Necdet Şen - 28 Kasım 2003
Daha oyun çağındayken sokakları terkettim, yazıp çizmeye kitap tozu yutmaya verdim kendimi. Yetenekli olduğumun, hem de birçok konuda yetenekli olduğumun farkındaydım.
Ama o yaşta bana en çok lâzım olan şey yetenek değildi. Biraz daha kilolu, biraz daha kısa, biraz daha "herkes gibi" olsam, muhtemelen daha mutlu bir çocukluk yaşayabilirdim.
Ne var ki payıma düşenle yetinmeliydim. Oyundan dışlanınca beni diğerlerinden farklı (ve yalnızlığa mahkum) kılan yanlarımla barıştım. Arzum, bu yetenekleri menfaate dönüştürmek değil, içinde kendimi yabancı gibi hissettiğim dünyayla aramda bir köprü kurabilmekti.
Konuşarak ya da susarak kuramadığım sıcak ilişkileri belki yazıp çizerek, besteleyerek, icat ederek kurmanın bir yolunu bulabilirdim.
Çocuktum, bedenen ve ruhen güçsüzdüm, acemi adımlarla basıyordum toprağa, yukarısı neresi aşağısı neresi karıştırdığım zamanlar oluyordu. Doğruyla yanlışı diğer insanların bakışlarında sözlerinde arıyordum.
Düşe kalka, araya taraya geldim bugüne.
Sadece akıl hastaları sorgulamaksızın haklı bulurlar kendilerini; biz renksiz kalabalık "bu yaptığım doğru mu?" diye merak ederiz ve onaylanıp onaylanmadığımızı görmek için etrafımıza bakınırız.
Her birimiz kendi doğru-yanlış çizelgemizi (hem de hayatımız boyunca) etrafımızdan aldığımız sinyallere göre düzenler, güncelleriz.
Daha bebekken, annemizin "cısss"larına ya da "aferin"lerine dayana dayana uzatırız elimizi nesnelere. Kucaklandıkça, okşandıkça, pışpışlandıkça cesaretlenir, bu dünyayla başa çıkabileceğimiz inancını pekiştiririz.
Ya da bunun tersi olur.
Yaralı insanlara rastlarız bazen. Sevildiklerine ya da sevileceklerine bir türlü inanmak istemezler. Alınganlıklarının ve gelgitlerinin sınırı yoktur. Açık bir yara gibi dolanırlar dünyada. Durmaksızın kanar ve her dokunuşta acır incinmiş benlikleri.
Kapladığımız alanı fuzulî yere işgal etmediğimizin, havayı suyu toprağı kirletmediğimizin, çöp değil insan olduğumuzun, herkes kadar bizim de yaşamaya hakkımız bulunduğunun onayını en önce anneden, sonra babadan, sonra kardeşlerden, daha sonra arkadaşlardan ve en nihayet yakınımızdan uzağımızdan gelip geçen herkesten alır, o onayın rahatlığıyla soluruz kendi payımıza düşen havayı.
Onaylanmadığımız zaman nasıl da sarsıldığımızı göre göre, bu "onay" denen maddenin içinde saklı olan çekim gücünü farkeder, bağımlısı oluruz.
Anne ve baba çocuğun üzerindeki otoritesini bu güce başvurarak kurar. Çocuk da kısa zamanda öğrenir oyunun kuralını ve aynı silaha sarılır. Anne ve babalarımız bize farkına varmaksızın dostluğu ve sempatiyi bir silaha dönüştürmeyi öğretir.
Kabul ederek ya da hor görerek sınıflandırırız dışımızdaki dünyayı. Oysa "dışımızdaki dünya" diye bir şey yoktur. Bu tasnifin bizi ikiye böldüğünü, birbirine yabancı ve düşman iki tane "ben" yarattığını anlayamadan geçip gideriz dünyadan.
Giderek dozu artar çevremize verdiğimiz ya da esirgediğimiz onayın. Hayata daha ilk adımlarımızı atarken edindiğimiz bu çift taraflı refleks, daha sonraki yıllarda üzerine yığılan tonlarca yeni gözlem ve bilginin altında görünmez hale gelse de, varlığını (hem de en temel davranış biçimimiz olarak) daima sürdürür.
Uzaktakini incitmek zordur, hedefi ıskalamamak için ona yakınlaşmak gerekir. Yanımıza yaklaşanın dost mu düşman mı olduğunu anlamanın peşin bir yolu da yok bilebildiğim kadarıyla. Isırığı hissedene kadar koynunda beslediğinin ne olduğundan kesinlikle emin olamazsın. Denersin sadece ve görürsün.
Şefkat ile eziyet... Dostluk ile husumet... Çatışan kardeşler... Kişilere ve durumlara sevebildiğimiz ölçüde onay verir, sevemediklerimize bu kabulü çok görürüz.
Başkalarından esirgediğimiz dostluk, aslında kendimizden esirgediğimiz iç huzurundan başka nedir acaba? Yok yere yarattığımız düşmanlarımızın sayısıyla kâbuslarımızın sayısını karşılaştırsak ne görürüz?
İnanırım ki, sınır koymaksızın sevebilme becerisi bu dünyada sahip olunabilecek en büyük meziyettir. Ve sevememek en elim kayıp. İçimizde sevgi uyandırmayan her durum gönül gözümüzdeki bir hücrenin kararmasıdır aslında. Bundandır kimimizin ışıl ışıl kimimizin kapkara çoğunluğumuzun alacalı bulacalı oluşu.
Büyük kentlerin gece çekilmiş fotografları vardır ya hani, binaların pencerelerinden geceye yansımış binlerce lambanın ışıltısı define sandığı gibi kıpraşır gece karanlığında. Sonra birer ikişer sönmeye başlar evlerin ışıkları ve sönen her ışıkla gece daha da ıssızlaşır.
İşte "sevmem" sözcüğü bana bu manzarayı anımsatır. Sevemediğimiz her şey, ışığı sönmüş bir penceredir artık bizim iç dünyamızda. Sevememek sevilmeyenden çok bizim kaybımızdır. O nedenle "sevmem" sözcüğünü sözlüğümden çıkaralı yıllar oldu. Ben herkesi ve her şeyi peşinen sevenlerdenim. Neye benzerse benzesin, onu var eden mucizeden bir katre taşıdığı için severim insanları, börtüböceği, taşı-toprağı, durmaksızın değişen evrenin akıl sır erdiremediğim durumlarını.
İncindiğim olmuyor mu hiç? Öfkelendiğim, hınçlandığım, yediğim golün acısını çıkartmak istediğim durumlar ve zamanlar?
Olmaz mı? Tabii ki oluyor! Ama bu duygunun hastalıklı olduğunu bilip, bu hastalığa yenik düşmemek, içimi karartmamak, şeytanla eşdeğer bulduğum sevgisizliği içimde barındırmamak için kendimle hesaplaşıyorum her artçı sarsıntıda.
Yumruklarımı sıkıp insanların üzerine yürüdüğüm de oluyor, zehir zemberek konuşup derin oyuklar açtığım da. Ama husumet duygusunun, kıskançlığın, hainliğin, nefret ve şeamet kusmanın insana yakışmadığını, bozduğunu biliyor, kendimi bu ruhsal kirlenmeye teslim etmemek için elimden geldiği kadar uyanık kalmaya çabalıyorum.
Onaylamamanın ve burun kıvırmanın ve görmezlikten gelmenin ne büyük bir incitebilme gücü taşıdığının farkına vardığımdan beri, sözcüklerimi ve mimiklerimi kuyumcu titizliğiyle tartmaya çalışıyorum. Her insanda doğal olarak var olan can acıtabilme kozunu kullanmamak için sıkı disiplin uyguluyorum içimdeki gücendirilmiş tepkili çocuğa.
Ama yine de görüyorum ki, ne kadar dikkat edersem edeyim, arkamda birçok burulmuş küsmüş insan bırakıyorum.
Hadi bilerek ya da bilmeyerek bıraktığım tatsız tortuları bir yana koyalım, ama sırf vazifemi daha titizlikle yaptığım, eğlencemden feragat edip geceyarılarına, hatta sabahlara kadar çalıştığım, göz nuru döktüğüm için, aynı kulvarda koşan ve benim kadar çalışkan olamayıp yaya kalan hırslı çocukların bu "başarı"dan dolayı hasete kapılmalarına, burulmalarına ne demeli?
Hakikati merak etmeye ve sezinlediğim her hayat bilgisini yüksek sesle dile getirmeye karşı duyduğum önlenemez arzu nedeniyle, "mış gibi" yapmaya, olduğundan başka görünerek diğer insanlara ait olan sıfatları da kefenin cebine istiflemeye meraklı kimi insanları kasıtsız ama isabetli yorumlarımla huzursuz edebiliyorum.
Ne yazık ki sağımız solumuz yapmacıklığı alışkanlık edinmiş, ikiyüzlülüğü içselleştirmiş çok sayıda insanla dolu. Düşündüklerimi söylemesem bile hayat karşısındaki duruşum yetiyor birilerini sarsmaya. Belli ki aradaki çap farkı lök gibi oturuyor içlerine. Onların sahip olmak için dokuz perende attığı şeyleri elimin tersiyle itebildiğimi görmek gururlarını özgüvenlerini zedeliyor. İnsanlara karşı ne kadar kibar davranırsam davranayım, bir sözüme veya davranışıma alınmalarının önüne geçemiyorum.
Oysa onların başkalarının çok daha hoyrat ve rencide edici davranışlarına karşı ne kadar şerbetli olduklarını görünce, sorunun zarafet ya da kabalıktan değil, bilerek-bilmeyerek onların bam teline basmaktan kaynaklandığını anlıyorum.
Keşke kendi davamın bağnaz bir savunucusu olabilsem ve "bana ne yaa, ben doğru bildiklerimi daaan daaan daaan diye söylüyorum, inciniyorlarsa onların sorunu" diyebilsem. Ama diyemiyorum. Daha önce de zikrettiğim ve ısrarla tekrarladığım gibi, ben "sportmen" değilim. Olamam. Çünkü ipi herkesten önce göğüslesem arkada kalanın üzüntüsünü düşünür o anki hazzıma peşinen ket vururum, güreşte rakibimin sırtını yere getirsem, duyacağı mahçubiyeti önceden sezer minder dışına kaçarım; o nedenle de ne güreşir ne yarışırım kimseyle.
Gel gör ki, sanatçılığın, entellektüelliğin, bilgeliğin ve benzeri "şık" niteliklerin diğer insanları (çoğunluğu) ezercesine yüceltildiği bir toplum düzeninde doğuştan getirdiğimiz bazı tesadüfî nitelikler, eğer bencil ve sevgisiz değilsek, taşıması çok ağır yüklerdir.
Bir kadın tanımıştım; ben onun güzelliğine eriyip biterken, o bu dünyaya yetenekli bir insan olarak gelmediği için kahrediyordu.
Bir adam tanımıştım; yetenekli olduğuna sevinmek yerine, dünyanın neden sadece onu değil de bir sürü insanı birden takdir ettiğine takılmış, hayatı kendine zehir ediyordu.
Bir "dostum" olmuştu bir zamanlar; yakışıklıydı, saygın bir mesleği, mutlu bir aile hayatı vardı, ama o (kendisini çok yavan bulduğundan mıdır bilmem) bir yandan "sanatçı" ve "marka" insanlarla ahbap olmak için maharetli vücut çalımları yaparken, diğer yandan her fırsatta onların verdiği eserlerle "hiç ilgilenmediğini" ima ederek tatmin olmaya çalışıyordu.
Bakmayın ortalıkta "sanatçı" pozlarında dolanıp, bu ülkenin her yıl onbinlercesini sokağa saldığı diplomalı karacahilliğinden menfaat sağlamaya çalışan şarlatanlara; gerçek bir sanatçı yalnız ve dışlanmış bir insandır.
En çok da kendisine "dostum!" diye yaltaklanarak yanına sokulan ve bu "dostluğa" binaen paylaşılmış sırlarını içki masalarında meze yapan sahte insanlardan sakınmak zorundadır sanatçı kendisini. Bunun için de "marka" olmaktan, magazin pazarında kıymet taşımaktan titizlikle kaçınmalıdır. Aksi takdirde, ünlü insanlarla düşüp kalmaya ve onların adlarıyla tıkabasa doldurulmuş yapmacık mavralara meraklı amatör paparazzilere katlanmak zorunda kalacaktır.
Sizi bilmem ama ben bu türden çok insan tanıdım. Hem benimle ve çevremdeki diğer merak edilen isimlerle ahbaplık tesis etmeye pek hevesli, hem de satır aralarında "istediğin kadar yaz-çiz, okumuyorum kiiii" bönlüğüyle nanik yapan maskeli dostlarım oldu.
Çünkü bu dostlar da tıpkı diğer benzerleri gibi, insanı eser vermeye iten en birinci nedenin onaylanma ve sevilme ihtiyacı olduğunu keşfedecek (ve buna can acıtma yolu olarak başvuracak) kadar kurnaz, ama gözünü ışığa kapatarak ışığı değil kendini mahrum ettiğini anlayamayacak kadar da ahmak idiler.
Düşünüyorum da, belki de her şeye karşın onlara bir iyilik yapıp bu ahmaklığı yüzlerine vurmalıydım. En azından yeni "mış gibi" yöntemleri aramaları için gaz vermiş olurdum.
Ama sonra, ahmaklığın da bir seçim olabileceğini ve öyle yaşamak isteyenin gönül gözünü açmaya çalışmanın anlamsızlığını anladım, kendi hallerine bıraktım bu yaşı kemale ermiş ama kişiliği "orada" kalmış dostlarımı.
İnsan dediğin, ne kadar güvence ararsa arasın, tüm incinebilirliğiyle ortadadır ve kendi incinebilirliğinden alması gereken ilk ders de muhtemelen incitmenin özündeki kötülüğü görmek ve bu kötülükten kaçınmak olmalıdır. Ama gel gör ki, hayata katacak daha olumlu bir katma değeri olmayan (ya da olduğu halde olmadığını sanan) darbeli ve içedönük insancıklar sık sık başvururlar ellerinin altında joker gibi bulundurdukları bu hor görme kartına.
Ondandır, ortalığın "hıh, o da kimmiş, hiç beğenmem, nefret ederim!" diye husumet kusan osuruktan tayyarelerle dolu oluşu. Ondandır bu çiğliğin gün be gün büyüyen bir salgın hastalık gibi yaygınlaşıyor olması.
Filozof adlarını, soprano ve tenor adlarını, fransızca italyanca rusça yemek ve içki adlarını, cazcı rakçı flamenkocu adlarını falan ezbere bilmek, bilmemekten daha iyidir belki de. Kimseyi beğenmemek, oturup daha güzelini yazmak yerine yazanın moralini bozmaya, yazmaktan vazgeçirmeye çalışmak da büyük başarıdır belki. Sanatçıları ayağına çağırıp üzerine yumurta atmak da öyledir kuşkusuz.
Bilim adamının dediği gibi, sıfır olmaktansa sıfırın altında bilmemkaç olmayı seçmek protestan ahlâkının hükümranlığı altında yamyassı olanlar açısından daha insanî sayılabilir.
Peki, kinayeli sözlerin, alttan alta lâf sokmaların ya da açık açık nefret kusmaların arkasında yatan çirkinliği görebilmek ve bundan uzak durmaya çabalamak az şey mi?
Hayat dediğimiz süreç, tekrarı olmayan, doğaçlamadan yaşanan bir temaşa. "Beden" denen elbiseyle kaim olmayan ortak aklımız ve onun bir zerresi olan algı ve yorum yetimiz ise belki de bu evrenin tek ve en tapılası mucizesi.
Kendini akıldan yoksun bırakmayı seçmiş olanları anlayamasam da, onlara şefkatle bakmayı becermem gerektiğini artık biliyorum.
Ve ayrıca öğrendim ki, herkes kendi tabiatıyla doğar, o tabiata uygun yaşar. Serçe, serçe tabiatıyla; bukalemun, bukalemun tabiatıyla; yarasa, yarasa tabiatıyla.
Benim tabiatım neyse onu anlamam, o yasaya uygun yaşamam ve yarasanın başaşağı duruşuna şaşmamam gerektiğini anlama zamanım geldi demek ki.
Ben bu dersten bunu öğrendim.
Madem öğrendim, dünya ile paylaşmasam olmaz. Paylaştım ben de. Zenginliğim daha da arttı. Benim mal varlığım da bu.
Bugün içimdeki tutsak posta güvercinlerinden birini daha salıverdim. Belki de o nedenle bugün çocuklar gibi 'şen'im.
Ama bu daha bir şey değil. Daha da fazlasını borçluyum hayata. Eteğimdeki tüm taşları döktüğüm, neyim var neyim yoksa ihtiyacı olana dağıttığım gün, bu dünyada yaşamış ve hayal perdesinde kaybolup gitmiş bütün cömert insanlara vekâleten mutlu olacağım.
Size bir sır vereyim mi? Ben aslında gerçek dostlarımın kim olduğunu biliyorum. Onlar da bu fısıldaşmanın içinde zaten. Yüzyüzeyiz.
Gönül gözü kapalı olanlara gelince, onlara dünyanın tüm hazinelerini sunsan nafile. Ruhları yoksul olanlar yoksulluktan gayrısını bilemez, tadına varamazlar. Pazar yerindeki kalabalığın uğultusuyla yetinmek durumundadırlar.
Onlar için üzülmeyin. Farzedin ki cüzzamlılara özgü yalancı bir mutluluk içindeler ve ufak ufak çürüyor olduklarının farkında değiller.
Düşünenlerin düşünceleri
Yaşamın özeti yapılabilinir mi? Yaşarken öğrendiklerimizi bir notaya nakşedip herkesle paylaşan ve yaşamın özetini bize veren Necdet Şen'e çok teşekkür ederim. Hazine bulmuş gibi sevindim yazıyı okuyunca.
Martin Eden - 25 Ocak 2008 (13:56)
Yanlış bir yüzyılda yaşıyoruz. Gereğinden fazla savaş, olması gerekenden çok açlık, limitsiz riyakârlık, üst üste insan yığınlarıyla dolu şehirler var. Ve siz bir şairin dediği gibi, "gereğinden fazla namuslu, gereğinden fazla insansınız" Vicdan duygusunu yitirmeye başlamış bir toplumun bireyi olarak size teşekkür ederim.
Sevgi Ağacı - 11 Ocak 2009 (23:36)
İşte "sevmem" sözcüğü bana bu manzarayı anımsatır. Sevemediğimiz her şey, ışığı sönmüş bir penceredir artık bizim iç dünyamızda. Sevememek sevilmeyenden çok bizim kaybımızdır. O nedenle "sevmem" sözcüğünü sözlüğümden çıkaralı yıllar oldu. Ben herkesi ve her şeyi peşinen sevenlerdenim. Neye benzerse benzesin, onu var eden mucizeden bir katre taşıdığı için severim insanları, börtüböceği, taşı toprağı, durmaksızın değişen evrenin akıl sır erdiremediğim durumlarını..." demişsiniz.
Benim hep takıldığım bir şey var; Ben Jitemci İbrahim Şahin'i, insanlara diz çöktürüp infaz edenleri, insanları götürüp kaybedenleri, insanları götürüp kaybedenleri kahraman ilân edenleri, madalya takanları, bu zalimleri nasıl seveceğim? Herkesi nasıl sevebiliriz? Bu insanları nasıl affedebiliriz? Sevmek, sevgi sözcükleri, bu duygunun bütün dünyaya hakim olmasını dilemek bence de çok doğru... Fakat herkesi sevemeyiz. Bu zalimleri, bu zalimliği sevemiyorsak bu bizim eksikliğimiz mi? Yazdıklarınıza katılsam da işte ben sevgi sözcüklerini duyunca bunları düşünüp, burada takılıyorum...
Filinta - 29 Ocak 2009 (13:08)
Sevgili Filinta, bizi İbrahim Şahin'den, Levent Ersöz'den, Yasin Hayal'den ayıran nedir? İnsan bir kez "sevemediklerinin" çetelesini tutmaya başladı mı, kendi listesindekileri tek tek infaz eden o "insan"lar için söyleyebileceği inandırıcı ne gibi bir bir sözü kalır?
Dünyada korkunç şeyler oluyor, bunun farkındayız. Sevememeyi şu veya bu nedenle meşru kılma ihtiyacı içine girdiğimizde, karşı taraftaki muadillerimiz de bu insanlar oluyor maalesef. Benzer iklimde soluk alıp veriyoruz.
Gene mi olmadı? Tamam, arasını bulalım, Jitem'in infaz timlerini bizden sevgi bekleyenler kuyruğunun en sonuna iliştirelim biz de. Ve el ele tutuşup halka yapalım, el çırparak şu şarkıyı söyleyelim:
"And sympathy, is what we need my friend
and sympathy, is what we need,
and sympathy
is what we neeeed my frieeeeenddd
cause there's nooot enough loveeee
to gooo around..."
Bak, ne güzel, hepimiz kardeş olduk.
Hare krişna dostlarım...
Necdettin Krişnamurti - 29 Ocak 2009 (14:14)
Bu konuda sizin kadar ferah olamıyorum maalesef. Sevdiklerimi her geçen gün arttırmaya çalışsam da sevmediklerim yeterince var. Onların varlığını da eksen tayinim için gerekli görüyorum. Biraz daha ileri gideyim musaadenizle; basınımızda öyle insanlar var ki yazdıklarının tam tersini "kesin doğru" kabul ediyorum. İşte bazı sevemediklerim ve "onun gibi olmamak" için çok şey verebileceklerim yönümü tayinde faideli oluyorlar. Belki de sırf bu yararlarından dolayı onları da sevmem gerekir. Karışık bir durum.
Ahmet Faruk Yağcı - 31 Ocak 2009 (22:19)
Katillere kolayca adam öldürten o zalimlik duygusunundan, çok çok az bir miktarı olsun, bizde de meknuz (yani saklı) olabilir mi? Hayatınız boyunca bir an için olsun, bir insanı öldürebilecek kadar hiddetlenmediğinizi iddia edebilir misiniz?
O halde bir taraftan katilleri katıksız nefret duygularıyla lânetlerken diğer taraftan içimizdeki katil parçacığını yani kendi kendimizi lânetliyor olmuyor muyuz birazcık.
Nefret ettiğimiz kişiler arttıkça da içimizde lânetle maruz kalan tarafımızı büyütmüş olmuyor muyuz? Bu durumda kendine lânet yağdıran çatışmalarla dolu ruh halimizle sevgi denen şeye ne kadar yakın durabileceğiz?
Seyit Balkuv - 31 Ocak 2009 (23:42)
Sanık: Falanca
Suç: Bla bla bla bla...
Karar: Yukarıda adı ve cürmü belirtilen sanığın kendisine isnat edilen suçlardan dolayı bizzat kendim olan şahsım tarafından sevilmeme cezasına çarptırıldığına, bazı insanları veya olguları sevemiyor oluşumun beni rütbe olarak o insanların üstüne yerleştirdiğine ya da benim öyle zannettiğime, zaman içinde hatta şu anda bile değişebilecek, aksi de düşünülebilecek öznel fikirlerden veya belki kırılgan egomdan veya belki içimde bir yerlerde saklı olan suçluluk ve korku duygusundan veya günün birinde cürm-ü meşhut edilme ihtimalinin yarattığı alibi (ben yapmadım, miki yaptı) ihtiyacından veya televizyonda gördüğüm her sakallıyı Makarios zannetmemden dolayı yukarıda adı geçen şahsa reva görülecek her türlü melânete peşinen rıza gösterdiğimi ve hatta bunu bizzat kendim yapabilmeyi ve böylece içimdeki kana susamış arkaik çekirdeği yüce değerleri bahane ederek yatıştırmayı, melânetin başkaları tarafından yapıldığında KÖTÜLÜK, benim tarafımdan talep edildiğinde ADALET olduğunun tartışmasız kabul görmesine, bu arada, sevemediğim her olgu ve şahıs için kendi yüreğimi bizzat kendi marifetimle kararttığımın kayıtlardan çıkarılıp "sevMiyorum işte var mı diyeceğin" diye inatlaşma hakkımı saklı tuttuğuma oy tekliği ile karar verilmiş olup, işbu gerekçeli karar metninin bilmemkaç nüsha çoğaltılıp ilgili organlara (beyin, yürek, mide, böbrek, ilâh) tevdi edilmesine, memişhane duvarlarında, selüloz ve elektronik neşriyatta, resmî gazetede yayınlanmasına, muhtarlıklara, yerel ve mülki amirliklere tevdi edilmesine, bla bla bla...
Mahkeme Başkanı: Nefrettin Ağırceza
Hissiz Adam - 1 Şubat 2009 (08:15)
Necdet Şen
Balta bu, naapacağı hiç belli olmaz
Ali Türkan
Küfe hesabı odun alıyor; o kadar parası olmayanlar da ya haşim gibi daha paralı olanların evine konuk gidiyor, ya da battaniyenin altında biraz daha sokuluyordu birbirine. Bizim ev sıcaktı. Bir akşam, sobanın yanında içim geçmiş. Devam
"Psikolojikman"
Necdet Şen
Ola ki bu yaştan sonra kudurur, balataları sıyırırsak, bu fakiri nerenin paklayacağını sanırım hepiniz biliyorsunuzdur efendim. Zaten teneşir tahtasıyla terapi divanının görsel ve mecazî benzerliği de insanı bu yönde düşünmeye sevk etmiyor değil. İkisine de sırtüstü uzanıyor ve ruhu teslim ediyorsun. Devam
Yalçın Şahin - Gazi'nin Topal Osman'la iş bağladığı ve kaplıcalarında şifayab olduğu rivayet olunan... Geberteceksin hepsini!
Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Modern kaos tanımı, klâsik kaos tanımını reddeder. Eski tanımlama kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik, insanların birbirini boğazlaması veya mahşer, kıyamet belirtisi ya da en uygun tabiriyle Babil Kulesi insanları; herkesin ayrı dilden konuştuğu, ayrı telden çaldığı karmakarışık bir dünyayı ima eder.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
İslâmi hareketin devlet talebi yok
Vahap Demir
Farklı din anlayışlarının ve farklı taleplerin olması bir tehdit unsuru olamaz. Ne yazık ki; kimin neye, ne kadar inanacağı nasıl bir din anlayışına sahip olması gerektiği, hiç üzerimize vazife olmadığı halde hep kendimizi bu işe memur hissettik. Devam
Kuş kanadı kalem olsa
Erdem Abaka
Peki, hayat hiç olmadığı kadar sert ve acımasızca üstelik anlam verilemeyen bir hırsla sanki bir intikamı varmış gibi sıkıştırmaya başlayınca ne yapmalı insan? Cevap hem çok hem hiç yok. Devam
Hayvanlar "mal" mı "can" mı?
Selim Atak
Tüm canlıların hayatta kalmak, işkence ve zulüm görmemek, doğal yaşam alanlarında baskıya ve tacize maruz kalmadan yaşamak gibi hakları olmalı; ve bu hak, bizzat yasa tarafından güvence altına alınmalı. Devam
Çabasız sanayi: Turizm
Erdem Abaka
Çeşitli kaynaklarda rahatça ulaşılabilecek rakamlar her ne kadar iyimser bir tablo çizse de, şu anda sadece deniz, güneş, kum turizmine yaslanmış ve sadece bahşedilmiş doğal güzelliklerini pazarlayabilen ülkemizin, çok çabuk yeni bir turizm yapılanmasına yönelmesi gerekiyor. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »