Patronsuz Medya

Güle güle meleğim!

Necdet Şen - 17 Ağustos 2001


Koşuşturan, hırslı, bencil kuru kalabalığın bir parçası olamayacağıma karar vermiştim; küskündüm; eski "dostlar telefonlarıma bile çıkmıyordu artık; "konu neydi?" diyen sekreterler açıyordu telefonları; inzivadan başkası iyi gelmiyordu incinmiş ruhuma; odama kapanmıştım.

Ölüm haberlerini işitiyordum bir bir plaza binasındaki eski koridor komşularımın.

Davudî sesli, üzgün bakışlı dostum Yavuz Gökmen'in öldüğü günlerde belirmişti penceremde bu dünya sevimlisi sarman kedi. Balkona koyduğum süt ve yemeklerle yetinmemiş, illâ içeri girmek için kapıları zorlamış, olmadık cilvelerle baştan çıkarmıştı beni. Dünden razıydım zaten kedinin en suratsızına bile, ama bu kedide o güne kadar rastladıklarımın hiç birinde olmayan bir sevimlilik, zekâ ve munislik vardı.

Dostum Yavuz'un mutsuz ölümünün sarsıntısını onunla atlattım. Yavuz'un yazılarında sık sık andığı, doğumu sırasında ölen annesinin yerine kendisini büyüten ve uzun yıllar öz anne sandığı büyükannesinin adını verdim tatlı kızıma. Adını bir o nedenle Melek Hanım koydum, bir de melek gibi iyi huyuna ve her sokak kedisinin ve köpeğin aslında ayak altında dolanan kuyruklu melekler olduğuna olan inancıma binaen.

Benimle birlikte yaşadığı son üç buçuk yıl içinde hiç hamile kalmadı Melek; hiç eve çişini kakasını yapmadı, ne kadar sıkışırsa sıkışsın, benim ya da annemin uyanıp ona balkon kapısını açmasını bekledi.

Kendi kelimelerini öğretti bana o incecik, ahenkli sesiyle. "Yapma" deneni yapmadı, "gel" dendiğinde uykuda bile olsa kalkıp geldi, "oraya oturma" dendiğinde kalktı, masa üstlerine zıplayıp yemek aşırmadı, mama seçmedi, önüne konan her şeyi yedi.

Bana öyle büyük bir sıcaklık ve sevgi sundu ki, bütün yaralarımı sağalttı neredeyse. Sadece bana değil, eve gelen herkese aynı konukseverlik ve sevecenlikle davrandı. Boşuna söylemiyorum "çok iyi huyluydu" diye, kedi sevmeyenler bile onu tanıdıktan sonra evlerine kedi arar oldular.

Sırtı tarçın turuncusu, karnı krem karamel sarısıydı kızımın; kuyruğunun ucu rakun gibi çizgiliydi; patilerinin içleri pembe pembe. Ne zaman kanepeye uzanacak olsam, yattığı yerden kalkıp gelir, göğsümün üzerine kurulurdu kalp pili gibi. Ağzından mutluluk salyaları akıta akıta göğsüme masaj yapardı. Sonradan öğrendim, meğer kedinin süt emme hareketiymiş bu, çok mutlu olduğunda bebeklik günlerindeki anne memesi emdiği anları hatırlar ve o an onu emziriyormuşuz gibi haz duyarmış.

Bir arkadaşımın hediye ettiği minik çıngırağını şıngırdata şıngırdata ortalıkta dolanırdı. Bazen bir kuş yakalayıp getirirdi balkona; her seferinde kızar, azarlar, kuşu elinden alıp, götürür penceremin karşısındaki dar toprak şeride gömerdim.

Salondaki büyüteçli aynada kendi dev görüntüsüne şaşkınlıkla bakarken bulurdum onu zaman zaman. Son birkaç gündür balkonda konuk ettiğim kirli sokak itine de şaşkınlıkla bakıyor, ama hiç kıskançlık belirtisi göstermiyordu.

Eve beş dakika önce bile gelmiş olsa, ben çıkarken benimle birlikte çıkar, sokağa yeni çıkmış bile olsa, ben eve girerken yine benimle -ya da annemle- içeri girerdi. Çok severdi ana kapıdan girip çıkmayı, oysa balkon kapısı daha kestirmeydi onun için.

Bazen komşularla birlikte apartmana girer, sonra da bizim zili çalmalarını rica ederdi onlardan.

Gülmeyin, resmen çaldırtırdı zili. Kapıyı açtığımızda karşımızda tanımadığımız birini görürdük, "galiba bu kedi sizin kediniz, zili çalmam için ısrar etti" derdi yabancı.

Evden her çıkışımda benimle birlikte antreye gelir, ben ayakkaplarımı giyerken o eşikte taklalar atar, cilveler yapar, sonra ayakları havada, patileri kıvrık, göbeğini açardı mıncıklayayım diye.

Son kez dün akşam yaptı bu maskaralığını, beni evden her zamanki seremoniyle uğurladı ve birlikte sokağa çıktı benimle.

Dün gece iki arkadaşımla buluşup yemek yemiş, sohbet etmiş, eve dönüyordum. Apartman duvarının önünde, kaldırım kenarında yatan bir kediye ilişti gözüm. "Uyuyor mu, ölmüş mü?" diye eğilip baktığımda, boynundaki mavi renkli pire tasmasını ve ucuna asılı çıngırağı gördüm.

Bedeni şişmişti tatlı sesli güzel huylu kızımın, ağzında kan vardı, dili yandan dışarı sarkmıştı.

Tıpkı kanepenin üstünde mutlu mutlu uyuduğu anlardaki gibi patilerinin ucu içeri kıvrıktı yine. Daha katılaşmamıştı. Belli ki az önce vermişti son soluğunu. Belki hâlâ yaşıyordur umuduyla kalbini tuttum, ses geldi. Ama anladım ki o "pıt" sesi aslında bedeninde toplanan suyun çıkardığı bir ses. Belki de o minicik yüreğinin son atışıydı, bilemem ki.

Sohbeti biraz daha kısa tutsam, ona belki de sağ salim rastlayacaktım orada ve "mırrııyyyk?" diye sevinç nidaları atarak peşim sıra eve gelecekti. Belli ki uğursuzlar geceyarısı can almaya çıkmıştı. Kıl payı kaçırmıştım kızımın hayatını kurtarma şansını.

Zehirlenen bir hayvanın nasıl acılar içinde debelenerek can çekiştiğini hep duyuyordum. Oysa ben kucağımdan indirirken bile usulca bırakıyordum onu yere.

Melek nasıl öldü, bilemiyorum. Belki dost-düşman diye ayırmadan herkesin ayaklarına sürtünmesiydi ölüm sebebi. Belki hemen yanıbaşımızda yaşayan insan kılıklı sırtlanlardan biri basmıştı tekmeyi böğrüne. Ya da belki köpekler yesin diye sokağa atılan zehirli etlerden birine rastlamıştı.

Korkularından arınıp da sevmeyi öğrenememiş arızalı insanımsılarla doluydu ortalık. Arabaların direksiyonunda onlar vardı, bellerinde silahlarla dolaşanlar onlardı, sokakta yaşama mücadelesi veren hayvanları belediyeye şikâyet eden de torbaya doldurduğu zehirli yiyecekleri dağıta dağıta dolaşanlar da onlar.

Sevgi minicik bir benek gibi kalıyordu bu bataklıkta.

Elimdeki hediye kutusunu ve anahtarlarımı kaldırımın kenarına bırakıp kendim de oturdum bir süre kızımın ölüsünün yanında.

Olup bitene inanmaya çalıştım.

Sonra onu uyuyormuş gibi usulca ve sarsmadan kucağıma aldım, yakaladığı kuşları gömdüğüm yere götürüp, içine rahatça sığacağı bir mezar kazdım.

Deniz kıyısına ya da bir parktaki çiçek tarhlarının arasına gömmek isterdim kızımı, ama hep gözümün önünde olsun istedim.

Ağlamayı arzuluyor, kilitlerimi kıramıyordum. Bir yanım odamın camında sırtı pencereye dönük mezar kazan beni izliyor, gördüklerini satırlara döküyordu siz okuyun diye. Beni anlayacağınız inancına tutunmaya çalışıyordum.

Bir süre daha oturdum kızımın başucunda, onu son kez seyrettim. Şişmiş bedeni ve kanlı ağzı olmasa uyuyor sanırdınız, öylesine güzel, öylesine masumdu.

Başında beklemekle diriltemeyecektim günahsız bebeğimi, son kez sonsuza dek uyuyacağı dikdörtgen çukura bıraktım usulca.

Üzerini topraklarla örterken gözyaşlarım boşandı (hâlâ ağlıyorum), ellerimle döktüm taşlarını ayıkladığım toprağı kızımın üstüne konfeti yağdırır gibi; kulağına ve açık kalmış gözlerine toprak girmesin diye zaten minicik olan yüzünü ufak bir yaprakla örttüm. Çukuru doldurup, toprağı ellerimle düzleştirdim. Sonra penceremdeki sardunyaların tepelerini kırıp kırıp onun üzerine diktim.

Artık bileceğim ki, o sardunyaların altında dünyanın gelmiş geçmiş en iyi huylu, en tatlı sesli, en güzel, en akıllı kedisi yatıyor. Her gün sulayacağım kızımın sardunyalarını. Ellerinde zehirli etlerle sokak sokak dolanıp can alan katilleri düşünmemeye çabalayacağım. Minicik bedenleri futbol topu gibi tekmeleyen vicdan yoksunu insanları da. Belediyelere telefonlar yağdırıp cinayet talep eden küspeleri de. Bilgisayarımdan başımı her kaldırdığımda kızımın yattığı yere takılacak gözlerim, onu sevgiyle ve şükranla anıyor olacağım.

Sen zaten melektin kızım, diyeceğim ona, artık baş melek oldun.

Teşekkürler sana; hayatıma kattığın güzellik için; inziva odama kendi bilgeliğini ve tevazuyu getirdiğin, sükuneti ve sabrı ve affetmeyi öğrettiğin için. Sen benim bulduğum -ya da beni bulan- en büyük hazineydin. Miyav sözcüğüne yüklediğin melodi kulaklarımdan çıkmayacak; bundan emin olabilirsin.

Senden öğrendiğim gibi: sevmekten vazgeçmeyeceğim.

Güle güle Melek.

Dersimi ezberledim; bana öğrettiklerini aklımda tutacağım.

* * *

Melek Hanım'ın Taziye Defteri »

 

 Yorumlar

Harikulade bir yazı. Kaleminize sağlık sayın şen. Meleğin başına gelenlere üzüldüm. Keşke insanlarımız hayvanlara karşı daha merhametli olsalar. Tatile gitmiştik didime. Apart evlerde kalıyorduk. Siyah renkli bir köpek her akşam geliyor kapımızın önünde yatıyordu. Adını karabaş koyduk. Çocuklarım onu sabah akşam besliyordu. Arabayla bir yere giderken bizi takip ediyordu. Onu çok seviyorduk, alışmıştık. Aileden biri gibiydi. Tatil bitti. Biz memlekete döndük. Çocuklar karabaştan ayrılırken çok ağladılar. Memlekete dönerken uzunca bir süre karabaş bizi takip etti. Sonra bir baktık yok. Sanırım didime geri döndü.

Melahat Erdoğan - 20 Nisan 2011 (09:05)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 8287

Necdet Şen yazıları

Editörün Önerisi

Kiloyla kesekâğıdı, okkayla boş lâf…

Necdet Şen

Her bir sayfasında ikişerli üçerli sıralar halinde üstüste altalta yanyana dizilmiş, ordan burdan pıtırak gibi pırtlayan ve çoğu zaman dişe sürülecek neredeyse tek bir cümlesi bile olmayan bu yazar kalabalığını gazeteler nasıl taşıyor?


Son Yorumlar

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu

Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu

Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Kim kime "terörist" diyor?

Neoliberal ve otoriteryen kurgunun hedeflerine yönlendirilebilecek hareketler "devrim" diye nitelendirilebilirken, buna uyumlu olmayan her şey "terör" kavramının yardımıyla terörize ediliyor.

Ali Topuz (Radikal)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Etiketler





Şu an 211 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
1479 - 6294 - 6639  
©