Necdet Şen - Star, 18 Ağustos 2008
Televizyon sunucularının ego sorunu, kapsamlı bir araştırma konusu yapılmayı bekliyor.
Konuklarını hemen hemen hiç dinlemeyen, her konunun uzmanı edasıyla ahkâm kesen, şamata yaparak verilen cevapları gürültüye getiren, ne kadar zekî kültürlü espritüel olduklarını kanıtlamak için uğraşıp duran bu tarz sunucular, televizyon seyretmeyi eziyet haline getiriyor.
Sık sık "yahu bi sus be" diye ekrandaki sunucuyu azarlarken buluyorum kendimi.
Tabii ki onlar susmuyor, ben zapping yapıyorum.
Geçen Cumartesi akşamı televizyon kanalları arasında öylesine gezinirken bu yarışın şampiyonlarından Beyazıt Öztürk'ün Güven Kıraç'la birlikte yönettiği söyleşi programına denk geldim.
Stüdyoya davet edilen konuklar (bir bomba uzmanı, bir polis, bir itfaiyeci, bir akutçu, bir cankurtaran, bir ambulans doktoru) gayet hazırcevap, renkli ve öğretici idiler.
Programın sonunda 112 Hızır Acil Servis doktorunun söyledikleri tüm diğer meslekdaşlarının kulağına küpe olması gereken derin bir etik ders gibiydi.
Çalışma koşullarının epeyce ağır olmasına karşılık kazandıkları paranın çok az olduğunun hatırlatılması üzerine genç doktor, nükte kumkuması sunucuların çıkardığı iki şamata arasında şunları söylemeyi başardı:
"Bir insanın hayatını kurtarabilmenin hazzı parayla pulla ölçülemez. Ben her gün bu mutluluğu yaşıyorum. Bir de üstüne devlet para ödüyor. Daha ne isteyebilirim?"
Hak ettikleri sosyal haklara ve ücrete kavuşamayan bazı doktorlarımızın "ben şu kadar yıl eğitim aldım, bu bu bu sınavlardan geçtim, şöyle zor koşullarda çalışıyorum, hakkım olan maaş bu mudur?" diye yakındıklarını hep işitiyoruz.
Bunun haksızlık olduğu konusunda da hemfikiriz.
Ama bu ayıbın faturasının hastalara kesilmesi konusunda anlaşamıyoruz.
Hastalarından bir bakışı, bir tebessümü, bir çift tatlı sözü esirgeyen o tarz doktorların, az yukarıda zikrettiğim cümleleri çerçeveletip duvarlarına -diplomalarının hemen yanına- asmalarını isterdim.
"İyi insan" sertifikası veren bir kuruluş var mıdır bilemiyorum. Ama sağlık çalışanının iyiliğini değerlendirecek olan merci de zaten Sağlık Bakanlığı değil kendi vicdanıdır.
Bu genç doktor arkadaşı ve mesleğe onun zaviyesinden bakan tüm sağlık çalışanlarını sevgiyle ve muhabbetle bağrıma basıyorum. Onlar bizim meleklerimiz.
"Ne kaa para u kaa sağlık" diyen ve zaten görevi olan şeyi bile vatandaşın kafasına kaka kaka yapan öteki tür sağlık personelini de kendi yoksul vicdanlarına havale ediyorum.
Onlar neyimiz, artık buna da okur kendisi karar versin.
Amerikalı sinema yönetmeni Randa Haines'in The Doctor adında bir filmini izlemiştim vaktiyle.
Dr. Jack McKee (William Hurt) başarılı, yüksek gelirli, işleri tıkırında ve tam da geçenlerde yazdığım "Memur Sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz" yazısında zikrettiğim Azamet Tepedenbakan gibi bir doktoru canlandırır o filmde. Her şeyin en iyisini kendisinin bildiğine inanan mağrur bir doktoru.
Ancak günün birinde gırtlak kanserine yakalandığında görür ayın karanlık yüzünü.
O güne kadar doktor olarak azametle arşınladığı hastane koridorlarında bu kez de itilip kakılan bir hasta olarak ayaklarını sürüklemeye başladığında hasta ile doktor arasındaki o eşitsiz ilişkiyi farkeder.
Kuyruklarda beklemeyi, muayene için randevu almayı, dinlemeyen gülümsemeyen yanıtlamayan tersleyen doktorların karşısında alttan almayı öğrenir.
Sadece hastalığını değil, kibirini ve şişkin benliğini de yener o süreçte.
Hastaları tarafından umut olarak görülüyor olmanın bir doktora yüklediği manevî sorumluluğu ilk kez o zaman tam olarak algılar.
Keşke tüm sağlık çalışanları bulup seyretse bu filmi. Ya da -seminerlerde falan- birer kopyası kendilerine DVD olarak takdim edilse.
Belki o zaman hasta için doktorun en ufak mimiğinin bile ne kadar önemli olduğunu, "ya ölürsem" korkusunun kemirdiği o insanların bazen ufacık bir sözle nasıl yıkılabildiklerini, yüzlerine bakılmadığında kendilerini nasıl değersiz hissettiklerini, keşke kendileri de hasta -ya da hasta yakını- olmadan anlayabilselerdi.
Belki o zaman bahis konusu yazıda geçen "daha yolun başında doktorları bin beşyüz lira maaşa talim etmekle düzene ayak uydurup yazar kasaya dönüşme arasında tercih yapmaya zorlayan vicdanî bir sırat köprüsü" ifadesinin, tercihini zaten erdem ve şefkat yönünde yapmış olan doktorları tenzih eden bir tespit olduğunu kavrayabilirlerdi.
Ama tabii mail gruplarında forumlarda birbirini gaza getirip cengâver gibi öne fırlamak, ego duvarını aşıp da söyleneni anlamaya çalışmaktan daha kolay.
Eğitimin köşe dönme yarışı gibi algılandığı ve hizmetin diyetinin "müşteriden" talep edildiği bir düzende, sağlık çalışanlarının geçim meselesi de temsil yetkisi verdikleri sendikalardan çok hastaların sorunu haline geliyor.
Sendikasına "benim için ne yaptın?" diye sormayı akıl edemeyen sağlık çalışanı, yüzüne vurulan acı gerçek karşısında kolay yola sapıp hırçınlaşıyor.
Gel gör ki hamlık diploma ile telâfî edilemiyor.
Necdet Şen yazıları
Necdet Şen
"Hanlar hanını buldum, dükkânım yağma olsun" diyenlerdensen, görüyorsun ki senin artık ne efendin ne de sisteme paçanı kaptırmana yol açabilecek maddî bir bağımlılığın var.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 190 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart