Necdet Şen - 5 Haziran, 25 Eylül, 30 Ekim 2001
Öhöm! Sitenin güncellenmediği günler ne mi yapıyorum? Çoğunlukla her gün araba yüküyle gelen e postaların içinden çıkan lüzumsuz dosyaları ayıklamakla ve henüz keşfedilmemiş yeteneklerin boş vakitlerinde yazılmış part-time "başyapıtlarını" okumakla boğuşuyorum.
İnternet denen kuru kalabalıkta karşımıza çıkan ve hoşumuza giden şeyleri dostlarımızla paylaşma alışkanlığımız pek şeker, ama kulunuz gibi posta kutusunun trafiği kabarık olan biri için bu durum yorucu olabiliyor.
Bendenize yazdığınız mektupları okumak tabii ki çok, ama çok hoşuma gidiyor ve hepsini tek tek yanıtlamaya çalışıyorum. Ama son zamanlarda gitgide artan sayıda gelen şiir, hatırat, hezeyan, karalama, tahrir, hatta ufaklığın ev ödevi gibi şeyler posta kutumda öyle bir izdiham yaratıyor ki, bırakın okuyup yanıtlamayı, tıklayıp açmaya bile yetişemiyorum.
Bazen aynı resim ya da video dört beş ayrı kişiden birden gelebiliyor. Bazılarını açtığımda bilgisayarın kafası karışıyor. Bazıları açılmıyor bile. Bazılarının içeriği anlaşılmıyor. Bazılarında virüs var. Üzerinde hiç bir açıklama bulunmayan ama ekinde. exe uzantılı dosya içeren bütün e-postalar gelir gelmez yallah çöpe gidiyor.
Bazen en yakın arkadaşımdan (hem de bilmemkaçıncı uyarıma rağmen) binlerce kilobayt ağırlığında mailler geliyor.
Daha doğrusu, gelemiyor. Uzun zaman internete bağlı kalıyor, ama gönderilen e-postayı almayı başaramıyorum. Daha da beteri, o zaman zarfında yollanan diğer e-postalar "posta kutusu doludur" uyarısıyla sahibine geri dönebiliyor.
Noolur, size gönderilen her olur olmaz şeyi bana forward etmeyin. Komikse komik, benim yerime de siz gülün. Ama lütfen bana yollamayın.
Çalıştığınız işyerlerinin internetini kullanıyor olabilirsiniz. Kullandığınız hattın faturasını siz ödemiyor olabilirsiniz. Ama benimkini ben ödüyorum; biraz tuzluya geliyor.
Mektupların bazıları "yaa hoca, tamam, sitedeki linkleri tıklayalım da senin bu işten menfaatin ne?" ya da "sen galiba zor durumdasın, sana para yardımı yapayım mı?" gibi ayıp ifadeler taşıyor. Bazıları sanki bu web sitesi onun şahsına özel hazırlanan bir şeymiş kuruntusuna kapılıp, genele matuf yazıları üzerine alınıyor ve "benimle uğraşmayı bırak" gibi mizah şaheseri ifadeler kullanıyor.
Nezaketin birinci basamağının muhatabımızı YORMAMAK olduğunu ne yazık ki çoğumuz bilmiyoruz.
Mektupların kahir ekseriyetinde paragraf, satır sonu, satır başı, virgül, nokta, büyük harf, tırnak vesaire hak getire... Nerede kaldı şapkalı a, noktalı virgül, konu başlığı gibi incelikler...
Çoğunluk, mektubunun "konu" kısmına bir iki kelime yazmaya bile üşeniyor. Bakıyorsun, orada şöyle bir şey: Re:Ynt:Fw:Fw:Fw:Fw:Ynt:Ynt:Ynt:Ynt:Fw...
Ama en beteri, Türkçe karakter sorunu yüzünden "sıkılıyorum, sıkıştım" gibi sözcükleri ayıp bir gramerle yazanlar, ki onlara Tanrıdan edep, hayâ ve ucuzundan Türkçe klavye diliyorum.
İkide bir edebiyat hocanız gibi zılgıt çekip durmaktan bıktım. Ama bütün ricalarıma rağmen yine de mektuplarınız özensizlikten ve imlâ yanlışından geçilmiyor.
Gözlemlediğim kadarıyla bu sitenin okurlarının belki yüzde doksanı üniversite mezunu. Hatta aranızda yazarlar, şairler, gazeteciler, profesörler var. Ama bazılarınızın kullandığı gramer "fırıncı kahveci gazozcu" düzeyinde.
Bir kez daha yüzüm kızararak hatırlatıyorum: Lütfen cümleleriniz büyük harfle başlasın ve nokta ile bitsin.
Lütfen noktadan ve virgülden sonra tek vuruşluk boşluk bırakın. Ama lütfen şunu da aklınızda bulundurun: Boşluk noktanın ve virgülün solunda değil, sağında olur.
Keza, tırnak içine aldığınız kelimelerde tırnak her iki taraftan da kelimeye bitişik olur, arada boşluk bırakılmaz.
Her cümleden sonra iki nokta ya da üç nokta ya da dört soru işareti ya da satır boyunca uzayan noktalar silsilesi kullanmayın. Çok hevesliyseniz, bari ya hep iki nokta (her neyse o?) ya da hep üç nokta kullanın. Ama mümkünse bu noktaları tasarruflu kullanın. Nokta bedava diye cılkını çıkarmayın.
Lütfen mektuplarınıza bir konu başlığı lûtfedin.
Lütfen gerekli yerlerde yeni paragraf açın. Paragraf yapmak için bir kez değil iki kez ENTER tuşuna basın - ki arada boşluk oluşsun.
Lütfen kelimeleri dikkatlice ve doğru yazın. Arada bir sözlüğe bakın. Hatta sözlüğünüz hep elinizin altında olsun. Tuvalete giderken bile yanınızda götürün ve yeni kelimeler öğrenin. Yeni kelime yeni kavram, her yeni kavram da yeni bir perspektif demektir, kendinizi dar açılara, sığ ifadelere hapsetmeyin.
İçi boş "hisli" yaveler gevelemek yerine (lütfen) yalın ve anlamlı şeyler yazın, okuduğumuza değsin.
İnternette oradan oraya forward edilip (nakledilip) duran çocuksu zırvaları, bayat fıkraları, amatörün amatörü, embesil karikatürleri bana göndermeyin. Ama mutlaka gönderecekseniz de hiç olmazsa üç saniyenizi ayırıp, o şeyi kopyala-yapıştır yöntemiyle gönderin ki tırnaksız gelsin. Bana üzeri tırnaklardan geçilmeyen şeyler gönderdiğinizde, bunu "paylaşmak" olarak değil, duyarsızlık olarak algılıyorum.
Lütfen, ama lütfen, GÖNDER tuşuna basmadan önce yazdığınız yazıyı tekrar tekrar okuyun.
Sizin bir-iki dakikada alelacele çırpıştırıp elektronik atmosfere saldığınız karman çorman yazıları okumak, anlamak için uzun saatler harcıyorum. Lütfen, kendimizi ifade etmek için biricik aracımız olan dilimizi ÖZENLİ kullanın.
Ağzınızdan çıkan her kelimeyi son sözünüzmüş gibi söylemek, yazdığınız her satırı vasiyetinizmiş gibi yazmak, bu sorumluluk duygusunu içselleştirmek, belki size külfet gibi gelebilir. Ama bilin ki pişmenin, olgunlaşmanın başka yolu yok. Olgunlaşmak gibi bir arzunuz varsa tabii.
Doğru bir gramerle yazmak için çok yetenekli olmak, ya da özel ders almak gerekmez. Tek bir şey gerekir: Nereye bakarsan bak, dikkatle bakmak. Zaten baktığı yere dikkatle bakmayan, aklı bir sonraki basamakta olan kişi hayatın özsuyunu kaçırır, posasıyla idare eder.
Ve en acıklısı, bunun hiç farkına varmaz.
Umarım gözünüzü korkutmamışımdır.
Sözün kısası, mektuplaşmak çok güzel ama çöp ayıklamak yorucu.
O nedenle lütfen bendenize yazdığınız özel mektuplar dışında kalan ve adres defterinizdeki herkese toptan gönderdiğiniz darbımesel, alıntı, fıkra, karikatür, video, jpeg, mpeg, gif, exe, flash, tiryaki sözleri, acemice taranmış dev büyüklükte foto, defalarca "forward" edilmiş ve tırnaklardan okunamayan postaları yollamazsanız çok sevinirim.
Bunları ayıklamaktan ve içinde anlam aramaktan, bir yıldır kitap okumaya vakit bulamaz oldum. Böyle giderse, sonunda bezgin ve karacahil bir yazar-çizerin yazılarını okumak zorunda kalabilirsiniz.
Daha da beteri, umudum kırılabilir ve artık o tatlı dilli güler yüzlü mektuplarınız yanıtlanamaz olur. Ve bu beni çook ama çoook üzer.
Sayın Büdütör, ben sizin bu gramer hassasiyetinizi son zamanlara özgü bir şey sanıyordum, yanılmışım. Meğer siz eskiden beri böyleymişsiniz. İyi ama hayat böyle geçmez ki. Mutsuz olmaz mı insan her şeye bu kadar titizlenince?
Emre Uyaroğlu - 20 Şubat 2009 (17:03)
Sayın Uyaroğlu, isminiz şaka gibi. Sorunuz da. Mutlulukla yalapşaplığı aynı şey zannetmeniz biraz tuhaf geldi bana. Şaka yapmıyorsunuz değil mi?
Bir de, çok merak ettim, hayat nasıl geçer?
Büdütör - 20 Şubat 2009 (18:46)
Ben de e-postalar konusunda titizlenen biriyim. Bunca zamandır öğrendiğim şudur: Kimseye derdini anlatmaya çalışmayacaksın. Çoğu kişi için anlamaya çalışmak zor, suçlamak en kolay iş.
Bu nedenle göndereni tanıyıp tanımadığıma bakmadan; sağdan soldan iletile-iletile gövdesi açık e-posta adresleriyle dolmuş, çoğunlukla da ipe sapa gelmez bir takım vatanî, ruhanî ya da "bunu bilmem kaç kişiye daha gönder seni kaç kişinin sevdiğini öğren", "bilmem kimin yardıma ihtiyacı var onun için bu postayı olabildiğince dağıtın" mealindeki postaları önce "Spam Bildir" diye işaretleyip sonra da yallah çöp kutusuna gönderiyorum.
Geçen gün, şirketin e-posta adresine tanıdık birinden "ACİL" başlıklı bir mektup geldi. Doğduktan dokuz gün sonra ameliyat olmuş, organ nakline ihtiyacı olan mucize bebekle ilgiliydi. Anne ve babasının yardım çağrısını anlatıyordu. Biiir sürü adres de açık edilmişti. Fakat mektubun içeriği ilgimi çekti, gogıl hazretlerine sordum. Hemen ilk sayfada bir sürü haber çıktı. Öğrendim ki; mucize bebek geçen sene Haziran ayında vefat etmiş.
Kişisel adresim olmadığı için "Spam" diye işaretliyemedim. Düşündüm. Bu "ACİL" durum aciliyetini yitireli aradan yaklaşık 10 ay geçmiş diye bir e-posta göndereyim dedim. Vazgeçtim...
Machka - 22 Nisan 2009 (15:19)
Sevgili Machka, bu tarz istenmeyen e postalar (SPAM) aldığında onlara tek tek derdini anlatmaya çalışmak yerine, sayfanın en altında linki bulunan Spam canavarı kime denir? yazısını (ya da bu yazıyı) gönderebilirsin. Amme hizmeti olur.
Bu arada, merak ettim, Machka ne demek? Adın bu değil herhalde.
Büdütör Efendi - 22 Nisan 2009 (17:15)
Necdet Şen yazıları
Necdet Şen
Kendi halkından nefret etmeyi çağdaşlıkla karıştıran bu ırkçı güruhla aynı semtlerde oturuyor, aynı caddeleri parkları taşıtları paylaşıyor, aynı marketten alışveriş yapıyorum, ama fikirlerimizi birbirimizin terazisinde tartabilecek ortak bir dilden yoksunuz.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 375 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart