Patronsuz Medya

Geberteceksin hepsini!

Necdet Şen - 21 Şubat 2007


Geçen yaz, bizim buralarda cenaze yazıydı.

Bitişik dairemizde tek başına yaşayan tonton komşumuz Ertuğrul amca tam da arzu ettiği gibi, bir sabah "tık" diye götüren bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldı.

Üst kattaki Ömer bey, tam da Cem Karaca'nın öldüğü günün akşamında yine kalp krizi nedeniyle bir ambulansta terkettiği apartmana bir daha geri dönemedi.

Geçen yaz, 14 yıllık kanser mücadelesinin artık sonuna geldiği her halinden belli olan abimin evine taşınıyorduk her gün.

Ve aynı günlerde, diğer taraftaki bitişik dairede yaşayan 93 yaşındaki emekli askerî cerrah doktor Murat bey, 15 yıllık bunaklığın ardından yolun sonuna geldiğini belli ediyordu duvarları aşıp bize kadar ulaşan feryatlarıyla.

Ölüm, kaç yaşında gelirse gelsin, ister bir yakınına ister komşuna, insanı ölüm hakkında düşünmeye zorluyor. "Ben ne zaman öleceğim?" diye soruyorsun meselâ, "nasıl öleceğim?" diye merak ediyorsun. Abim gibi aylar boyunca acı çeke çeke mi, komşumuz Ertuğrul amca gibi birkaç dakikada mı? Cenazelere gide gele, ağlayan insanları göre göre, talkınları fatihaları dinleye dinleye, son nefeslerinde birdenbire sakinleşen, sanki uykuya dalmış gibi munisleşen hasta yüzlere baka baka, nasıl kırılgan bir denge üzerinde yürüdüğümüzü, aldığımız her soluğun nasıl muazzam bir hediye olduğunu ve daha birçok şeyi düşünüyorsun.

Ayak altında dolanan, mutlulukla bacaklarına sürünen kediler, kedilerle köşe kapmaca oynayan sincaplar, her lodos sonrasında kıyıya vuran midyeleri kapıp kapıp içi açılsın diye yüksekten betona atan kargalar, yerdeki karınca, yapraktaki tırtıl, börtü böcek, hava, su, taş, toprak, hepsi, biz olsak da olmasak da bu gezegende milyonlarca seneden beri kesintisiz devam eden ve kibirlenip böbürlenmeyi gülünçleştiren birer yağmur damlacığı gibi etrafta duruyor, berrak bir zihinle bakılıp fark edilmeyi bekliyorlar.

Geçen yaz, bahçenin keyfini yeterince çıkartamadık. Bitişik dairedeki doktor Murat bey, yattığı hasta yatağında gözlerinin önünden geçen korkutucu hayallere mi yoksa bedenini yoklayıp duran acıya mı tepki gösteriyordu bilemiyorum, ama pek fena bağırıyordu. Ne kadar yaşlı olursa olsun, ıstırap çeken ve dakika dakika ölen bir insan, daha yaşarken etrafını matem havasına sokuyor. Arada sırada yaşlı eşine "ne gibi bir yardımımız dokunabilir?" diye sormaktan fazlasını yapamıyorduk.

Benim yaşlarımda bir oğlu vardı doktor Murat beyin. Sadece bir kez görmüştüm. Babası bunadıktan sonra ziyaretine gelmez olmuştu. Tek çocuktu, üzerine titrenerek büyütülmüş, "ha" dediği yerde han yapılmış bir evlâttı. Evi üzerine yapmıştı babası hastalığının ilk yıllarında. Hayırlı evlât mirası sağlama almıştı ya, işi kalmamıştı bunak ihtiyarla. Yaşlı üvey annesi, kocası ölür ölmez o evden kapı dışarı edileceğini biliyordu.

Son nefesini herhalde oğlunun kollarında vermek isterdi ihtiyar doktor, ama olamadı. Hiç tanıyamadığı birileri vardı başucunda. Öldüğünde açık kalan göz kapaklarını son kez onlar örttü. O yaşta bile dimdik ve sportmen duran devasa gövdedeki canın çıkışı pek kolay olmamıştı.

"Rahmetli masondu" dedi acılı eşi iki fatiha arası, "biraderleri onu pek severdi."

Onu pek seven "birader"leri de yoktu başucunda. Sadece son 15 yılını dev cüsseli bunak bir kocayı çekip çevirerek geçirmiş yaşlı bir kadın ve ölürayak yataktan düşmesin diye yardıma gelmiş iki yabancı vardı sadece. Sağlıklı günlerinde paranın, eğlencenin, itibarlı bir yaşamın tozunu attırmış olan doktor Murat bey, ayak takımı gibi, gariban bir vatandaş gibi öldü, dosttan biraderden evlâd-ü iyalden uzak.

Cenaze Zincirlikuyu'da defnedildi. Üvey anne ile hayırlı oğul o gün cenazenin hatırına didişmediler. Hep birlikte içinden cenaze çıkan ve ilk fırsatta satılacak ve babaya ait ne varsa kâmilen çöpe atılacak olan apartman dairesine gelindi adet olunduğu üzere.

Camide ve mezarlıkta aksi tavırlarıyla dikkatimi çeken orta yaşlı kel bir adam vardı. Camiden kabristana giden otobüste de yanımızdaydı. Bir de efendi tavırlı genç bir adam. Eve gelinip limonatalar içilmeye başlanınca kel herif, efendiden delikanlı ve kıymetli oğul havadan sudan bir sohbete başladılar. Filipinler'deki deprem ve sonrasındaki tsunamiden başlayıp ekonomiye kadar uzanan palavrası bol bir sohbet.

Sohbet sırasında anlaşıldı ki, efendi tavırlı diğer genç adam, hayırlı evlâdın çocukluk arkadaşı. Kel herifin kim olduğunu bilmiyorum. Herhalde rahmetlinin eski emir eri ya da makam şöförü falandır. Nasıl derler, biraz hırdavat tipli. Hali tavrı öküzcene. Karşına alıp konuşulacak birine benzemiyor.

Konu nereden geldiyse Kürt meselesine geldi dayandı. Hiç lâfa karışmıyorum. Orası kahvehane değil ki, cenaze evi, sırası mı siyaset konuşmanın? Birbirini tanımayan insanlarla dolu. Masonlar boşuna mı yasaklamışlar kendi aralarındaki yemekli sohbetlerde siyaset, din, spor konularında konuşulmasını? Netameli konular. İnsanların birbiriyle en çok ihtilâfa düştüğü, birbirlerini en çok incittiği tartışma kopma cepheleşme alanları.

Bir ara hızını alamadı hırdavat, "topunu geberteceksin bu Kürtlerin" dedi, "anca böyle çözülür bu mesele!"

Sahi mi söylüyor diye yüzüne baktım. Şaka yapar gibi bir hali yoktu.

Kanım dondu. Zaten karışmadığım bu lâkırdının dinleyicisi olmak bile battı o an. Kalkıp sessizce terkettim cenaze evini. O günlük bir tane ölü yeterdi, üstüne on milyon Kürt cenazesini daha eklemek kaldırabileceğim bir yük değildi.

Ertesi gün minnet duygularını iletmek için yanımıza uğrayan dul komşumuzla kahve içtik. Söz nereden nasıl dolaştıysa, çok kıymetli, sülâlenin medar-ı iftiharı bir akrabanın övülüp göklere çıkartılmasına geldi. Türkiye'nin en seçkin üniversitelerinden birinin dekanıymış bu kişi. Dahası, kendi dalında dünyanın en iyi 7 bilim adamından biriymiş.

"Ne güzel insanın böyle bir akrabasının olması" dedim komşuya "pek dikkat edememişim, nasıl biriydi, tanıştırıldık mı onunla?"

Sanırım hayırlı evlâdın çocukluk arkadaşından bahsediyor. Şu kibar tavırlı, az konuşan çelebi delikanlıdan.

Ama yanılmışım. Kibar delikanlı otomobil tamircisiymiş.

Şaştım o zaman, "başka kim vardı dün orada, hatırlayamıyorum" dedim.

"Canım" dedi komşu, "yanyana oturuyordunuz ya, hani şu mavi gömlekli, saçları dökük, 60 yaşlarında..."

"Şu Kürtlerin tamamını öldürmekten söz eden mi?" dedim şaşırarak. Oymuş. Biraz sinirliymiş ama çoook kaliteli biriymiş.

"Bir cenaze evinde ülke nüfusunun onda birini topluca kırmaktan söz etmek nasıl bir iştir?" dedim, sustu komşum. "Bırakın bir bilim adamını, bir karacahilin bile böyle çirkin bir lâkırdı etmekten hicap duyması gerekmez mi?" dedim, gene sustu. Sonra da izin isteyip gitti.

Komşum akrabasını pek savunmamıştı, ama bana hak verir gibi bir izlenim de bırakmamıştı üstümde. Olsun, akraba meslekî yönden başarılıydı ya, sanırım bu on-onbir milyon Kürdün yaşayıp yaşamamasından daha önemliydi.

Çoğunluğun yoksulluk sınırının altında hayatta kalmaya çabaladığı bir dünyada işleri tıkırında olanların muhtelif "biraderlik" şemsiyeleri altında toplanıp birbirlerini "bizdendir" esasına göre kayırmalarında da bir sakınca yoktu tabii ki. Bu tuzu kuru semtte oturduğumuza göre hepimiz tıpatıp aynı düşünüyor olmalıydık ki, rahmetlinin masonluğunun da kaliteli akrabanın Kürtlere karşı soykırım niyetlerinin de ortalık yerde pervasızca açıklanmasında bir sakınca görülmüyordu.

Yaşlı kadını kırmak istemezdim, ama gene de şaşkınlığımı kaçırmıştım ağzımdan.

* * *

Biraz daha zaman geçti. Yaşlı komşum, aynen tahmin ettiğim gibi, evden sepetlendi. Bitişik daire mortgage kelimesinin anlamını "ev alıp satarak kolay yoldan servet kazanmak" zanneden bir kerize anasının nikâhına kakalandı. Böylece hayırlı evlâtla kapı komşusu olma şansından mahrum kaldım. Yaşlı cerrahın evi bir buçuk yıldan beri şimdiki sahibinden daha ahmak bir alıcının çıkmasını bekliyor. Daha çook bekler gibime geliyor.

Birkaç ay sonra abimi de gömdük Karacaahmet'te affedemediği babasıyla sevemediği dedesinin arasına. Yakışıklı, ağırbaşlı, kibar, geçmişiyle ödeşememiş, içe dönük bir insandı. Hiç arkadaşı yoktu. Hayırlı evlât yetiştirme konusunda o da çok başarılı olmuştu.

Ölenlerle vedalaştık. Gündelik hayatın hayhuyuna geri döndük. Geldik bugüne.

* * *

Birkaç gün önce ana caddelerden birinde yürürken, eskiden Ülkü Ocakları binası olan bir yıkıntının duvarında şöyle bir yazı gördüm:

"Ermeni soykırımı yoktur!"

Hemen inandım tabii ki. Çünkü inanmaya eğilimliyim. Soykırım yapmış bir milletin evlâdı olmak yüzümü kızartır. Tüm kalbimle bunun kötü niyetli birileri tarafından çarpıtılmış bir tarih yorumu olduğuna inanmak isterim. Ama çocukluğumun Tirebolu'sunu hatırlamaktan da alıkoyamam kendimi.

1960'lı yıllar. Bacak kadar çocuklardık. Evimizin çok da uzağında olmayan "Ermeni mezarlığı"nda kıvkıv (kovboyculuk) oynardık. Mezarlık dedimse, aslında bir mezarlık kalıntısından başka bir şey değildi. Kapağı açılmamış tek bir lahit, içi yağmalanmamış tek bir mezar, devrilmemiş, hatta alınıp götürülmemiş ve helâ duvarı yapılmamış tek bir mezar taşı yoktu. Otların arasında büyük ölçüde kaybolmuş lahitlerden ve adının "Ermeni mezarlığı" olması dışında hiç bir işaret yoktu oranın bir vakitler mezarlık olduğunu gösteren.

Neyse ki birkaç yıl içinde şu meşhur Karadeniz sahil yolu geçti üzerinden ve mezarlığın ne ismi kaldı ne de cismi.

Ama babamın anlattıkları kaldı anılarımda. Ve onun başka akranlarının anlattıkları. Onlar görmemişlerdi, yaşları o olayların failleri -hatta tanığı- olmaya uygun değildi, daha yaşlı insanlardan dinlediklerini naklediyorlardı.

Tüyler ürperticiydi anlatılanlar.

O güne kadar komşuları olan Ermeniler gece vakti çoluk çocuk sandallara dolduruluyor, salkım saçak Ermeni dolu tekneler denize açılıyordu.

Hep boş dönüyordu sandallar. Daha doğrusu, sadece onlarla beraber yola çıkan Türkler oluyordu o sandallarda.

O Ermeniler, insaniyet namına sınır dışına mı kaçırılıyordu, yoksa babamın kahramanlık öyküsü anlatırcasına hikaye ettiği gibi denizin dibine mi yollanıyordu, benim bilmem mümkün değil. Zaten onun da orada burada dinlediği şeylerdi bunlar. Kuşaktan kuşağa anlatılırken içine ne kadar palavra karışmıştı, ne kadarı hakikatti, onun da bilmesine imkân yoktu. Ama ben biliyordum ki, büyüdüğüm mahallede kadınlar çocuklarına kızdıkları zaman "gâvur ermeninin uşağı!" diye sövüyorlardı.

Sorunlarını öldürerek çözen, ya da sorun olarak algıladıklarını topyekün öldürmekten söz eden, sadece sokak aralarında sürten ipsiz ve kopuklarıyla değil, hukukçularıyla, rektörleriyle, tarihçileriyle cinayeti kutsayan bir kültürden geliyorduk.

Ama duvarda yine de "Ermeni soykırımı yoktur!" yazıyordu.

Demek ki yoktu.

Muhtemelen yirmili yaşlarda ve muhtemelen içini nefretle karartmış bir oğlan duvara "yoktur" diye yazmışsa, yoktur tabii ki. "Belki vardır, olmuş olabilir, bir düşünelim" diye ısrar etmek neye yarar? Gerçek ne olursa olsun, canımızı en az acıtacak olana inanmak gerekir. Zaten bizim halkımız son derece munis ve insancıldır. Üniversitelerimiz bilim yuvasıdır. Dünyanın en kaliteli profesörleri ve en vatansever katilleri bizim ülkemizde yetişir. Dolayısıyla bazen tek tek insanları bazen de topluca bir halkı yok etmeyi ne düşünür ne de yapar bu millet. Çünkü muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

O arada bir biçimde ölen birileri varsa ve dünya bunu ayıplıyorsa, o ölenler kesinlikle kendi kendilerinin boğazını sıkarak ya da harakiri yaparak ya da koyun sürüsü gibi hep birlikte denize atlayarak falan ölmüştür. Dünya bunu ya anlayamıyor ya da anlamak istemiyordur. Bunun için yaygara kopartmaya değmez. Dünyanın eşekliğine verelim. Üzmeyelim birbirimizi. Değerli zamanımızı aramızdaki "türkoğlu türk" olmayanları saptayarak değerlendirelim.

Bu memleket ancak böyle böyle payidar olur efendiler.

 Düşünenlerin düşünceleri

Aci bir tebessumle okudum yazinizi... Sadece sunu soylemek isterim; sizin varliginizi gec de olsa ogrenmis olmaktan mutluyum... Umuduma su veren yureklere eklendiniz... Hosgeldiniz...

Melek - 20 Mayıs 2007

O duvarda yazan "Soykırım yoktur" cümleciğine bizler de inanmak isteriz pek tabi.

... De ne ad verilirse verilsin o trajedi sonrası bu gün sayımız milyonlardan ellibin civarına düşmüşse sorulması gerekli sorular ve alınması gerekli yanıtlar var diye de düşünmüyor değiliz biz "ötekiler".

Vartkes Hergel - 24 Mayıs 2007 (10:03)

Hostur güzeldir ama akıllıcadır, orası kötü...

Aklı akıl yorumlayamaz, aklı, kendisine ters düsen delilik yorumlayabilir.

Uslanmak nedir? Diri yanların törpülenmesi ise, bin kere uslanmaya hayır...

Delilik olmadan aklın özgür kılınması mümkün görünmüyor.

Cazibesini yitiren akıl güzelligini delilikte bulur.

Antires Mansur - 2 Haziran 2007 (19:56)

İki kişi arasındaki anlaşmazlık mahkemeye gidip sonuçlansa bitmiş mi olur Vicdanların ne halde olduğunu bilir mi mahkeme? Kardeşimizi vuran biri 16 yıl içerde yatsa yüreğimiz hemen soğuyacak değildir. İnfaz bile yetmeyebilir. Bu ancak kişisel af ile mümkündür. Ancak bir şartla: Bir gün bu sönmüş ateşi üçüncü bir kişi, kendi hesabına bir tarafa gidip "bu cinayet hiç olmadı " diğer tarafa gidip " kanın yerde mi kalacak" diyerek tekrar eşeleyip tutuşturmazsa. Ben bunları yapan aynı kişidir diyorum, hesabı her neyse... Af etmeli ve afta kararlı olmalı. Af ederek insanlığa geri dönmeli. Yoksa biz bu üçüncü şahısların oyuncağı olacak ve insanlığımızı unutacağız.

Ali Sedat Çetinkoz - 1 Aralık 2007 (13:29)

Yine çok güzel konuları içine almış yazınız teşekkür ederiz... Anlattığınız temalar içinde özellikle "Türkoğlu Türk"meselesi artık kanımıza dokunur oldu bu ülkede. Bırakın artık diğer din mensuplarına yapılanları kendi dinlerindeki insanlara dahi o muameleleri yapmaktalar bu zihniyettekiler. Ve bir ülke için bu konudan daha yıkıcı bir durum olamaz kanaatindeyim. Ve büyük şehirler de yeri gelince araştırılıyor etnik köken meselesi veya hangi dindendir vs.

Fakat Ülkemizin ağır çoğunluğu ufak tek belediyeli şehirlerden oluşmakta, bu ise Cumhuriyetten beri ötekileştirilen halkın bu yerlerde, bir de "Türkoğlu Türk"olarak geçinen bir şehir ise bu şehir (allah muhafaza:) gerek başta iş hayatı ve gerekse sosyal iletişim felç olmakta ve yaşamak tam bir işkenceye dönüşmekte, bu bağlamda büyük şehirlerde yaşamak daha avantajlı diye düşünüyorum...

Bu konuda şunu da eklemek istiyorum: Bu "IRKÇI" düşünce yapısının özellikle uzun yıllar öncesinden başlayan sistematik bir şekilde Devletleştirilen ve Millileştirilen bu durumun şu an topyekün müzdarip olduğumuz terör sorununun da temellerini oluşturduğu kanaatini birçok insan gibi taşımaktayım...

Ülke vatandaşı olarak can alıcı sorunumuz olan bu konuda hükümetin sergilediği olumlu duruşun değişmemesini ve daha da geliştirmesini temenni ederiz...

Henet - 15 Aralık 2007 (16:14)

19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan Mustafa Kemal'in esas görevi, Mütareke'yi tehlikeye düşüren bu çatışmaları önlemekti. Bu dönemi Kutsal İsyan adlı romanında anlatan H. İ. Dinamo'ya göre Mustafa Kemal, Havza'ya gelir gelmez bölgenin namlı kabadayılarından Topal Osman Ağa ile görüşmüş ve "Pontus belâsından kurtulmayı Topal Osman'ın tecrübeli ellerine bırakmıştı". Topal Osman da "Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak" demişti.

Topal Osman o tarihlerde İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarındaki suçlarından dolayı aranıyordu. Muhtemelen Mustafa Kemal'in ricası ile Temmuz 1919'da Osman Ağa hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırıldı ve Topal Osman, Trabzon Valisi Cemal Azmi ve Giresun Mutasarrıfı gibi yerel yöneticilerinin itirazına rağmen Trabzon havalisinde Pontuslu Rumları temizleme işine başladı.

Falih Rıfkı'ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkencelerle bölgeyi Rumlardan tamamen temizlemişti.

Dr. Rıza Nur, Topal Osman'a "Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma" demiş, o da "Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lâzım olur diye saklıyorum" karşılığını vermişti. Rıza Nur'un "Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler'demesi üzerine "Sahi öyle yapalım. Bu kadar akıl edemedim" diyecekti.

Pontus'un gayrı resmî tarihi (Ayşe Hür - Taraf)

Web Gezgini - 14 Mart 2010 (22:45)


 

Görüşlerinizi alalım

Ad Soyad
E Posta   (gizli kalacak)

« 4529


 

Necdet Şen

Tablolar kaçtan gidiyor Abidin?

Ali Türkan

Böyle bir gerçek olsa, memleketimizde neler olurdu acaba? Herhalde aşağıdaki köylerde yaşayanlar, pazar yerlerinde falan, "sustu ibneler! Sustu ibneler!" diye tezahürat yaparlardı dağlılar aleyhinde.  Devam


Soysuzlaşınız efendiler!

Necdet Şen

Bilimsel anlamda artı değer üretemeyen, eğitim kurumlarında militanlıkla vakit öldüren hocaların ve öğrencilerin pek makbul sayıldığı bir ülkenin süngü zoruyla Avrupalı yapılamayacağının ibret verici kanıtlarıdır etrafımızda olup bitenler.  Devam


Son Yorumlar

Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!

Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun

Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü

Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?

Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı

Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?

Daha fazla Yorum »


Web Gezgini

Entelektüel, münevver, aydın

Sonuçta hepsi de 'vatansever' olan bu gençler, en büyük engellemeyi, Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa gibi bürokratlardan gördükleri için, Padişah'tan çok Tanzimat bürokrasisine düşman oldular.

Ayşe Hür (Taraf)


Son Yazılar

İki küçük kol düğmesi, bir kurşun

Kâmuran Kızlak

Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir.  Devam


Şarkiyatçılık

Edward Said

Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu.  Devam


Ev alırken nelere dikkat edilir?

Durmuş Düşünür

Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil.  Devam


Dört anlaşma

Don Miguel Ruiz

Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır.  Devam


Kozmik Deprem Senaryosu

Ahmet Faruk Yağcı

Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak?  Devam


İslâmî Cemaatler

Vahap Demir

Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir.  Devam


Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)

Necdet Şen

"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor.  Devam


Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat

Erdem Abaka

Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride.  Devam


"Eğitim Şart!" Neye ki?

İlyaz Bingül

1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması.  Devam


GPS'li hayatlarımız

Alper Uzun

Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan".  Devam


Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar

Büdütör

Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz.  Devam


Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?

Enver Turan

Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar.  Devam


Kaplan Yılı'nda Çin

Kâmuran Kızlak

Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum.  Devam


Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi

Candan Dinç

Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz.  Devam


Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat

İlyaz Bingül

Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız:  Devam


Performansçı geldi hanııım!

Candan Dinç

Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir.  Devam


Taksi Kullanıcısının El Kitabı

Enver Turan

Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir.  Devam


Benim babam bir sperm

Kâmuran Kızlak

Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli.  Devam


İtina ile fişleme yapılır

Ahmet Faruk Yağcı

Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı.  Devam


Editör'ün Önerisi

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu.  Devam


© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.   »

 

30 - 36 - 183 - 237

 

15 Mart 2010 Pazartesi
Web Derkenar
©