Necdet Şen

İpim, kuşağım, şatom...

Necdet Şen - 6 Ağustos 2002


Tüh! Yazıklar olsun şu kara kafalı barbar halkıma, benim gibi iso standartlarında bir sanat erbabını şatolarda yaşatamadı.

Hani ya da benim limuzinim? Malikânem, uşaklarım, şarap mahzenim, araba koleksiyonum, cariyelerim nerede?

Bordasında ismim yazan vapurlarım hani? Yaşadığım sokakların, aylaklık ettiğim parkların münasip noktalarına dikilmiş kuş kakalı büstlerim niye yok?

Hani ya da benim elli gram pastırmam? Hani ya da benim arım balım peteğim? Hani ya da, hani ya da, krallara lâyık ziyafet sofralarım?

Neden hiç bir devlet başkanı ya da kartel patronu beni süperlüks yatında ağırlamıyor?

Neden hiç bir mühim adam geceyarısı evimden telefonla arayıp da "yaş mısın kuru musun?" diye sormuyor?

Neden beni zengin ve dul madamlar himayesine almıyor? Neden bana burs-murs bulup, sponsor-muponsor olup, sırtımı sıvazlamıyor, bıyığımı burmuyor, şakkaklarımı okkalamıyorlar?

Neden? Neden? Neden? Tanrım, niyçün? Ben SANATÇI değil miyim?

Neden olucak monşer, çünkü bu halk ilkel! Daha kauntrideki evlerinde bir kuyruklu piyanoları bile yok. Ve hepsi bilek kalınlığında tahıl sıçıyor! Prusyalı zabite rezil olmuş dedem! Lânet olsun böyle halka! Neden, ama neden Paris'te, Londra'da, Oslo'da doğmadım yarabbi? Ben anca oralara yakışırım!

Halbuki Batı'da öyle mi ya?

Ben bu halkı sevmiyorum arkadaaaaaş! Sevmiyoruuuuum! Sevmiyorum işte!

Sadece buranın halkını mı, Van Gogh'u sağlığında anlamayan Hollanda ineğini de, Blues müziğin babası sayılan Muddy Waters'a ihtiyarlığında boyacılık yaptıran Amarikan cinotrisini de, Camille Claudel'i tırrlattırıp tımarhaneye kapattırtan Fransız sosyetesini de sevmiyorum! Ah, o muhteşem Mozart'ı genç yaşında fakirlikten helâk eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu mu Sırp Sındığı mı, Trafalgar mı, hangisiyse, o memlekete de illet oluyorum! Hele Afrikalıları hiç ama hiç sevmiyorum! Tamtam sesiyle konçerto bir olur muymuş? Iyyyyy!

Ama ben Pavarotti'yi, Suna Kan'ı, Fazıl Say'ı, Çetin Altan'ı saraylarda yaşatan Snobia gezegenini çokkk çokkk seviyorum! Muck! Ohhh! Muck! Muck! Muck! Ohhh! Canım Snobia'm! Hadi bana Nobel ver! Pulitzer ver! Grammy ver! Şımart beni! Tepene çıkar!

Bir milletin "muamelesi" sanatçılarına kaç hektarlık arazi ve kaç odalı şato bahşettiğiyle ölçülür.

Daha doğrusu, bir millet ikiye ayrılır: BİZ SANATÇILAR & halk.

Halk, (ay, nedense hepsi ahmaktır!), sabahın köründe uyanmak, otobüslere trenlere traktör römorklarına doluşup, düşe kalka, itile kakıla, iflâhı kesile kesile, ebeleri orgazm ola ola işyerlerine intikal etmek ve orada yürekleri daralarak gün boyu çalışmak vee kalan zamanlarında gününü aylaklık ederek geçirmiş olan tembel züppelere (öhm, mil pardon, biz SANATÇILARA) kölelik etmek, beslemek, ayaklarını yıkamak, büstünü dikmek, kızı yaşındaki çıtırın kestanesini çizeyim derken kalbi tutup ölünce de ulusal yas ilân etmek zorundadır.

Niye? Çünkü "sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından birinde trombosit peydah olmuş demektir. İlâveten, milletvekili, müteahhit, hatta medya patronu olabilirsiniz, ama sanatçı olamazsınız; o halde bastırın parayı sanatçı besleyin; kiloyla satılıyor".

Hah haaaa! Oleeyyy! Biz sanatçılaaarr!

Dünyanın bütün haytaları ve aylakları birleşiniz, sanatçı ayaklarına yatınız!

Niye? Çünkü SANATÇI dediğimiz tanrısal varlık (ki hakkaten de öyledir, şekilde de görüldüğü üzere) bu dünyaya gelirken ayrıcalıklı biri olarak gönderilmiştir ve bu ayrıcalıklar ona bizatıhî Tanrı tarafından emanet edildiği için, bir anlamda kendileri Tanrı'nın yeryüzündeki fahrî büyükelçileri olup, karakafalı kalabalığın eğer çarpılmak istemiyorlarsa onlara (SANATÇILARA) adeta tapmaları gerekmektedir.

Kim demiş?

Ben diyorum, inanmıyor musunuz?

Niye öyle bakıyorsunuz? Bu konu ("sanatsız kalmış millet" vecizesi) hiç bir tartışmaya mahal vermeyecek kadar açık ve net değil mi? Atatürk söylemiş.

Hâlâ akan sular durmadıysa, o zaman başka telden çalayım:

Efendiler! Şimdi şöyle bir durum yok mu fiiliyatta? Bendeniz cennet kuşu meselâ, daha doğarken (her kimin kıyağıysa) sefertasının içine yolluk niyetine birtakım yetenekler konmuş. "Bu çocuk aylak olacak, bari yarı yolda aç kalmasın" demiş yukarıdaki her şeyi bilen ak sakallı.

Ve gün gelip de akıl baliğ oldukta bakmışım ki, çıkında yok yok; zengin çocuklarının beslenme çantası gibi; bağırgan bir ses, hançer gibi bi dil, hassas bir kulak, akrobasiye, baleye, şuna-buna yatkınlık, resim çizme, beste yapma, boy boylama soy soylama, koçaklama kucaklama zortlatma mıhlama becerisi, kıl tüy... Hani neredeyse bir tek uçma yeteneği yok, o da olsa al oğlanı sirklerde oynat...

Diğer yandan bakıyorum da, bazılarında da benden esirgenmiş şeyler bolkepçe var: Güzellik, zekâ, güç-kuvvet, karakter, boy-pos-endam, inci diş, kalem kaş, lepiska saç, geniş omuz, kaytan bıyık, kemerli burun, yuvarlak memeler (ahhh!), mal-mülk, soy-sop...

Tamam, peki, ben bende olanlarla yetineyim, elâlemin malını-mülkünü, gül cemalini, basiretini, zekâsını, melek huyunu, fidan boyunu kıskanmayayım. Pekalâ, bunu başarabilirim sanıyorum; ama birader, niye kıvırtalım ki, kim istemez Jon Voight kadar yakışıklı ya da kerimesi Angelina yengeniz kadar afet olmayı?

Tamam, herkes ister, ama olmayanların kabahati ne?

Şimdi geçse Angelina hemşire karşınıza ve ağzınızın burnunuzun biçimsiz yanlarıyla, et benlerinizle, siğillerinizle dalga geçse, Salieri gibi hasetten çatlayıp onu yaratan Tanrı'ya posta koyasınız gelmez mi?

Peki ya ibiş kılıklı zevzek herifin teki dikilse karşınıza da "ben yetenekli doğdum, ikna kabiliyetim yüksektir, o nedenle siz ilkel primatlar beni kör besler gibi beslemek ve kendiniz izbelerde yaşar, mezbeleliklerde boğaz tokluğuna çalışırken, sırf sizden daha şanslı bir genetik piyangonun meyvasıyım diye, hayatınızın geri kalanını beni tahtırevanlarda gezdirmek için heder edeceksiniz" dese, hemen oracıkta düdükler misiniz, sabaha mı saklarsınız bu şaklabanı?

Ona demez misiniz, "yok bilâder, aslına bakarsan, sende olan yetenekler senin tapulu mülkün değil, içinde yüzdüğümüz şu hayat ırmağının ortak zenginliğidir; bencillik etmeyip bu tohumun meyvalarını hepimizle paylaşmak zorundasın" diye?

Tamam, madem aylaksın ve yetenekli olduğun için bu aylaklık eğilimini "tanrısal hak" olarak pazarlayabiliyorsun; üstelik boş zamanlarında eğlence olsun diye yaptığın o resimlere, yazdığın yazılara ya da çalıp çığırdığın türkülere para veren de çıkıyor; peki, al telifini hayrını gör, ister çarçur et ister kooperatife gir, Ümraniye'den ev falan al.

Ama kardeşim, nooluyor, bir de utanmadan "ben şimdi Amerika'da doğsaydım şatom olurdu!" hokkabazlığı?

Oralarda doğan her yetenekli adam "sanatçı" mı oluyor? Kaçı harcanıp gidiyor ve kaçı tutunabiliyor acımasız piyasa makinesinin dişlileri arasında? Bu yanılsama ve ahmak söğüşleme gösterisinin en cafcaflı konu mankenleri paraya boğuluyor diye senin yoksul ülken de seni ve senin gibi anasının gözü lâf ebelerini servete, şana, saygınlığa boğmak zorunda mı? Ama niye ki ne?

Tiyatron zarar ediyorsa, gelen giden yoksa, neden belediye seni maaşa bağlasın bizim yol su elektrik ihtiyacımızdan kesip?

Yazdığın kusmuk kıvamındaki makalelerin basıldığı gazeteler ve dergiler okunmuyorsa, bu neden senin değil de okumayan halkın kabahati olsun?

Sen öğlene doğru uyanıp biradan şişmiş göbeğini kaşıya kaşıya daktilonun başına oturuyorsun diye, niçin gün ağarmadan yollara dökülüp geceyi süpüren sabahın çöpçüsü sana bir de şato inşa etsin?

Felekten torpilli doğmuşsun, daha ne istiyorsun? Niçin kendini diğer tarafta kalan şanssız insanlardan daha üstün sayıyor ve niçin o şanssız insanları da teban ve kölelerin olarak görüyorsun?

Angelina Jolie köfte dudaklarını başka kadınlara ödünç veremeyebilir, dahası bunun sefasını sürebilir; elimizden gelen bir şey yok; hatta onun elinden gelen bir şey de yok; olmuş bir kere, roller dağıtılırken ona da (ahhhhh!) o dudaklar düşmüş. Hatta (gençtir, kusuruna bakılmaz) dese ki "ben güzelim, o halde bana prenses muamelesi yapın", eh, isteyen yapar, isteyen yan çizer, bize ne?

Ama sen ki yaşını başını almış, bir de akıl danesi geçinen uyuz herifin tekisin, elindeki köstekli saati neredeyse elli yıldır gözümüzün önünde bir sağa bir sola sallayıp bizi hipnotize etmeye çabalaman ve mütemadiyen "beni besleyiiin, beni sırtınızda taşıyııın, bana piramit inşa ediiin!" diye telkinde bulunman cibilliyet sınırlarını zorlamak olmuyor mu?

Sanatçıları memleketin en "mühim" insanlarının sığıştığı bir imtiyaz adacığının kafadan torpilli zevatı arasında görmek ve göstermek de neyin nesi? Bu birazcık totalitarizm kokmuyor mu? Siz "sanatçılar" için tercihli yollar da yapılsın mı? Ya da "halk"ın giremediği sanatçı adacıkları? Peki, trampeti neremizle çalalım?

Yuh sana!

Her kim ki, hayatın kendisine emanet ettiği pırıltıyı aynı suda yüzen diğer balıkları sollamak, ganimetin hasına konmak için fırsat olarak görür, noktayı nazarımda o kişinin adam olabilmek için daha çook tur atması gerekir samsara çarkında.

Hem kamuya ait zenginliği, yaratıcının soluğundan bir zerreyi üzerinde taşı, hem de kamudan esirge; buna yolsuzluk denir. Ve "madem sanatçıyım, o halde şatoda yaşamam gerekir" gibi zırvaları matah bir fikirmiş gibi ağzına dolayan lâfazanın bu yaptığına da bal gibi manevî yolsuzluk denir.

Hatta şarlatanlık. Gözbağcılık. Dızdızcılık.

Hayatını kendini ezdirmeden, taş taşımadan, robotlaşmadan, öğlenlere kadar uyuyarak, ellerin ceplerinde sokak sokak dolanıp aylaklık ederek, arada bir bir şeyler karaladığında da el üstünde tutulup, insanlığın kahir ekseriyetinden esirgenen itibar-şan-şöhret küpüne daldırılıp çıkartılarak geçirme lüksüne sahip olduğun yetmiyor mu be açgözlü, bir de padişah gibi lord gibi yaşamak istiyorsun?

Şato kalsın, bana bi tane varil yeter

Bana gelince ey çilekeş insanlar, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Han hamam, apartman, limuzin, katamaran, suya konan tayyare, kanatlı orkid, zengin sofraları, bilmemkaç ekran trinitron televizyon, kestanesini mezata çıkarmış orospular, yüzme havuzlu jakuzili saray yavruları ve bilumun sonradan görmeliklerin hepiciği sizin olsun; valla da talla da tillâ da hiç birinde gözüm yok. Bu fakir, annesinin evindeki göt kadar odada terleye bunala size mektup yazmaktan dolayı tahmin edemeyeceğiniz kadar mutluluk duyan şanslı bi keratadır ve önünüzde iki büklüm eğilip "emredin sahip, sıkın, suyumu çıkarın, güneşte kurutup peynir yapın, harmanım yağma olsun" diye gözlerinizin içine bakmaktadır.

Hiç takılmayın arada bir dellenip çıkıştığıma, ben kendimi bu dünyaya borçlu hissediyorum. Ödemeden gidersem de namerdim.

Aslında alttan alta bir parça eziklik de duymuyor değilim hayata karşı olan yükümlülüklerimi tavsattığım, "ben azıcık tefekkür eyleyeyim" ayaklarıyla ense yaptığım için; ama biliyorum ki siz benim "yapışık sonsuzlarım"sınız ve ne zıpırlık yaparsam yapayım bi punduna getirir affedersiniz.

Ama gözünüzü açın, ne bana ne de başkasına verilmiş bir "şato" sözünüz yok. Talep eden çıkarsa da kovalayın. Sanatçı dünyaya alacaklı değil borçlu gelir. Sanatçı ödevi olan kişidir, ödülü de biraz duygu, biraz uykudur.

Ne Nobel beklerim insanlardan, ne Pulitzer, ne de bir Taj Mahal inşa etsinler isterim aziz hatıram için; geceler boyu "minik" bir kibrit alevi gibi yanar, gün olup da harlanıp üşümüş kemiklerinizi ısıtmayı düşlerim kuytu köşemde; hele bir de geçerken durup saçımı okşadınız mı sevincimden şakırım.

Size delikanlı sözü: Ne varsa heybemde hesabınıza kayıtlı olup da yeddiemin babından bu gurbet kuşuna emanet edilmiş, o tohumları bulabileceğim en bereketli topraklarda yeşertip, en leziz mahsullerimle ruhunuzu doyurmak için geri dönmek boynumun borcu, asla kaytaramayacağım görevim olsun.

Bendeniz çizgi romancı eskisine sanatçı falan denebilir mi bilemiyorum, ama ola ki o sıfatla anılan zibidilerden biriysem, size karşı taşıdığım sorumluluğun, hayatımın bana yüklediği ödevin farkındayım ve karşılığında hiç bir ödül beklemiyorum.

O han-hamam tahtırevan-kaftan talep eden bencillik kumkumalarına da ne diyeyim bilemiyorum. Allah gözlerini doyursun!

 

Yorumlar

Yorumların düşmanca ifadeler içermemesini ve yazım kurallarına dikkat edilerek yazılmasını rica ediyoruz. Lütfen (sadece) cümlelerinize başlarken ve özel adlarda büyük harf kullanınız.

Memik Emmi - 6 Kasım 2007 (19:49)

 

Görüşlerinizi paylaşmak ister misiniz?


Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« ( Rakamı kutuya yazınız )

 

 

Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Alageyik Destanı

Ali Türkan

Proleter patron yok ama patronların varlığını, aynı anlamda kapıcı, temizlikçi gibi meslek gruplarının olmasını, ille hiyerarşi olacaksa bunu belirleyenin erdem değil para olmasını böylesine kanıksamış olmamız üzüyor beni. Ve patron milletine posta koymamız gerekirken, "birbirimizi" böyle boktan nedenlerle ısırıp örselemeyi anlayamıyorum. Sevgiyle. Yazar

Kedi ve Çizgi Roman

Necdet Şen

Ertesi gün gazeteye bakarsın, renkler kaymış, mürekkep bulaşmış, çizgi romanının en güzel yeri sayfanın kat yerine denk gelmiştir. Daha da acısı, orijinalini geri aldığında görürsün ki üstüne tükenmez kalemle ve kaba saba harflerle ölçü falan yazılmıştır. Geri alabilirsen tabii.   Necdet Şen

Web Gezgini

Türkiye Kürtleri'nin geleceğine dair

DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.

Ahmet Turan Alkan (Zaman)

En Son Yazılar

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim?   Kitap Kurdu

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız.   Yazar

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor.   Yazar

İnsan neden nefret eder?

Kâmuran Kızlak

Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler.   Yazar

Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Seyit Balkuv

Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı?   Yazar

Güce tapanlar tarikatı

İlker Tortop

Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum.   Yazar

Star'a veda

Necdet Şen

Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar.   Necdet Şen

Serseri miyiz ki yazın ceketsiz gezelim?

Vahap Demir

Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı.   Yazar

Lego seti gibi bir dünya

Alper Uzun

Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak.   Yazar

Mini mini birler

Seyit Balkuv

Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor.   Yazar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Son Yorumlar

Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban

Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  
 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

120