Necdet Şen - 26 Mart 2001
Yine şimdiki gibi işsizlik günlerimden birindeydi.
Despot'a "despot" dediğim için çalışmakta olduğum gazetenin belki de en popüler köşesi olan Hızlı Gazeteci cart diye yayından kaldırılmış, hesap soran okuyucuların akınına uğrayan gazete santrali günler boyunca kilitlenmiş, Boğaziçi, ODTÜ ve Bilkent'teki hiç tanımadığım prof ve doçentler "Hızlı Gazeteci'yi geri isteriz, yoksa bu gazeteyi bırakırız" diye uzun imza listeleri fakslayarak gazeteyi baskı altına almış, ama dalavereler çevirerek, kapıları tekmeleyerek ve ortalığı kırıp dökerek kendine yıkıntı halinde bir iktidar alanı açan barbarlar tükürdüklerini yalayamamıştı.
Yetenekli, popüler ve işsizdim. Oysa daha az yetenekli ya da hiç yeteneksiz olanlar işsiz değildi; çünkü onlar bende olmayan bir haslete sahiptiler; üç kuruş maaş uğruna körükörüne İTAAT.
Boşta kalır kalmaz büyük tirajlı gazeteler üzerime hamle yaptılar. Ama içimde bir şeyler kırılmıştı. Üstelik kolay değildi "boyalı basın" çığlıkları ve yazar-çizer kellesi koparmaya pek hevesli Robespierre bozuntularının küfürleri arasında o gazetelerden birinin açacağı sütuna yerleşmek. Tekliflerin hepsine isteksiz davrandım, kimine açıkça "hayır" dedim, kimine "biraz kafamı dinlemeye ihtiyacım var" dedim ve pek bayıldığım yoksulluğun kollarına atıverdim kendimi.
Belki bir parçacık yas tutmaya ihtiyacım vardı hayatımdan çalınan yıllar için.
Bir akşam bitişikteki komşumla (o da aynı gazetede çalışıyordu ama despotun takımındaydı) sohbet ederken, ona kafamdaki bir projeden söz ettim:
Televizyon ekranında sanal bir mahkeme kurulacak, kamu vicdanında kanayan bir yara gibi kalmış eski ve şaibeli mahkeme kararları halk jürisi önünde bir kez daha görüşülecekti, bütün gerçek kanıtlar, iddianameler ve mahkeme tutanakları esas alınarak.
Örneğin Deniz Gezmiş ve arkadaşları yeniden, ama bu kez "olağanüstü" olmayan doğal hukuk koşullarında yargılanacak ve hukukun terazisi kamu vicdanı önünde yeniden denenecekti. Ya da Nazım Hikmet. Ya da Adnan Menderes ve diğer 27 Mayıs mağdurları. Ya da İstiklal Mahkemelerinden geçenler...
Sonra birden nasıl bir camiada yaşadığımız hatırıma gelmiş olmalı ki, komşumu uyarmıştım, "aman sakın ortalık yerde anlatma bunu, birileri aşırır" diye. O da "ayıpsın ortak, aramızda kalacak, inşallah yaparsın bu güzel projeni" demiş ve konu kapanmıştı.
Ama komşum, iki gün sonra omuzları düşük, yüzü sıkıntılı kapımı çaldı ve "affet ortak" dedi, "ben bir bok yedim"...
"Ne oldu ki?" diye sordum.
"Dün akşam Yakup'ta (meyhane) eski gazeteden arkadaşlarla toplanıp rakı içtim. Sen bana 'kimseye bahsetme' diye tembihlemiştin ama ben çenemi tutamadım. Masada herkes televizyona yapmayı düşündüğü programlardan falan bahsediyordu, ben de alkolün etkisiyle boş bulunup 'Necdet'in de böyle bir projesi var' diye seninkini anlattım."
"E naapalım, olmuş artık, bizim çocuklar da çalacak değil ya projeyi, dert etme" dedim.
"Ama dahası var" dedi komşum, "masada bizim E.D. de vardı; sabah kalkar kalkmaz büyük kanallardan birine götürmüş ve satmış senin programı fikir kendisininmiş gibi... Üstelik anlaşmışlar."
Sözünü ettiği kişi de eski çalıştığım (ve sepetlendiğim) gazeteden. Dahası, eski devrimci. Zamanında Deniz Gezmiş'in etrafında bulunmuş, kitap bile yazmış o konularda.
Suratımı ekşittim.
Komşum, "öğrenir öğrenmez aradım, sordum neden yaptığını" dedi.
"Eeeee?" dedim.
"Naapiim, işsizdim" demiş eski devrimci.
Ben de işsizdim oysa; on gün sonra aybaşıydı ve kiramı nasıl ödeyeceğimi bilemiyordum.
Bu yaptığından dolayı hesap sormadım hiç bu eski devrimciye. Utanmışımdır muhtemelen onun adına, daha fazla yerin dibine batmasın diye sormamışımdır.
Bir süre sonra bir başka gazeteden teklif aldım zaten, o konuyu da unuttum gitti.
Plaza gazetesinde, yazarlar katında aynı odayı paylaştığım değerli bir gazeteci arkadaşım vardı. İyi bir insandı. Günlerden bir gün heyecanlı bir koşuşturma içinde olduğunu farkettim. Uzun zamandır ayrı kaldığı televizyona bir program hazırlıyordu sanırım.
"Nasıl bir şey olacak programınızın içeriği?" diye sordum. Baktım, bana söylemekten kaçınıyor.
"Utan!" dedim, "şurada seninle dirsek dirseğe çalışıyoruz, bana ketum davranıyorsun; senin yapacağın programın formatını araklayıp bir başka kanala satacağımdan mı kuşkulanıyorsun?"
Arkadaşım, "afedersin" dedi, "sen tabii ki yapmazsın öyle şeyler, ama bunu yapanlar da az değil".
Ve sonra aramızda kalmak kaydıyla anlattı programının formatını:
Bir mahkeme kuracaklardı ekranda... Sonracığıma eski davalar...
Gerisini anlatmama gerek yok sanırım.
"Bunu sen mi önerdin televizyona?" dedim, "hayır" dedi, "bu proje E.D'nin fikriymiş, kime yaptıralım diye düşünmüşler, ekran partnerimle bana önerdiler; biz sadece sunuculuk yapacağız, asıl yapımcı o."
"Hayırlı olsun" diyebildim yalnızca. Kırılgan bir insandı, çalışma isteğiyle doluydu ve manevi olarak ekrana dönmeye ihtiyacı vardı o günlerde. Motivasyonunu bozmak istemezdim. Zaten nereden haberi olacaktı ki işin aslından.
Yaptılar o programı, ama tutmadı. Çünkü o iş öyle olmazdı, çalıntı fikir ancak o kadar uygulanabilirdi.
Hani Nasreddin Hoca hayatında ilk kez ciğer almış, ama nasıl pişirileceğini bilmiyor, yanında da ciğer yahnisinin tarifini yazmış vermiş ciğerci. Eve giderken, yolda bir karga kapıp kaçıvermiş ciğeri. Karganın arkasından seslenmiş Hoca, "ciğeri çaldın ama tarifesi bende" diye. Tam da o hesap.
O çalıntı programda bilmeden sunuculuk yapan iki değerli gazeteci arkadaşı bugün de çok severim. Her ikisi de bulundukları yerleri alınlarının akıyla hak etmiş onurlu insanlar. Ama farkına bile varmadan böyle bir olayda konu mankenliği yaptılar. Onları incitmeme kaygısıyla yuttum bu olayı yıllarca. Yalnızca bir iki yakın arkadaşıma sır diye anlattım. Zaten olmuş bitmişti her şey; program beğenilmedi, ikinci bölümünden sonra yayından kaldırıldı. Beceriksizce sahneye konmuş yerli drama gibiydi, yaşlı başlı hukukçulara Avukat Petroçelli gibi rol kestiriliyordu yayında.
Dağarcığında herkesle paylaşılacak cevheri olanların karşısına "konu neydi? diye soran sekreterler dikip, hırsız ve uğursuzlara kapılarını ardına kadar açan sistem, o kadarına lâyıktı zaten, ama olan biz sessiz sedasız çoğunluğa oluyordu; kendi rüyalarımızın ırzına geçilmiş hallerine bakıyorduk beyazcamda.
Adı bir kadın adını andıran o hırsız herif, şimdi artık benim fikrimi çalarak kapılandığı yayın grubunda önemli bir mevki işgal ediyor. Az önce nette dolanırken, onun medya etiği üstüne kalem oynatan bir sitedeki yazara ahlâk dersi veren mektubunu görünce bu eski ve küllenmiş olayı anımsayıverdim. Ve bu önemsiz sırrımı bu siteye göz atan üç beş okurla paylaşma ihtiyacı hissettim.
O artık dolgun maaşlı bir medya yöneticisi. Ola ki şaşıp yanılıp o holdingin yayınlarından birinde ekmeğimi arayacak olsam, kaderim onun iki dudağının arasından çıkacak onaya bağlı.
Ne dersiniz, kapısına gidip iş istesem, bu çapulcu beni işe alır mı?
Necdet Şen

Ali Türkan
Kadınsı yumuşaklık kayboldu galiba. Erkek gibi düşünen, toplumda erkek gibi başarılı olmak isteyen, hatta erkek gibi olabilmek için askere bile gitmek isteyen kadınlar sardı ortalığı. Kadınlar, dünyayı güzelleştirme fırsatını, erkek gibi olabilmek adına kaçırdılar bana sorarsan. Çünkü sınanmış ve boku çıkmış bir modeli kendileri adına keşfettiler. Devam »

Necdet Şen
Gitgide sıradanlaştırılan ve gündelik söylemin her alanında kendine mühim bir yer edinen nefret söyleminin içimizdeki iyiliği bastıran, kötülüğü geçerli kılan zehirli bir söylem olduğunun bilincindedir. Vicdan, bu çürümüş dilin tereddütsüz reddedildiği noktada başlar. Devam »
İkinci sınıf yeteneklerin oluşturduğu ittifakı tedirgin eder namuslu insanlar, dürüstlükleri ve açık sözlülükleri nedeniyle...
Hele hakiki sanatçılar, keskin sezgileri nedeniyle yalanla doğruyu daha kolay ayırt edebildikleri için, açık sözlülüklerinin bedelini ödemeye zorlanırlar gün gelir.
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
İsmail Ragıp Geçmen
Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »
Necdet Şen
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »
Şahin hakkında güzel bir yazı , onun sınıf arkadaşı (orta okul) olarak çok hoşlandım...
Oğuz Şahin - Sencer'in çizgi roman dünyası
Arkadaşım saol... Şapkalı a yapmak ne kadar zormuş. Bulamadım bir türlü sen yazmışsın. Allah razı...
Muhammet Uyar - Masaüstü, Bakım Sihirbazı, Şapkalı Â
Henüz çok küçükken anneannem büyüyünce ne olacağımı sorduğunda pilot olacağım, dedim. Güldü...
Ramazan Korkmaz - Kaybolmayan kardeş
Atilla sonraki yıllarda ciddi bir trafik kazası geçirdi, kazada beli kırıldı. Sonrasında mucizevi...
İlker Tortop - Gençliğe Övgü
Çok güzel bir yazı... Derken; duyguların çok güzel ifade edildiği bir yazı ... Hepimiz...
Leyla Erkol Bıkmaz - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.