Necdet Şen - 13 Şubat 2002
Orta mektep ve lisede 6 yıl Fransızca okuduğum halde, o dili konuşamam. Diğer yandan, askerden döndükten sonra yabancı çizgi romanları ve rock şarkılarını anlayabilmek için öylesine başladığım İngilizce'yi (ben inanmıyorum ama) iyi konuştuğum söylenir. Aksanım iyiymiş. Eh, Pink Floyd sağolsun.
Durup dururken bunu böbür olsun diye anlatmadık herhalde; yazıya girizgâh yaptık, "Entel" kavramının neresinde durduğumuza hafiften kerteriz oluştursun diye.
Şimdi de ikinci sahne. Bu sahneler sonra birbirine bağlanacak.
Beş altı yıl evvel Plaza gazetesinde çalışırken, gazetenin yazarlarından (yedi göbekten "Beyaz") bir arkadaşım, evinde düzenlediği bir partiye beni de davet etmişti.
O partide ayak üstü tanıştırıldığımız 40 yaşlarında Amerikalı bir bayanla uzun uzadıya "Entel" muhabbeti yapmıştık.
Yani bendeniz, ona (konu nereden başlayıp oralara geldiyse) bizdeki "Entel" diye adlandırılan "yarım kalmış aydın" tipolojisini anlatmıştım; o da "aaa, ne tesadüf, bizde de var bu tarif ettiğin aydınlardan bir sürü; özellikle de New York'ta bol bol rastlarsın onlara tiyatro fuayelerinde falan" demişti.
Meğer o iki saate yakın lagara lugara ettiğimiz bayan, eski ABD dışişleri bakanlarından Joseph Sisco'nun kızıymış. Yani Beyaz Amerikalı'nın önde gideni.
Üçüncü mavra da şu:
Oniki yıl önce Paris metrosunda bir kadın görmüştüm.
Hani şu metro vagonlarında, sokaklarda falan gitar çalıp şarkı söyleyen, sonra da şapkasını uzatıp bozukluk dilenen sokak çalgıcıları vardır ya, onlardan biri vagona dalmış, selâmsız sabahsız şarkı söylemeye başlamıştı.
Herhalde birinci sınıf müzisyen olsa gider Olympia'da söylerdi, sokak müzisyeni demek (umumiyetle) vasatın altında müzisyen demektir.
Zaten iki durak arasındaki mesafe de taş çatlasa birkaç dakika olduğuna (ve bu mesafede insan Haluk Levent'e bile katlanabileceğine göre) bu çocuğun sıradan sesi ve şarkılarına bayılmasan da hiç yoktan iyidir der, dinlersin.
Ama hayır, metrodaki o kırçıl saçlı ufak tefek Fransız kadın, elleriyle kulaklarını tıkamış, kafasını dizlerine gömmüş, şarkıyı duymamaya çalışıyordu.
Bu olay İstanbul metrosunda olsa "bu kadın kesin Cumhuriyet okurudur" derdim, ama olay Paris'te geçiyordu.
Dördüncü ve en matrak hikâye:
İki üç yıl önce bir tanıdık beni kolumdan çekerek inimden çıkarmış ve lüks otellerden birindeki bir Nepal gecesine götürmüştü.
Gecenin amacı, oraya enayi turistleri anasının nikâhına götürüp getirerek yolunu bulmak isteyen bir profesör hamfendinin malını tanıtma dalgasıydı.
Girişte herkesin alnına o komik boyadan sürülüyor, boynuna kırmızı kurdelâ takılıyor, kısa boylu, az İngilizce bilen Nepalliler de hediyelik eşya falan satıyorlardı.
Açık büfeden tabaklarımızı "otantik" Nepal yemekleriyle doldurduk, tıkınıyoruz, bir sütunun çıkıntısını fast-food masası gibi kullanaraktan.
Davetliler arasında Orhan Baba ve eşi Sevim Emre de vardı, etrafta dolanıp otantik ıvır zıvırı inceliyorlardı. Bir ara Sevim Emre yanımıza yanaştı ve o kadar insanın arasında (Nepal'e gittiğim suratımdan belli mi oluyor bilinmez) yemek tabağımızın yanında duran iki heykelciği göstererek "bunlar tanrı heykelleri mi?" diye sordu.
Ağzımdaki mo-mo (mantı gibi bir şey, pek tatsız) parçasını çiğneyerek, "evet, bildiğim kadarıylla şu Şiva, şu da Ganeş" dedim. Tam o esnada, Sevim Emre'nin cebinde bol para olduğunu sezmiş olmalı ki, bir Nepalli bey yanaştı yanımıza.
Verdiğim malumatın doğru olup olmadığını asıl kaynağından teyit etmek için, "bu Şiva dii mi?" dedim, Nepalli "bilmem ki" dedi.
"Nasıl bilmezsiniz yaa" dedim, bu sizin tanrınız değil mi? Şiva işte. Bak, boynunda yılanı var, elinde yaba, bakışlarından tehdit akıyor, vs..."
Adam tekrar "ben bilmem" dedi.
Belki Budisttir, ondan bilmiyordur diye "siz Hindu değil misiniz?" dedim; adam "annem babam Hindu ama ben pek dindar biri sayılmam" dedi.
Tam o sırada yanımızda beliren Orhan Baba "evet, bu Şiva bu da Ganeş" dedi.
Nepalli mevzuyu banal bulmuş olmalı ki, "haa, öyle miymiş?" dedi ve gitti.
Biz, iki Müslüman Türk onların tanrılarının ıcığını cıcığını biliyoruz, moloz, kendi Allah'ını tanımıyor. Reddetse neyse, herif resmen bîhaber.
İşte buna kültürsüzleşme denir efendiler. Ama kültürsüzleşene sorsan o bunu modernleşme sanır.
Nooldu ki, şaşıracak ne var? O da Beyaz Nepalli. Bizde yok mu "Hazreti Muhammed kim?" desen suratına boş boş bakacak bir sürü "modern"? Bu da oranın "modern"i, yani kaz. Eminim ki Hindu kültürüne yabancılık çeken bu hıyar ağası, Jesus efendi hazretlerinin cemaziyelevvelini ezbere biliyordur.
Ulan insan annesinin babasının tanrısını bilmez mi? Var mı lan Ateistliğin cehaletten geçtiğini zannetmek?
İşte bundan uyuz oluyorum İslâmiyet hakkında tek satır bilmeyip, bunu "çağdaşlık" sananlara. Sürüsepet var çevremde bunlardan. Cehalet lan bu! Basbayağı cehalet!
Utanıyor bu hıyarağası Nepalli ve Hindu olmaktan. Aynen bizdeki Türk ve Müslüman olmaktan utanan, zihnen sömürgeleşmiş, ne oralı ne buralı, arada kalmış orta sınıf kentli gibi.
Hiç kuşkunuz olmasın, evinde klasik batı müziği dinliyor ve kendini Viyanalılarla eş tutuyordur o Nepalli salak. Katmandu sokaklarında da kendi halkına tepeden bakarak dolanıyordur turist edasıyla. Kendi Allah'ı olan Şiva'yı ve onun oğlu Ganeş'i tanımayan sera bitkisi, Mozart'ın bütün eserlerini opus numaralarına göre ezberlese kaç yazar?
Aynen bizim arabeskten nefret eden, İslâmiyeti küçümseyen, kızına Merve adını verip de onun aslında "Kâbe'nin hemen yakınında aralarında koşarak sa'y edilen Safa ile Merve tepelerinden birisi" olduğunu bilmeyen, merak etmeyen salaklar sürüsü gibi...
Ya da bencileyin, Merve ile Hacer-Ül Esved'i aynı şey sanan kaz kafalılar gibi...
İşte Entel budur.
Müstemleke aydını ne mene bir şeydir?
Beş vakit namazı bilse bile "biliyorum" demeye, papagalli'nin papağan olduğunu bilmese de "bilmiyorum" demeye utanır. Dahası, "bilmiyorum" diyene küçümseyerek bakar ve bilsin bilmesin mutlaka bilgiçlik taslar.
Yanlışını çıkarırsan kabul etmez. Hatta küser, seni kara listeye alır.
Gazete, dergi ve kitapları okurken, daha sonra "satacağı" bilgileri istiflemek gibi bir merakı vardır. Kafasının içi kartoteks dolabı gibi konu başlıklarına ayrılmış klişe malumatla doludur. Niyet tavşanları gibi o kartoteksten çekip çıkardığı birkaç cümlelik ya da paragraflık konserve bilgiyle mütemadiyen "bilen adam" ı oynar.
Çünkü Entel, yani buralara özgü müstemleke aydını, her boku bilmesi gerektiğine inandırılmıştır.
Kim tarafından?
Maarif, Matbuat, Neşriyat, yani bizatıhî Beyaz Adam'ın manevî iktidar organları tarafından.
O Beyaz Adam ki zaten kendisi ithal malı bir kartotekse "bilim" ve "kültür" diye biat etmiş Öncü Entel'leridir. Onlar, Paris'te, Viyana'da, Berlin'de ezberledikleri dersleriyle Sirkeci Garı'na avdet edip, bir milleti kendi bin yıllık kültür mirasına bağlayan palamarı Makedonyalı Alexander azametiyle kesip atmışlardır.
Yabancılaşma ve cahilleşme katarında yerlerini alıp, yarım yamalak ezberledikleri ve burada başöğretmen edasıyla sattıkları besteci, heykeltıraş, filozof listesini "muasır medeniyet" adına taşraya taşımışlardır.
Buna kültürsüzleşme denir. "Kültür taşıyıcısı" sıfatıyla çıktıkları yolculukta, ekseriyetle farkında olmadan emperyalistin kültürünün taşıyıcılığını yaparlar. Çünkü beyinleri yıkanmış, salaklaştırılmışlardır.
İşte ben bu yüzden kıl olurum Köy Enstitüleri'ne falan...
Hayır, yararsız bulduğumdan değil. Zararlı bulduğumdan da değil. Küstah bulduğumdan.
Bir milleti karşısına alıp "sen barbarsın, sana medeniyet öğreticem" diyen bir kadronun eseri olduğundan.
Onları Amerika kıtasına medeniyet götüren İspanyol kaşiflere ve onların kılıçla açtığı yoldan ellerindeki kanlı haçlarla geçerek Avrupa değerlerini (yani zihnen Avrupa'ya biat etme şartını) yayan misyoner papazlara benzettiğimden.
İşte o yüzden uyuz oluyorum o aslını inkâr eden rahip kılıklı cuntacıya ve o yüzden uyuz oluyorum "Türkler bilek kalınlığında sıçar, çünkü tahılla beslenir, zekâsı gelişmemiştir" diyen peltek dilli geveze kart zamparaya.
İşte o yüzden uyuz oluyorum (bizzat kendim bu sistemin üretim hatalarından biriyken) bizi böyle ucubeye çeviren kültürel hegemonyaya.
Güney Afrika'daki Mandela öncesi ırkçı beyaz azınlığın iktidarına benzetirim ben bu ülkenin Beyaz Adam oligarşisini ve onun değerlerini.
İstilacıların ileri karakolları gibi davranmış olan, kendi milletine şort giydirerek ve türküleri çokseslendirerek uygarlaştıracağını sanan naif bir kadronun eseridir Batılılaşma projesi. Ve yegâne demeyeyim ama en gözle görülür eseri, ortalıkta sürüsepet dolanan enteller güruhu olmuştur bu asker cumhuriyetinin.
Yabancılaşma
Bu "Entel" dediğimiz üretim hatası, aslında Beyaz Adam'ın bir türevi değil midir?
Ama dikkat edin, kendisi değil, türevi.
"Neden?" derseniz...
Hadi sorun "neden?" diye... Sorun hadi...
Neden?
Şundan: Beyaz Adam, her şeyden evvel, bir kültür taşıyıcısıdır.
Kuralları o koyar ve koymuştur. En alaturkasından en İslâmcısına kadar neredeyse herkes, kendini Beyaz Adam değerlerine göre konumlandırır ve tarif eder.
Şu meşhur Hocaefendi bile gözyaşlarına boğularak verdiği hisli vaazlarında "bakınız ünlü Fransız düşünür Auguste Comte adı güzel peygamberimiz hakkında neler söylemiş" diyerek övüyor kendi dînini. Şu İslâmî uyanışın aydınlarına bakın, kendilerini Beyaz Adam'a beğendirmek için kırıtmaktan bitap düşüyorlar. İki ayet arasına mutlaka birkaç tane de frenkçe terim sıkıştırmadan edemiyorlar.
Türbanlı milletvekili Merve Kavakçı kocasıyla İngilizce konuşunca, hemen lâikperver bir hamfendi tarafından azarlanıyor "Türkçe konuşun" diye.
O azarlayan kadının Cumhuriyet gazetesi okuduğuna kalıbımı basarım.
Tepkisi İngilizce'ye mi başörtüsü takan bir kadının milletvekili oluşuna mı siz karar verin.
Yusuf İslâm ne zaman buralardan geçse, kanallar sıraya diziliyor onu ana haber bülteninde konuk etmek için. Niye?
Kayserili Hasan müslüman olmuş, kimin umurunda? Ama Grek asıllı İngiliz Cat Stevens müslüman olursa, bu durum "mübarek dinimizin ve adı güzel peygamberimizin" beyaz adam tarafından takdis edildiği anlamına geliyor.
Hani Kara Kafalı Adam'ın en pop örneği saydığımız İbrahim Tatlıses'in ne kadar doğal, ne kadar "kendisi gibi" olduğunu anlatıp duruyoruz ya...
Öyle mi sahiden?
Bence İbrahim kardeşimiz kendine biçilmiş bir rolü oynuyor. Onun "mağaradan çıkmışlığı"show'un bir parçası; senaryo her zamanki gibi Beyaz Adam'a ait.
Dikkat edin şu içinde köylü görünen haber ve belgesel programlarına, kamera yüzüne tutulduğu zaman kaşığı nasıl şehirli gibi tutmaya çalışıyor rençber.
Bunun adı Yabancılaşma'dır efendiler; Y harfiyle başlar.
Bir ulusa fabrikasyon kimlik üretilmeye çalışılmıştır. Ama mühendis çapsız olduğu için, prototip aynen Cemal Aga'nın talimatıyla üretilen Devrim otomobili gibi, yüz metre gidip, bir daha çalışmamak üzere stop etmiştir.
Ve hiç bir medenî cesaret sahibi çıkıp da benzin deposunun dolu olup olmadığını kontrol edememiştir.
İstanbul kadınlarının dili, emirle Sivaslı'nın, Urfa'lının, Konyalı'nın, Giresunlu'nun dili yapılmak istenmiş, bu aşı da tutmamıştır.
"Şu Seydo u gadar koti u gadar koti ki, gozzini gırpmadan adam oldiriy" diyen Küçük İbo ve "Paa o piçum tiyenun sülalesini şey ederum!" diyen İsmail Türüt, bu saçmalığın geri tepmesidir.
Talim ve Terbiye Kurulu'nun "eğittiği" kafalar bu durumu "yozlaşma" olarak görüyorsa, sorun bizatıhî bu kafanın kendisindedir. Demek ki bu maarif ve bu matbuat, Küçük İbo'nun binlerce yıllık bilinçaltına nüfuz edecek kadar kuvvetli bir yanılsama üretememiş. Şimdi kendi çapsızlığını "ilkelliğin ve irticanın hortlatılması" olarak takdim ediyor (ve belki sahiden de öyle zannediyor) oluşu, Beyaz Adam'ın çocuksu hülyalarının iflâsıdır sadece.
"Müziğimizi çağın ritmine uydurmalıyız efendiler!" ayeti iner inmez saz şairi avına çıkan kafa yapısı, o zamanlar ektiği rüzgârı bugünkü fırtınayla biçiyor, niye şaşırıyorsunuz?
Tabii ki ortalık bağlamadan, curadan, kabak kemanîden, darbukadan geçilmeyecek, burayı Bavyera mı sanmıştınız?
"Milletvekili, bakan, hatta hüsam olabilirsiniz, ama sanatçı olamazsınız" ayeti inecekti de müteveffa Suphi Baykam'ın oğlu "harika çocuk" bursuyla "medenî dünya"ya gönderilmeyecek miydi yani? Sonra da pazarlama stratejileri uzmanı olup gelsin, manken boyasın, eşek boyasın, gazete kâğıdını tuvale yapıştırıp yapıştırıp anasının nikâhına kakalasın enayiler loncasına ve sanattan falan anlamayan, ama Entel'liğin gereğini yerine getirmek için hisse senedi biriktirir gibi tablo turşusu kuran zırcahil orta sınıfa?
Entel, kendi değerlerine yabancılaşmış Beyaz Adam prototipinin klonlanarak çoğaltılmaya çalışılmış röprodüksüyonudur. Ama düşük voltaj nedeniyle tekâmül edememiş, rolünü yeterince ezberleyememiş, üzerine abanan egemen ideolojinin baskısı altında unufak olmamak için derinden gelen bir hayatta kalma refleksiyle hiç değilse "onlar gibi" görünmeye çabalayan, zavallı, ezik, kavruk, iğfal edilmiş bir vatandaş tipidir.
Dikkat ediniz "karakter" demiyorum, "tip" diyorum.
Çünkü, Entel kendisini şahsiyet yapabilecek derinliğe sahip olamadan piyasaya sürülmüş olan bozuk maldır.
Olması beklenen şey, gerçek bir entellektüel değil, biraz daha rafine bir niyet tavşanı uyarlamasıdır yalnızca. Çünkü Beyaz Adam'ın kendisi de bir çeşit Entel'dir zaten. Batılı olmadığı halde Batılıy-mış gibi yapan, içinde yaşadığı ve nimetlerinden bol bol yararlandığı coğrafyanın yoksul halkıyla arasına mesafe koyma ihtiyacını duyan yabancılaşmış bir sınıf.
Ama daha önce de zikrettiğim gibi, o sınıf da kendi arasında bin parçaya bölünmüş, koordinatları kolay kolay çizilemeyecek bir sınıftır.
Sanırım onları teşhis etmekteki en kestirme ipucu, kendi halkını şu veya bu şekilde hakir görüyor oluşlarıdır.
Bindikleri minibüsteki köksüz, çorba gibi müziğe ve onu dinleyen minibüs ahalisine kıl olurlar; ama o müziği yaratan ihtiyacın, koskoca Osmanlı coğrafyasının o ucundan bu ucundan ekonomik ya da siyasî mağduriyetlerle kopup metropole sürüklenmiş ve kendisine ancak kentin çeperlerinde sığınacak mendil kadar bir yer bulabilmiş, kim oralı kimi buralı olduğu için de ne Rumeli türkülerinde, ne bozlakta, ne horonda, ne Şecaattin Tanyerli'de, ne Zeki Müren'de, ne Adnan Saygun'da hemfikir olamayıp, bütün bu benzemezliklerin ve sıkıntılı hayat şartlarının minibüsteki muadili olan arabeskte anca uzlaşabilmiş "göç ettirilmiş insanlar" olduğu gerçeğini anlamaya yanaşmazlar.
Dahası, minibüsteki o müziği sevemeyen tek kişi belki de kendisidir, ama yine de çoğunluğun tercihine "katlandığı" için ne kadar demokrat olduğuna inanmak eğilimindedir.
Valla billa, korkudan değil, demokratlığından katlanıyor.
O bulamaç müziği şikâyet etmeden dinleyenler çırçır atölyelerine, temizliğe, hadi bilemedin, en fazla noter kâtipliğine falan giderken, bizim Mozart muhibbi Entel çalıştığı gazeteye gider ve döktürür:
"Bu halk yozlaşmıştır efendiler!"
Asıl yoz sensin efendi!
Kendi özgün kimliğine, seni de içeren toplumsal mozayiğe düşmansın. Bedendeki kanser hücresi gibisin; elinden gelse çoğalıp tüm bedeni kaplamak, tüm kontrolü ele geçirmek, bedendeki tüm refleksleri kendi arzularına göre değiştirmek istersin; kendi varlığının da sona ermesi pahasına bile olsa.
Aşağıladığın, insandan dahî saymadığın o yoksulların erdemsizliği senin formatlanmış erdeminden daha sahici, bunu göremiyorsun.
Her ağzını açışta "ben bilime inanırım" diyor ve ne kadar gülünç olduğunu anlayamıyorsun. Bilim, alternatif bir din değil ki. Bilim, inanmanın ve doktrinin bittiği yerde başlar; sen ezberlediğin dogmaları bilim sanıyor ve ona inanıyorsun.
Dîni reddederken büründüğün bağnazlığınla ve "öteki" kültürü bilmeyi reddedişinle yobazdan daha yobaz oluyorsun. Bilmediğin, hiç öğrenmediğin şeyleri yok sayarak, aslında kapıcınla, temizlikçinle arandaki iletişim kopukluğunu, doğuştan hakkın gibi algıladığın kast sistemini meşrulaştırmak, ırkçılığına kılıf uydurmak istiyorsun.
Ola ki daha yüksek bir kültürü içselleştirmiş bile olsan (ki hiç sanmıyorum) yine de bu sana farklı kültürleri "aşağılık" bulma hakkını tanımaz.
Bu hakkı kendinde görene zorba denir.
Her ülkenin bu tarz zorba eğilimli oligarşik bir katmanı vardır.
Onlara da herhalde beyaz Arjantinli, Beyaz Madagaskarlı, Beyaz Fransız, Beyaz Nepalli falan denir. Metropolden taşraya bakar gibi, sömürge halkına bakar gibi bakarlar kendi halklarına ve onların akademik olmayan kültürüne.
Bu bakış burjuvanın ve aristokrasinin bakışı olduğu zaman, anlaşılır ve tarihsel süreç içinde yerli yerine oturtulabilir bir şeydir. Ama köhne apartman dairelerinde, gecekondu azmanlarında yaşayıp da Viyana saraylarının kraliyet kültürünü kendi kültürü gibi görmek isteyen budalaya isteyen saygı duysun, ben oramla gülerim.
İşte Entel dediğimiz ve dalga geçtiğimiz şey (yani bizatıhî kendimiz) bizden önceki zorbaların klişelerini sorgulamadan omuzlamaya kalkıp da o klişeler balyasının altında yamyassı olan bir üretim hatası'yız.
Bizi üreten robot fabrikasının sahibi, müdürü, hissedarı ise emperyalizm efendi hazretleridir.
Beyaz Adam mı? O da bu uluslararası markanın taşra bayii.
Bize o kakaladı son kullanma tarihi yüz yıl önce bitmiş olan bu çürük malı.
Necdet Şen

Ali Türkan
Ana dilinde her cümleye sekiz "eeeeeööö" sıkıştırsan bile, şakır şakır Grekçe, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, efendime söyleyeyim, Hititçe, Frigce, Moğolca konuşur; hat sanatımızın eşsiz örnekleri kadar, Rembrandt'tan da zevk alır; "aslı yok yaylasında bin beş yüz koyunum var" türküsünü, Munch'un "Çığlık" tablosundaki figür söylüyormuş gibi dinler; Tom Waits ve Ümmü Gülsüm'e aynı mesafede durursun. Devam »

Necdet Şen
Kaçmaya yelteniyor adam ama Ali Ulvi kocaman elleriyle paltosundan kavrıyor. Adam direniyor, Ali Ulvi bırakmıyor. Ufak bir boğuşma geçiyor aralarında. Tıknaz ama yine de sağlam olan adam sonunda paltoyu geride bırakıp sıvışıyor. Devam »
İkinci sınıf yeteneklerin oluşturduğu ittifakı tedirgin eder namuslu insanlar, dürüstlükleri ve açık sözlülükleri nedeniyle...
Hele hakiki sanatçılar, keskin sezgileri nedeniyle yalanla doğruyu daha kolay ayırt edebildikleri için, açık sözlülüklerinin bedelini ödemeye zorlanırlar gün gelir.
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
İsmail Ragıp Geçmen
Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »
Necdet Şen
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »
Vahap Demir
Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Devam »
Arkadaşım saol... Şapkalı a yapmak ne kadar zormuş. Bulamadım bir türlü sen yazmışsın. Allah razı...
Muhammet Uyar - Masaüstü, Bakım Sihirbazı, Şapkalı Â
Henüz çok küçükken anneannem büyüyünce ne olacağımı sorduğunda pilot olacağım, dedim. Güldü...
Ramazan Korkmaz - Kaybolmayan kardeş
Atilla sonraki yıllarda ciddi bir trafik kazası geçirdi, kazada beli kırıldı. Sonrasında mucizevi...
İlker Tortop - Gençliğe Övgü
Çok güzel bir yazı... Derken; duyguların çok güzel ifade edildiği bir yazı ... Hepimiz...
Leyla Erkol Bıkmaz - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
Çok işime yaradı bu site gerçekten çok güzel herkeze tavsiye ederim çok güzel olucak kesin ödevim...
Seda Taşçı - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.