Patronsuz Medya

İpim, kuşağım, şatom…

Necdet Şen - 6 Ağustos 2002


Tüh! Yazıklar olsun şu kara kafalı barbar halkıma, benim gibi iso standartlarında bir sanat erbabını şatolarda yaşatamadı.

Haniya da benim limuzinim? Malikânem, uşaklarım, şarap mahzenim, araba koleksiyonum, cariyelerim nerede?

Bordasında ismim yazan vapurlarım hani? Yaşadığım sokakların, aylaklık ettiğim parkların münasip noktalarına dikilmiş kuş kakalı büstlerim niye yok?

Haniya da benim elli gram pastırmam? Haniya da benim arım balım peteğim? Haniya da, haniya da, krallara lâyık ziyafet sofralarım?

Neden hiç bir devlet başkanı ya da kartel patronu beni süperlüks yatında ağırlamıyor?

Neden hiç bir mühim adam geceyarısı evimden telefonla arayıp da "yaş mısın kuru mu" diye sormuyor?

Neden beni zengin ve dul madamlar himayesine almıyor? Neden bana burs-murs bulup, sponsor-mponsor olup, sırtımı sıvazlamıyor, bıyığımı burmuyor, şakaklarımı okkalamıyor?

Neden? Neden? Neden? Tanrım, niçün? Ben de bir SANATÇI değil miyim?

Neden olacak monşer, çünkü bu halk ilkel! Daha kauntrideki evlerinde bir kuyruklu piyanoları bile yok. Ve hepsi bilek kalınlığında tahıl mıçıyor! Prusyalı zabite rezil olmuş dedem!

Ah! Lânet olsun böyle halka! Neden, ama neden Paris'te, Londra'da, Oslo'da doğmadım azizim? Ben anca oralara yakışırım!

Halbuki Batı'da öyle mi?

Ben bu halkı sevmiyorum arkadaaaaaş! Sevmiyoruuuuum! Sevmiyorum işte!

Sadece buranın halkını mı, üstad Van Gogh'u sağlığında anlamayan Hollandalıyı da, Blues müziğin babası sayılan Muddy Waters'a ihtiyarlık günlerinde boyacılık yaptıran Amerikalıyı da, Camille Claudel'i tırlattırıp tımarhaneye kapattırtan Fransızı da sevmiyorum! Ah, o muhteşem Mozart! Onu bile o genç yaşında fakrü zaruret içinde helâk eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu mu Sırp Sındığı mı, Trafalgar mı, hangisiyse, o memlekete de illet oluyorum!

Hele Afrikalıları hiç ama hiç sevmiyorum! Tamtam sesiyle konçerto bir olur muymuş? Peeh!

Ama ben Pavarotti'yi, Suna Kan'ı, Fazıl Say'ı, Çetin Altan'ı saraylarda yaşatan Snobia gezegenini çokkk çokkk seviyorum! Muck! Ohhh! Muck! Muck! Muck! Ohhh! Canım Snobia'm! Hadi bana Nobel ver! Pulitzer ver! Grammy ver! Şımart beni! Tepene çıkar!

Bir milletin "muamelesi" sanatçılarına kaç hektarlık arazi ve kaç odalı şato bahşettiğiyle ölçülür monşerciğim.

Daha doğrusu, bir millet ikiye ayrılır: BİZ SANATÇILAR ve hâlk.

Hâlk, (ay, nedense hepsi ahmaktır), sabahın köründe uyanmak, otobüslere trenlere traktör römorklarına doluşup, düşe kalka, itile kakıla, iflâhı kesile kesile, ebeleri dütüle dütüle işyerlerine intikal etmek ve orada yürekleri daralarak gün boyu çalışmak ve kalan zamanlarında gününü aylaklık ederek geçirmiş olan tembel züppelere (öhm, mil pardon, biz SANATÇILARA) kölelik etmek, beslemek, ayaklarını yıkamak, büstünü dikmek, kızı yaşındaki çıtırın kestanesini çizeyim derken kalbi tutup öldüklerinde de ulusal yas ilân etmek zorundadır.

Niye? Çünkü "sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından birini kurumuş demektir. İlâveten, milletvekili, müteahhit, hatta medya patronu olabilirsiniz, ama sanatçı olamazsınız; o halde bastırınız parayı sanatçı besleyiniz".

Hah haaaa! Oleey! Biz sanatçılaaar!

Dünyanın bütün haytaları ve aylakları birleşiniz, sanatçı ayaklarına yatınız!

Niye? Çünkü SANATÇI dediğimiz tanrısal varlık -ki hakikaten öyledir, şekilde de görüldüğü üzere- bu dünyaya gelirken ayrıcalıklı biri olarak gönderilmiştir ve bu ayrıcalıklar ona bizatıhî Tanrı tarafından emanet edildiği için, bir anlamda kendileri Tanrı'nın yeryüzündeki fahrî büyükelçileri olup, kara kafalı kalabalığın -eğer çarpılmak istemiyorlarsa- onlara (SANATÇILARA) adeta tapmaları gerekmektedir.

Kim demiş?

Ben diyorum; inanmıyor musun?

Niye öyle bakıyorsun? Bu konu ("sanatsız kalmış millet" vecizesi) hiç bir tartışmaya mahal vermeyecek kadar açık ve net değil mi? Yüce Önder Atatürk söylemiş vakti zamanında.

Hâlâ akan sular durmadıysa, o zaman başka telden çalayım:

Efendiler! Şimdi şöyle bir durum yok mudur fiiliyatta? Bizim gibi yüce insanlar daha doğarken -her kimin kıyağıysa- sefertasının içine yolluk niyetine birtakım yetenekler konulmuş. "Bu çocuk belli ki aylak olacak, bari yarı yolda aç kalmasın" demiş yukarıdaki her şeyi bilen ak sakallı ve ona göre önlemini almış.

Gün gelip akıl baliğ oldukta bakmışız ki, çıkında yok yok. Zengin çocuklarının beslenme çantası gibi; bağırgan bir ses, hançer gibi bir dil, hassas bir kulak, akrobasiye, baleye, şuna-buna yatkınlık, resim çizme, beste yapma, boy boylama soy soylama, koçaklama, kucaklama, zortlatma, mıhlama, kıl, tüy… Hani neredeyse bir tek uçma yeteneği yok; o da olsa al oğlanı sirklerde oynat.

Diğer yandan bakıyorum da, bazılarında da bizden esirgenmiş şeyler bolkepçe var: Güzellik, zekâ, karakter, boy-pos-endam, inci diş, kalem kaş, lepiska saç, geniş omuz, kaytan bıyık, hokka burun, yuvarlak memeler (ahhh!), mal-mülk, soy-sop…

Tamam, peki, ben bende olanlarla yetineyim, elâlemin malını-mülkünü, gül cemalini, basiretini, zekâsını, melek huyunu, fidan boyunu kıskanmayayım. Pekalâ, bunu başarabilirim sanıyorum. Ama birader, niye kıvırtalım ki, kim istemez Jon Voight kadar yakışıklı ya da kerimesi Angelina hanımefendi kadar afet olmayı?

Tamam, herkes ister, ama olmayanların kabahati ne?

Şimdi geçse Angelina hemşire karşınıza ve ağzınızın burnunuzun biçimsiz yanlarıyla, et benlerinizle, siğillerinizle dalga geçse, Salieri gibi hasetten çatlayıp onu yaratan Tanrı'ya posta koyasınız gelmez mi?

Peki ya ibiş kılıklı zevzek herifin teki dikilse karşınıza da "ben yetenekli doğdum, ikna kabiliyetim yüksektir, o nedenle siz ilkel primatlar beni kör besler gibi beslemek ve kendiniz izbelerde yaşar, mezbeleliklerde boğaz tokluğuna çalışırken, sırf sizden daha şanslı bir genetik piyangonun meyvasıyım diye, hayatınızın geri kalanını beni tahtırevanlarda gezdirmek için heder edeceksiniz" dese, hemen oracıkta öper misiniz, yoksa sabaha mı saklarsınız o şaklabanı?

Ona demez misiniz, "yok kardeş, aslına bakarsan, sende olan yetenekler senin tapulu mülkün değil, içinde yüzdüğümüz şu hayat ırmağının ortak zenginliğidir; bencillik etmeyip bu tohumun meyvalarını hepimizle paylaşmak zorundasın" diye?

Tamam, madem aylaksın ve yetenekli olduğun için bu aylaklık eğilimini "tanrısal hak" olarak pazarlayabiliyorsun; üstelik boş zamanlarında eğlence olsun diye yaptığın o resimlere, yazdığın yazılara ya da çalıp çığırdığın türkülere para veren de çıkıyor; peki, al telifini hayrını gör, ister çarçur et ister kooperatife gir, salon salomanje ev falan al.

Ama kardeşim, ne oluyor, bir de utanmadan "ben şimdi Amerika'da doğmuş olsaydım şatom olurdu!" diye tutturuyorsun?

Oralarda doğan her yetenekli adam otomatikman "sanatçı" mı oluyor? Kaçı harcanıp gidiyor ve kaçı tutunabiliyor acımasız piyasa makinesinin dişlileri arasında? Bu yanılsama ve ahmakları söğüşleme gösterisinin en meşhur konu mankenleri paraya boğuluyor diye, senin yoksul ülken de seni ve senin gibi anasının gözü lâf ebelerini servete ve saygınlığa mı boğmak zorunda?

Tiyatron zarar ediyorsa, gelen giden yoksa, neden belediye seni maaşa bağlasın bizim yol su elektrik ihtiyacımızdan kesip?

Yazdığın kusmuk kıvamındaki makalelerin basıldığı gazeteler ve dergiler okunmuyorsa, bu neden senin değil de seni okumayan halkın kabahati olsun?

Sen öğlene doğru uyanıp rakıdan şişmiş göbeğini kaşıya kaşıya daktilonun başına oturuyorsun diye, niçin gün ağarmadan yollara dökülüp geceyi süpüren sabahın çöpçüsü sana bir de şato inşa etsin?

Felekten torpilli doğmuşsun, daha ne istiyorsun? Niçin kendini diğer tarafta kalan şanssız insanlardan daha üstün sayıyor ve niçin o şanssız insanları da kölelerin olarak görüyorsun?

Angelina Jolie köfte dudaklarını başka kadınlara ödünç veremeyebilir. Dahası, bunun sefasını sürebilir. Elimizden gelen bir şey yok. Hatta onun elinden gelen bir şey de yok; olan olmuş bir kere. Roller dağıtılırken ona da (ahhhhh) o nefis dudaklar düşmüş. Hatta, gençtir, kusuruna bakılmaz, dese ki "ben güzelim, o halde bana prenses muamelesi yapın", eh, isteyen yapar, isteyen yan çizer, kime ne?

Ama sen ki yaşını başını almış, bir de akıl danesi geçinen uyuz herifin tekisin. Elindeki köstekli saati neredeyse elli yıldır gözümüzün önünde bir sağa bir sola sallayıp bizi hipnotize etmeye çabalaman ve mütemadiyen "beni besleyiiin, beni sırtınızda taşıyııın, bana piramit inşa ediiin!" diye telkinde bulunman arsızlık olmuyor mu?

Sanatçıları memleketin en "mühim" insanlarının sığıştığı bir imtiyaz adacığının kafadan torpilli zevatı arasında görmek ve göstermek de neyin nesi? Bu birazcık despotizm kokmuyor mu? Siz "sanatçılar" için ayak takımının giremediği kurtarılmış sanatçı adacıkları da yapılsın mı? Peki, trampeti nerenizle çalmak istersiniz?

Yuh ona ki sadece kendini düşünür!

Her kim ki, hayatın kendisine emanet ettiği pırıltıyı kendisiyle aynı suda yüzen diğer balıkları sollamak, ganimetin hasına konmak için fırsat olarak görür, noktayı nazarımda o kişinin adam olabilmek için daha çook tur atması gerekir samsara çarkında.

Hem kamuya ait zenginliği, yaratıcının soluğundan bir zerreyi üzerinde taşı, hem de kamudan esirge; buna yolsuzluk denir. Ve "madem sanatçıyım, o halde şatoda yaşamam gerekir" gibi zırvaları matah bir fikirmiş gibi ağzına dolayan lâfazanın bu yaptığına da bal gibi manevî yolsuzluk denir.

Hatta şarlatanlık. Gözbağcılık. Dızdızcılık.

Hayatını başkalarının ağız kokusunu çekmeden, taş taşımadan, robotlaşmadan, öğlenlere kadar uyuyarak, ellerin ceplerinde dolanıp aylaklık ederek... Arada bir bir şeyler karaladığında da el üstünde tutulup, insanlığın kahir ekseriyetinden esirgenen itibar-şan-şöhret küpüne daldırılıp çıkartılarak geçirme lüksüne sahip olduğun yetmiyor mu be açgözlü? Bir de padişah gibi lord gibi yaşamak istiyorsun?

Şato kalsın, abdala varil de yeter

Bana gelince ey çilekeş insanlar, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Han hamam, apartman, limuzin, katamaran, seyyare, tayyare, kanatlı orkid, zengin sofraları, bilmemkaç ekran trinitron televizyon, kestanesini mezata çıkarmış yellozlar, yüzme havuzlu jakuzili saray yavruları ve bilumun sonradan görmeliklerin yekûnu sizin olsun. Vallahi de tallahi de tillâhi de hiç birinde gözüm yok. Bu fakir, annesinin evindeki gört kadar odada terleye bunala sana mektup yazmaktan dolayı tahmin edemeyeceğin kadar mutluluk duyan şanslı bi keratadır ve önünde iki büklüm eğilip "emret sahip, sık, suyumu çıkar, güneşte kurutup peynir yap, harmanım yağma olsun" diye gözlerinin içine bakmaktadır.

Hiç takılma arada bir dellenip çıkıştığıma, ben kendimi bu dünyaya borçlu hissediyorum. Ödemeden gidersem de namerdim.

Aslında alttan alta bir parça eziklik de duymuyor değilim hayata karşı olan yükümlülüklerimi tavsattığım, "ben azıcık tefekkür eyleyeyim" diye ense yaptığım için. Ama biliyorum ki sen ve diğer okurlarım benim "yapışık sonsuzlarım"sınız ve ne zıpırlık yaparsam yapayım bi punduna getirir yine de affedersiniz.

Ama gözünü aç sevgili okur, ne bana ne de başkasına verilmiş bir "şato" sözün yok. Talep eden çıkarsa da sopayla kovala. Sanatçı dünyaya alacaklı değil borçlu gelir. Sanatçı ödevi olan kişidir.

Ne Nobel beklerim insanlardan, ne Pulitzer, ne de bir Taj Mahal inşa etsinler isterim aziz hatıram için. Geceler boyu kuytu köşemde "minik" bir kibrit alevi gibi yanar, gün olup da harlanıp üşümüş kemiklerini ısıtmayı düşlerim. Hele bir de geçerken durup saçımı okşadın mı sevincimden şakıyasım gelir.

Sana delikanlı sözü: Ne varsa heybemde hesabına kayıtlı olup da yeddiemin babından bu gurbet kuşuna emanet edilmiş, o tohumları bulabileceğim en bereketli topraklarda yeşertip, en leziz mahsullerimle ruhunu doyurmak için geri dönmek boynumun borcu, asla kaytaramayacağım görevim olsun.

Bendeniz çizgi romancı eskisine sanatçı falan denebilir mi bilemiyorum. Ama ola ki o sıfatla anılan zibidilerden biriysem, sana karşı taşıdığım sorumluluğun, hayatımın bana yüklediği ödevin farkındayım ve karşılığında hiç bir ödül beklemiyorum.

O han-hamam tahtırevan-kaftan talep eden bencillik kumkumalarına da ne diyeyim bilemiyorum. Allah onların gözlerini doyursun!

 

 Yorumlar

Valla hocam bu halkı bende sevmiyorum. İğreniyorum kendilerine halk denilen insanlardan. Siz bir harikasınız hocam. Çevremde o kadar çok açgözlü kötü niyetli insan varki. Aynende söylediklerinizin tümüne sahip olup daha fazlasını isteyen o kadar çok ki. Ah hocam ah hâlâ sizin gibilerin olduğunu bilmek inanın moralimi düzeltiyor. Kaleminiz şad olsun.

Melahat - 25 Nisan 2011 (16:26)

Sevgili Melâhat Hanım, Öncelikle gerçekliğinizden ziyadesiyle şüphem olduğunu belirtmek isterim. Siz eğer bir şakaysanız yer yer güldürmekle beraber düşündüren bir şakasınız. Gerçek olma ihtimaliniz ise beni tedirgin ediyor, çoğu zaman irkiltiyor.

Yaptığınız yorumlarda sıklıkla, okuduğunuz yazıyı ve ifadeleri kendi çıkar ve gerçeklerinize uydurma gayreti var. Ya siz okuduğunuzdan ortalamanın anladığından daha başka bir şey anlıyorsunuz ya da içinizdeki hırs ve öfke nefret sosuyla o kadar harmanlanmış ki gözü kapalı saydırıyorsunuz. Yazılanlar size vesile yaratıyor.

Necdet Şen'in yazdıklarından, ifade ettiğiniz şekilde çıkarımlar yapıyorsanız ya Şen'i anlayamamışsınız ya da hayatınızı bir vehme kurban etmişsiniz.

Bilmem fark ettiniz mi, burada insanlar mümkün mertebe huzura, düşünmeye, sevgiye ve öğrenmeye yönelik şeyler okuyup yazmaya gayret gösteriyorlar. Nefret söylemi ise titizlikle kaçındığımız bir dil. Bu konuda hemen her yazar ve okur adı konmamış bir ittifak içinde.

Muhtemel ki yaşınız ve gördükleriniz hayli fazla. Bu tecrübenizi daha yumuşak bir biçimde ve yapıcı olarak ifade etmeye gayret gösterseniz hepimiz için daha iyi olmaz mı? Bunu yapmak zor olabilir, insanın huyudur, kişilik özelliğidir. Ama denemek de gerekmez mi?

Burası dürüstlüğün ve anlayışın hüküm sürdüğü, başka bir mecra. Gelin şu sert ve nefrete tutsak söyleminizi yumuşatın. Kimse sizin zafiyetleriniz üzerinden açık yakalamaya, size eziyet etmeye kalkmaz.

Deneyin, rahatlayacaksınız.

Erdem Abaka - 26 Nisan 2011 (08:50)

Sayın erdem abaka benim yaşadıklarımızı yaşasaydınız sizinde uslubunuz aynı olurdu. İnanın daha bu sabah tatsız bir olay daha yaşadım. Beni yardımcı, teknisyeni konu sorumlusu yaptılar. Şube müdürüyle tartıştık. Bu dünya haksızlıklarla dolu. Ne söylediysem şube müdürünü ikna edemedim. Moralim çok bozuldu. Hocam Bana tavsiyeleriniz olabilirmi. İş hayatında çok başarılı olduğum halde beni çekemeyenler yüzünden durmadan şubem değişiyor. Ne kadar çalışkan olursam olayım kimseye yaranamıyorum.

Nedn hep ben acı çekiyorum. Neden haksızlığa uğrayan hep benim. Bunun cevabını verirseniz hocam çok mutlu olucam.

Melahat - 27 Nisan 2011 (10:24)

Ayrıca erdem abaka ben necdet beyin yazılarını çok severek okuyorum. Yazınızda kıskançlık kokusu aldım buram buram. Yanılıyormuyum yoksa. Necdet hoca müthiş kalemi mükemmel. Duygularımıza tercüman oluyor, yazılarını severek okuyoruz. Ama yazarda olsanız sonuçta insansınız sakın necdet beyi kıskanmış olmayasınız.

Melahat - 27 Nisan 2011 (14:00)

Evet erdem Bey sevgi diye bir şey yok bu dünyada. Siz hâlâ kendinizi kandırmaya devam edin. Bu dünyada sadece nefret var. Nefret. Nefret ettiğim kişleri öldürmek inanın bana büyük bir zevk vericek ama mantığım buna engel oluyor. Kuzuların sessizliği filmindeki gibi onları öldürüp ciğerlerini tavada kavurup yemek istiyorum. İsterseniz erdem Bey yemeğe sizide davet edrim. Onları bıçaklamayı kanlarını oluk oluk akıtmayı ne kadar isterdim bir bilseniz. Anlaşılan siz düzene uyum sağlayan birisiniz ve size kimse acı çektirmemiş anlaşılan çok bilmiş eredem.

Melahat - 27 Nisan 2011 (14:37)

Hay ağzınıza sağlık Erdem Bey. Dün ikinci kez düşündüm Melâhat hanıma uygun bir dille nasıl cevap verebilirim diye. Ne yazık ki vazgeçtim yine.

Ben de hafiften huzursuz oldum yorumlarından. (Babasından nefret ettiğini, halktan nefret ettiğini belirttiği yazılar.)

Ama bu huzursuzluğumu nasıl anlatırsam anlatayım, eminim o istediği gibi ve muhtemelen de yanlış anlayacaktı.

Siz çok güzel, çok ince anlatmışsınız. Benim gibi okumada mahir, yazmada kısır insanlar da size müteşekkirdir eminim.

Günlük haberlerden, çevremizdeki doyumsuz, kavgacı, hırslı, entrikacı insanlardan yeterince yorulduğumuzu düşünüyorum. Bu yorgunluğun yükünü Derkenar'da gezinirken neredeyse unutuyorum.

Benim de, derkânar müdavimlerinin de içinde boğulduğu kimbilir nice sıkıntılar var. Buna rağmen nefret etmek gibi keskin kelimeler çok itici geliyor.

Yapabilirseniz sıkıntılarınızı, acılarınızı, başedemediğiniz kederlerinizi ve öfkenizi bir kaç kez süzgeçten geçirip incelttikten sonra yazmayı deneyin Melâhat hanım. İnanın böylesi hem size hem bize huzur verecek.

Havva Özkara - 27 Nisan 2011 (14:46)

Melâhat Hanım, çarpıcı yorumlarınızla Derkenar havalisinde epeyce merak konusu oldunuz. Vejetaryen birini "birlikte insan eti yemeye" davet ettiğiniz yorumunuz, bu tırmanma şeridinin doruğu oldu diyebilirim.

Bu yorumların "Melâhat" takma adıyla Necdettin Efendi tarafından yazıldığını düşünenlerin sayısı az değil. En azından yanlış anlamaları gidermek adına, bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?

Büdütör - 27 Nisan 2011 (18:38)

Sevgili Melâhat hanım, belli ki siz de hemen her insan gibi hayatın doğasından kaynaklanan sıkıntılar yüzünden çok ıstırap çekmişsiniz. İnsan ruhu bu, titanyum değil ki. Adına hayat dediğimiz şey bizzat böyle bir şey. Acı da var neşe de. Sevgi de buraya has nefret de.

Şu çaresiz ruhlarımız koca boşlukta bir o yana bir bu yana savrulup duruyor. İnsan nefsi pek çok şeyi kaldıramıyor, mücadeleyi, sevgiyi, nefreti, kıskançlığı, hırsı hepsini birden bünyesinde barındırıyor. Maruz kaldığımız kötülükler karşısında hepimiz kendimize özgü tepkiler veriyoruz. Kimimiz öfkeli ve intikamcıyız, kimimiz munis ve katlanıcı.

Ancak şu var ki insanoğlu uygulayageldiği yöntemlerin işe yaramadığını fark ediyorsa, ya gittiği yolu değiştirmeli ya da başa geleni çekmeli. Öte yandan hayatın sırrı, kimine göre kendini bu sonsuz bütünlüğün içine bırakmak kimine göre onunla kıyasıya mücadele etmek. Tercih meselesi.

Nedense bu güne kadar gözlemlediğim en hassas ve huzursuz ruhlar öfkeli ve intikamcı olanlar. Bunlarda devamlı bir tereddüt, teyakkuz ve tedirginlik hali. "Gücüm var" diyen için bu da bir yöntem. "Gücüm yok" diyenin hali başka, "gücüm var ama buna harcayacak değilim" diyenlerse ayrı.

Yemek teklifinizi üzülerek geri çevirmek durumundayım. Yaklaşık dört yıl evvel et yemeyi bıraktım. Ancak bu gönül sofrasında belki münasip bir iki meze ve bir kadeh rakı ya da bir kaç bardak demli çay eşliğinde Muhsin Bey filminin jeneriğindeki şarkıyı terennüm ederken görürseniz beni uğrayın lütfen.

Erdem Abaka - 28 Nisan 2011 (09:06)

Erdem Bey, çok şekersiniz. Eskilerin deyimiyle, kalender, çelebi, ha'za beyefendi bir insan olduğunuz, yazılarınızdan anlaşılıyor.

Bendeniz ciğer soteyi çok severim. Hele yanında soğuk bira varsa. Ama sizinle oturup karşılıklı iki kadeh eşliğinde iki lafın belini kırmak için, -kanaryalar gibi- marula da talim edebilirim.

Samimiyetinize binaen soruyorum: Bekâr mısınız? Eğer bekârsanız, sizi kızımla başgöz etmek istiyorum da. İçimden geldi. Damadım olun lütfen. Sizin gibisini bu zamanda bulmak imkânsız desem yeridir.

Teklifimi ciddi ciddi düşününüz. O da sizin gibi ince ruhlu biridir. İngilizce muallimi. Zeki ve espritüeldir ayrıca. Fevkalâde iyi anlaşırsınız.

Durmuş Düşünür - 28 Nisan 2011 (12:08)

Ya insan ciğerinden caartlak keabı (özellikle böyle okuyun) yapmaya çeyrek kalmış bir okur ile ya da buraları müthiş kafaya alan bir şakacı ile karşı karşıyayız.

Muhittin Duyargalı - 28 Nisan 2011 (13:22)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 6225

Necdet Şen yazıları

Editörün Önerisi

Negatif Bilinç

Necdet Şen

Kendimizi ve içinde yaşadığımız toplumu anlamaya çabalayarak başlamalıyız yeni güne. Komşumuzu sevmeyi beceremesek de en azından düşman kesilmemeyi becerebilmeliyiz. Bu negatif bilinci beynimizden sıyırıp atmak ve içeriye temiz havanın dolabilmesi için ilk önce zihnimizi boşaltmak gerek.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Devlet Sınıfları

Hikmet Kıvılcımlı

Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.


Rezidansta Yaşam

Bilge Bozkurt

Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.


Etiketler





Şu an 135 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
704 - 1445 - 1677  
©