Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Bu nasıl haber dili?

Necdet Şen - 20 Ekim 2003


Birçoğumuz yaşamışızdır. Dost meclislerinde bir konu açılır. Belki de eğitimini aldığımız veya onyıllardır uğraştığımız işle ilgili bir konudur bu ama yakınımızdaki kişiler, dostlarımız, akrabalarımız, bizim sözümüze değil de gazetede okuduğu ya da televizyonda duyduğu şeye rağbet eder.

- Ay ama ben Esra Ceyhan'ın programında duydum, adamın biri, doktor muymuş baytar mıymış neymiş, dediydi ki, evdeki çiçekler mantar yaparmışmış, hepsini atın dediydi.

Ya da...

- Ama falan gazetenin Pazar ekinde bi yazı okudumdu, evde kedi besleyenlerde kist olurmuş, hamile kadınlar sakın kedi beslemesinmiş. Zaten bizim falancanın gelini de o yüzden kanser olduydu da öldüydü. Çok severdi kedileri, capır cupur öperdi.

Belki de falancanın gelini böbrek yetmezliğinden ya da kalp krizinden ölmüştür ama kedi sevdiğine ya da evinde çiçek saksıları olduğuna göre aradaki bağlantı kurulmuştur. Kedi öldürür. Çiçek astım yapar. Sokaklar kapkaççılarla doludur. İçtiğimiz sular zehirlidir. Çamlıca tepesindeki apartmanın onikinci katındaki yakınımız tsunami tehlikesi altındadır. Siyah tişört giyen her genç ya satanist ya da eroinmandır.

Çünkü gazeteler ve televizyonlar böyle buyurmaktadır. O kadar profesyoneli çalıştıran, başbakanın, profesörlerin okuduğu, demeç verdiği koskoca müesseseler yanlış biliyor da bizim tıp doktoru, sosyoloji doçenti, ekonomi profesörü kızımız/oğlumuz mu doğruyu biliyor? Tabii ki kedi tüyü kist yapar da öldürür de, sokak köpekleri behemahal kudurup kudurur, önüne geleni katır kutur ısırır, musluk suyunda koli basili ve hatta arsenik vardır, hayatta en hakiki mürşit tabii ki Seda Sayan'ın programına çıkan o ağzı kalabalık medyatik kişidir.

Yıllar evvel çok yakın bir akrabam, gazetelerin etkisi altında kalıp, yastık altında sakladığı "körlük kefenlik" parasıyla borsada oynamaya kalkmış, kısa zamanda hepsini sıfırlayınca da bana ağlaşmıştı. "Neden işin başında fikrimi almadın?" diye sorduğumda da fıkra gibi bir yanıt almıştım: "Sana sorsaydım borsadan uzak dur derdin; ondan sormadım."

Eskiden, gazetelerde çalıştığım yıllarda, kardeşlerim benim yanımda o gazetelerde okudukları balon haberleri uzun uzun tartışır ama yanıbaşlarındaki "minik" kardeşlerine "bunun aslı nedir?" diye asla sormazlardı. Hatta kendimi tutamayıp söze karışacak olsam, "sen ailenin en küçüğüsün, ne bilirsin ki?" der, ağzıma tıkarlardı sözümü ve kaldıkları yerden devam ederlerdi.

Çünkü ben onların doğumuna tanık olduğu, bir vakitler altı bezlenen, "ıngaaa" diyen, onlar lisede ya da üniversitede okurken ilkokula başlayan "dünkü sıçırtma"ydım, her ne kadar o gazetede yedi buçuk yıldan beri çalışan, çok okunan, saygı gören köşesi olan biriysem de, onlar da o gazetenin yirmi yıllık okuyucusuydu; ben nereden bilecektim, onlar bileceklerdi haliyle.

Kardeşlerime hiç bir zaman anlatamadım. Anlatmaya çabalamaktan vazgeçeli yıllar oldu. Dünyaya geliş sıramızı artık değiştiremeyeceğimize göre, onların benim ağzımdan çıkan herhangi bir bilgiyi, fikri, sezgiyi dikkate alma ihtimali sıfıra yakın. Ama belki size anlatabilirim. Ne de olsa çoğunuzun kafa kâğıdı benimkinden daha yeni. Üstelik "yakınım" da değilsiniz.

Haber nasıl "haber" olur?

Zaten bildiğiniz bir tarifi anımsayarak başlayalım:

Normalde, yani olması gereken şekliyle, bir gazete, haberi, yani olup biteni, içine palavra abartı cilâ şahsî kanaat katmadan, yalın ve anlaşılır bir dille okuruna aktarmakla yükümlüdür.

Gazetelerin yönetim piramidinde en tepede yazı işleri müdürü (artık genel yayın müdürü deniyor), onun altında editörler (artık yazı işleri müdürleri deniyor), bölüm şefleri (şimdi de bölüm şefi deniyor) ve onların altında da sayıları hayli kabarık olan muhabirler bulunur.

Muhabir, bazen kendisinin keşfettiği ama çoğunlukla da bir üstündeki amirinin önündeki ajandaya ya da haber toplantısında kararlaştırılan konu başlıklarına bakarak kendisini görevlendirdiği bir işe gider, izler, sonra gazeteye dönüp haberini yazar, bölüm şefine sunar, haberi okuyan ve sağını solunu düzeltip, başlığını değiştiren (ya da aynen koruyan) bölüm şefi de elinde biriken haberleri götürüp yazı işleri masasına bırakır.

Yazı işleri bölümündeki büyük masada her sabah (yani öğlene doğru) toplanan gazete kurmayları, çeşitli bölümlerden getirilmiş ve hemen hemen son hali verilmiş olan haberleri (ve ekli fotografları, varsa tabii) inceler, hangisi anasayfaya girecek, hangisi manşete çekilecek, hangisi orta sayfadaki "kısa kısa" sütununa alınacak, hangisi en dip sayfaya ya da çöpe gidecek, bakar, okur, belki tartışır (tabii son sözü genellikle en tepedeki kişi söyler) ve başlığı yeterince ilginç ya da isabetli değilse değiştirip, belki azıcık kısaltıp, sağını solunu çekiştirip, "sayfa sekreteri" denen teknik elemana verir, sayfa sekreteri de bu içeriği grafik ögeler kullanarak sayfaya yerleştirir.

Yani, bir haber, ister rutin (örneğin, bilmemne partisinin önceden yayın organlarına duyurulmuş genel kurul toplantısı), ister güncel (örneğin, TEM otoyolunda az önce gerçekleşen zincirleme kaza), ister mutfaktan (yani, herhangi bir muhabir ya da editörün akıl edip, "yapalım mı?" diye önerdiği bir konu başlığı, örneğin, gecekondu kadınının seks hakkındaki önyargıları, falan fıstık) olsun, son uğrayacağı durak, yazı işleri masasıdır ve kaderi o masada oturan birkaç kişinin elindedir; sayfaya girer ya da çöpe atılır.

Düşün ki bir gazetede ya da televizyon kanalında muhabirsin, verilen her göreve gidiyor, izlediğin "haber"i tam da mektepte öğrendiğin gibi, usulüne uygun yazıyorsun ama yeterince ilginç bulunmadığı için sayfada yer bulamıyor; bu durumda moralin bozulmaz mı?

Yeteneksiz değilsin, kafan çalışıyor, haberini gayet güzel yazıyorsun ama yazıişleri müdürleri haberi okuduğunda yine de yayınlanacak değerde bulmuyor. Çünkü sayfada yer darlığı var. Örneğin, son anda tam sayfa ilân alınmış, ne olacak? Tabii ki bir başka ilân değil, haber sayfalarından biri atılacak. Herhalde "manken"Tuğba Bilmemne'nin açık kıçlı fotografı değil, tabii ki sempozyum, bilimsel toplantı, yoksulluk, yolsuzluk haberi atılacak.

Çünkü sen gittiğin sempozyumdaki konuşmacı ne söylemişse onu yazıyorsun. Bilim adamı bu, reklâm spotu gibi konuşacak değil ya, "kist hidatik şu şu şu koşullarda oluşur, köpeğin dışkısından bulaşabilir ama kedinin tüyünden bulaşma riski pek yoktur, çünkü kediler taşıyıcı değildir" diye anlatıyor, sen de duyduğunu yazıyorsun.

I-ıh, olmaz, haber öyle yazılmaz! Kim okur öyle haberi?

Çünkü artık "medya" genel başlığı altında değerlendirdiğimiz gazete, televizyon, radyo ve benzerleri, serbest piyasa koşulları içinde kıran kırana rekabet eden, hisse senetleri borsada işlem gören, yöneticilerinin artık alenen "ben gazeteci değil işadamıyım" dediği birer şirkete dönüşmüştür ve normalde kamuoyunu tarafsızca bilgilendirmek olan ödevi, kendilerini çepeçevre kuşatmış olan ekonomik rekabette öne çıkma, ulusal servetin ve siyasetin vanalarını elinde tutan bürokratik eliti kamuoyu baskısı altına alarak, bizzat medya patronunun ekonomik çıkarlarını gözetme/kollama işlevine dönüşmüştür.

Bu durum doğru mudur yanlış mıdır, yorumu size bırakıyor ve bu olguyu bir sonraki değerlendirme için veri olarak ele alıyorum.

Muteber Gazeteci neye benzer?

Eğer bir yayın organının temel politikası, tiraj/reyting yarışında ön sıralara yerleşmek ve reklâm (ve likit para) pastasından en büyük dilimi koparmak ise, kullanılan haber dilinin günbegün reklâm spotuna dönüşmesine de şaşırmamak gerekir.

O nedenle, "bilimsel verilere göre, Marmara depreminin olabilirlik oranı şudur, diğer yandan bu görüşün aksini savunanlar da vardır" tarzında bir haber dili kuramsal olarak doğru ama uygulamada yanlıştır. O habere "Marmara Depremi kapıda! En az bir milyon ölü bekleniyor!" diye başlık atar ve o minval üzre haberleştirir, heyecan yüklü patlaklar içinde, devasa puntolarla sürmanşete (logonun da üstünde olan yere) çekersen, bakkala ekmek almaya gitmiş vatandaş, hiç niyeti yokken bir tane de gazete alır.

Ya da elinde zap tabancasıyla durmaksızın kanal kanal gezinen doyumsuz televizyon izleyicisi, böyle sunulan bir habere rastlayınca bir süreliğine de olsa zaplamaya ara verir.

Tekrar, haberlerini gazetecilik etiğine uygun yazan muhabirin başına gelenlere dönecek olursak, ne kadar iyi yetişmiş, zekî, yetenekli, terbiyeli, çalışkan olursan ol, eğer haberlerin sayfaya girmiyorsa endişelenmeye başlarsın. Çünkü işten atılmasan bile, kızağa çekilmen, yerinde sayman, gözden düşmen, senden sonra gelen hırslı çocuklar hızla yükselip köşeleri kaparken, ilk tenkisatta kapının önüne konacaklar arasında olman kaçınılmaz demektir.

Hadi diyelim ki bölümün başında helâl süt emmiş sağduyulu bir şef var ve senin üstüne kol kanat geriyor. Ama o bile senin haberinin yazı işleri masasında Aysel Gürel'in sarkık memelerinden daha fazla itibar görmesini sağlayamaz. İlâcı olsa kendi başına sürer; o da kovulmamak için ayağını denk almak zorundadır.

Bu durumda ya moral bozukluğu içinde kendini içkiye, melankoliye, "değerimi bilmediler abi" vahlanmalarına kaptırır, kendi egona kilitlenir, yarıştan çekilir ve kapının önüne konulacağın güne kadar haberini yapar maaşını alırsın, ya da o haberi için kan ağlaya ağlaya sayfaya girecek formatta yazmaya gayret edersin.

Tabii bütün bu olasılıklar senin gerçekten de zekî, çevik, ahlâklı, yetenekli, bilgili, becerikli, hızlı bir gazeteci olduğun varsayımı üzerine kurulu. Ama sen de biliyorsun ki, liyakatin değil sadakatin geçerli olduğu, en tepedekinden en alttakine kadar herkesin gört korkusu içinde o günü de kurtarmaya çabaladığı, insanı ezen, aşağılayan, yüksek tavanlı, granit döşemeli, turnikeli, kapıları kameralar ve elektronik barikatlarla korunan, izinsiz girilemeyen katları ve ayrıcalıklılar için farklı yemekhaneleri olan, koridorlarında egoizmin, sınıf atlama özleminin, ihanetin, husumetin, hizipçiliğin kol gezdiği plaza binalarında yukarıda zikrettiğim vasıflardaki insanlara karın ağrısı gözüyle bakılacağından ve ilk fırsatta harcanmak isteneceğinden, o inişli/çıkışlı asansörlerde her adımda bir kifayetsiz muhterise toslaman olasıdır.

Plaza koridorlarını kifayetsiz muhterislerle dolduran bu mekânizmanın en tepesinde, haydut mu işadamı mı olduğu halen tartışılmakta olan bazı ünlü patronlar oturur. Genel yayın müdürlerini seçen (eğer Derin İktidar değilse) herhalde onlardır. Daha alt kademeler de onların seçmiş olduğu bu adamların seçtiklerinden oluşur.

Ne zaman kodese gireceği ya da jetine atlayıp Güney Amerika'ya kaçacağı tamamen esen rüzgârlara bağlı olan "işadamı" tarafından seçilmiş bir genel yayın müdürü hangi efsafta olmak zorundaysa, onun yaptığı gazete ve televizyon da o evsafta olacaktır. Öyle yayın organlarının haber dili de tabii ki reklâm spotları gibi eser miktarda gerçek, bol sansasyon formatında olur. Bunda yadırganacak ne var?

Burada dayanamayıp kişisel görüşümü söyleyeceğim. Bu yayın organlarının yöneticilerini hakaret yağmuruna tutmak, internet ortamında (hele işsiz bir gazeteciyseniz) dünyanın en kolay işi. Ucuz kahramanlık. Hele bir de o plazaların yöneticilerini küfür ve hakaret yağmuruna tutarken, çaktırmadan patronlarına yaltaklanan, "o herif seni batıracak, halbuki ben olsam ne güzel gazete yaparım, daha saygın olursun" diye kendini pazarlamaya çalışan puşt tayfası var ki, en çok onlar midemi bulandırıyor.

Oysa bilmemiz gerekiyor; eğer birincil ihtiyacı devlet mekânizmasını yakın markaja almak ve ekonominin en büyük işvereni olan devletin dağıttığı ihalelerden en büyük payı koparmak olan bir medya patronuna hizmet ediyorsanız ya o deveyi güder ya da gidersiniz. Bombardıman uçağının pilot koltuğuna oturup da "benim kişisel tercihim barıştan yana, bu bombaları havacılık etiğine uygun yerlere atıcam" deme lüksünüz yoktur. Ya da vardır ve siz tercihinizi menfaatten yana yapmışsınızdır.

Ama mekânizmayı es geçip, sadece pilotu suçlayanların taşıdığı örtülü ahlâksızlığı da mertlik sanmamak gerekir.

Neticeten, ne demek istiyorsun yâ Necdeddin?

Aslında "gazete okumayın" demek isterdim. Çünkü (bence) gazete zararlı bir alışkanlıktır. Dünyadan haberdar olmak için para verip satın aldığın o paçavranın yarısından fazlası reklâmla (yani cebindeki zor kazanılmış parayı söğüşlemek için uydurulmuş yalan dolanla) doludur. Bugün itibariyle söylersek, gazete aslında reklâm verenin pezevenkliğini yapmaktadır. Dahası, gazete patronunun ve şirketin çıkarları doğrultusunda kamuoyunu (yani bizi) manipüle ettiği (kandırarak yönlendirdiği) ayan beyan ortadayken ve her geçen gün yeni örneklerle pekişirken, hâlâ gazete okumak elzemdir zannedenlerdensen, yanılanlardansın demektir.

Aynı ifadeler televizyon için misliyle gerçektir.

Ama "aaa, ben ayşe çölaşan'ımı okumadan ve defne altaylı'mı seyretmeden yapamam, naapiim, bağımlı bir insanım" diyorsan da, hiç olmazsa gazetelerin haber dilinin arkasında ne tür bir yapısal zaaf olduğunu ve bu zaaf içindeki yapının ne tarafa doğru meylettiğini azıcık bil de okuduğun haberin içindeki sahicilik ve çarpıtma oranını doğruya yakın tahmin et istedim.

Tabii ki seçim senin, bilincinin vanasını kime istersen ona emanet edersin.

 

Necdet Şen - Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Bir yiğit çıktı meydane

Ali Türkan

Gülümseyerek kadına bakıyordu. Bizimki de hemen cilve yapmaya, benimle konuşurken, adama "iş atmaya" başladı. Amca, yanımıza gelmek için yerinden kalkınca, izin alıp evin yolunu tuttum ben de. Kalktım ki, komşum da rahat rahat ekmek parasını kazansın. Kahve de pek işe yaramamıştı zaten. Uykusuzluktan geberiyordum. Gene de kulağıma tıkaçları takıp uzandım yatağıma. Kadının geçen gün öfkeli öfkeli salladığı o zıbık, yabana atılır şey değildi çünkü. Belli mi olur? Amcanın meşrebini bilmiyorum, olur da anıracağı tutarsa, bir de uykudan olmayalım hesabı. Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°