onayı' ilk önce anneden alınır. Ve anne, bilinçaltıyla farkında olduğu bu suskun 'onay talebini' kendi lehine kullanır; beklenen onayı çocuğuna asla tam olarak vermeyerek, onu hayat boyunca kendine bağımlı kılar.
Yaşlı annelerimizin bitmek tükenmek bilmeyen yakınmalarının ve bebekmişiz gibi, sürekli aynı basmakalıp öğütleri tekrarlamalarının ardında bu bilinçsiz iktidar tutkusunun (annenin hayattan karşılığını bulamamış onay talebinin) yattığını düşünüyorum. Belki de anne (ya da baba) olmak, 'doğmak' için verilen çabanın bir devamıdır. Dış dünyadan tam olarak alamadığımız onayı, çocuklarımızdan almak içindir.
Belki hepimiz kulak tozumuzda şöyle bir fısıltı işitmek istiyor olabiliriz: "Pekalâ çocuk, sen bu dünyada yedek listede değilsin; senin için ayırılmış özel bir yer var; varlığın onaylandı; yaslan arkana rahat et."
Bu 'boşlukta olma' duygusunu kesin olarak giderebilecek ne bir kilise ne de bir cemaat biliyorum; ya beynini uyuşturacaksın, ya da Gılgamış gibi uçsuz bucaksız karanlık tünelin içinde yol almayı göze alacaksın.
Bireyi kahraman yapanın sıradanlığa yabancılaşması olduğunu düşünürüm. 'Normal' dediğimiz şey, aslında, içinde yaşamakta olduğumuz kültürün iradesine boyun eğen kişinin sıfatıdır; farklı olana ise 'deli, anormal, suçlu' gibi sıfatlar uygun görülür. Bu 'anormal' kişi, başkaldırma cüretini gösterebildiği andan itibaren, 'kahraman' mertebesine giden merdivenin ilk basamağına adımını atar. Efsanesinin büyüklüğü, sırtüstü yıkılana kadar gösterdiği direncin uzunluğuyla orantılıdır (bir çeşit rodeo oyunu gibi yani).
Başkaldırı, mutlaka krallara karşı yapılmak zorunda değildir. Başka bir deyişle kral bazen şekil değiştirir. Bugünün dünyasında Cumhurbaşkanı'na sövüp saymak, ucuz kahramanlıktır. En fazla Ağır Ceza'da yargılanır, beraat eder, orada burada 'ben ne badireler atlattım' diye böbürlenirsin. Ama içinde yaşadığın 'kabilenin' doğrularıyla çatıştığın anda, öyle bir afaroz edilirsin ki, kendini uzay boşluğuna fırlatılmış bir atık madde gibi, ya da 'av' gibi hissedersin. Kahraman olup olmadığın da işte o zaman ortaya çıkar.
Günümüzün kahramanının kim olduğunu doğru olarak saptayabilmek için, günümüzün zorbasının ve softasının kim (ya da ne) olduğunu anlamak gerekir.
Bence bugünün softası "ben yalnızca bilime inanırım" diyen kişidir; bugünün zorbası da 'çağdaşlık' adına her türlü farklı olguyu kaynağında red ve imha etme eğilimindeki ezberci mürekkep yalamışlar kastıdır.
Peki bunların Hızlı Gazeteci ile olan ilgisi nedir?
Şudur: Hızlı Gazeteci, kendini hep yalnız hisseden, rüyalarında bile onu taciz eden bir baskıyla birlikte yaşamaya çabalayan, zoraki bir kahramandır. Onun uyum sağlayamadığı toplum, gecekonduda yaşayan, oruç tutan kalabalık değildir; çünkü Hızlı onlarla kırk yılda bir, yolda geçişirken karşılaşır. Oysa yanıbaşındaki insanlar, onu çevreleyen toplumsal doku, bu ülkenin 'seçkin' azınlığıdır. Hızlı, onların doğrularıyla, onların hal ve tavırlarıyla, onların göreneğiyle çatışma halindedir. Sorgulayıcı aklı, hayatı sorgulamaya önce en yakın çevresini irdeleyerek başlamış ve onu en çok görüştüğü, en çok gereksindiği kişilere yabancılaştırmıştır.
Kadınlarla olan sürtüşmesi de bu yüzdendir, düzenle olan uyumsuzluğu da, haber kaynağıyla olan itişmesi de, kendisiyle olan hesaplaşması da...
Farklı ama yine de benzer bir alandan örnek vermek gerekirse, televizyonlarda kitleleri kendine bağımlı kılmış bütün yabancı ve yerli dizileri bu perspektif açısından analiz edebiliriz. Ortaya çıkacak olan sonuç, büyük bir olasılıkla şu olacaktır: Yalan Rüzgârı'ndan Komiser Kolombo'ya, Uzay Yolu'ndan Dallas'a, Rambo'dan Terminatör'e kadar bütün modern öykü kahramanları, Sümer, Hint ve Antik Yunan /Anadolu söylencelerindeki kahramanların yeniden doğmuş halleridir. Homeros, belki de bilinen ilk (ve en büyük) senaryo yazarıdır. Odisea, tüm zamanların en iyi film senaryosu. İlyada ise, bütün 'vurdu-kırdı' filmlerinin ağababası.
Çalıkuşu ve Vurun Kahpeye gibi eserlerdeki 'kötü adam', cami imamı idi. Çünkü o eserlerin yazıldığı 'ateşten günler'in tasfiye edilmek istenen güç odağı, halkın ağzına baktığı rehber, din adamları sınıfıydı. O eserlerin yazarları bu tasfiyeyi yapmak isteyen politik kadronun safında militanca yer almışlardı.
O dönem için herhalde haklıydılar; bize yüzü modernleşmeye dönük Cumhuriyet rejimini miras bıraktılar. Ama ben, bugünün Türkiye'sindeki mürekkep yalamışların kalemlerini ya da kameralarını dolduruşa gelmeden, militanlaşmadan kullanmalarından yanayım. Köylüye, çiçeği burnunda kentliye ve akademik olmayan alt kültürlere karşı küçümseyici tavır takınmayan, 'pis magandalar' ya da 'gidinin yobazı' ucuzluğuna düşmeyen bir yayıncılık anlayışının çok daha geniş bir toplum kesiminin gönlünü kazanacağı kanısındayım.
'Telkin edilmiş' sığ sloganlar atmaktan yana değilim. Kendi halkını müstemleke yerlisi gibi gören Beyaz Türk'ün dünyasını değil, dinamik Türkiye'nin İkitelli'den pek görülemeyen binbir rengini yansıtan bir anlayıştan yanayım. Bu zihinsel kopuş, Hızlı'yı yakışıklı bir Fil Adam yapıyor. Buradan da sayısız öyküye kaynaklık edecek doğurgan bir tema çıkıyor. Batı kültürünün beşiği sayılabilecek olan Troya kenti madem bizim memleketimizde; o halde artık hemşehrimiz Hektor'la tanışma zamanı.
Yerel renklerimize, Keloğlan, Hoca Nasreddin ve Kerem ile Aslı birikimine sıcak, 'iş bitirme, kestaneyi çizme ve malı götürme' furyasına soğuk bakıyorum.
Yani, Hızlı Gazeteci öyle bakıyor.
Sıkça hatırlattığım bir fıkra var ya hani, savaşa giden bir devekuşu ordusunun anlatıldığı:
Komutan, askerlerinden birini huzuruna çağırır ve "git bak bakalım" der hani, "savaşacağımız ordu bize pusu kurmuş mu?"
Asker, "başüstüne" diyerek selâm çakar ve tozu dumana katarak koşar gider. Yarım saat sonra, gene aynı hızla tozu dumana katarak geri döner ve raporunu verir: "Komutanım, tepenin arkasında büyük bir ordu var ve üzerimize geliyorlar."
Komutan, ordusuna döner, "tam siper" diye komut verir. Emri işiten tüm devekuşları kafalarını kuma gömerler.
Aynı anda karşı tepeden dürbünle onları gözetlemekte olan bir asker, kendi komutanına şöyle bir rapor gönderir: "Komutanım, üç saniye önce aşağıdaki vadide bir ordu vardı; şimdi bir anda yok oluverdi."
Ben bu ayrıntılı tahlilleri kafa karıştırmak, bu tarz işlere soyunanların hareket alanını daraltmak için yazmadım. Eldeki malzemeyi (devekuşu ordusunu) elden geldiğince görünür kılmaya çalıştım. Hızlı Gazeteci, kendisi için 'öteki dünya' olan bizim boyutumuzda, neredeyse bizimki kadar gerçek olan bir varlık edinmeyi, bu temele oturarak başardı.
Entellektüellerin popüler alanlarda başarısız olacağı gibi bir kanaat varsa eğer, bu kanaat, kökenini korkularımızda aramamız gereken boş bir inanç, su katılmadık bir hurafe'dir.
Çizgi Roman ve muadilleri, öğrenmek isteyen için öğrenilebilir birer Dil'dir; Hızlı Gazeteci formatının içini daha önce 20 yıl boyunca doldurmuş (ve bundan sonra da dolduracak olan) bakış açısını yukarıda kısaca özetlenmeye çalıştım.
Hızlı Gazeteci dünyasının He-Man'i (bence) sorgulayıcı akıl, Gargamel'i ise ezbercilik idi.
Hızlı ise, seyis Arthur'un kayadan söktüğü kılıç.
Peki, o halde Arthur kim? Kılıcın saplı olduğu kaya kim?
Necdet Şen - Necdet Şen

Ali Türkan
gelecek vaadetmiyor" diye sepetlediler gençliklerinde? Ve şimdi, aradan yıllar geçtikten sonra, Yusuf'un yüzüne bakınca, hangi vicdan azabını, hangi yarım kalmış aşkı düşünüyorlar? Ve Ali'ye kimler "sığ" dedi? Hangi reklamcı, piyasa ekonomisine inanmış köşe yazarı, Ali'de hiç olmamış gençliğini görüp derin derin iç çekiyor ve Ali içerdeyken onlar neredeydiler? Neden Aliler, bu toplumun hem günah keçisi ve hem de vicdan azabı yapıldılar? Kenara itilmiş hüzünlü çocuklardı onlar. Ve ancak TV dizilerinde sevebildi onları bu toplum. Yazar
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.