Necdet Şen - 20 Ekim 2003
Birçoğumuz yaşamışızdır. Dost meclislerinde bir konu açılır. Belki de eğitimini aldığımız veya onyıllardır uğraştığımız işle ilgili bir konudur bu ama yakınımızdaki kişiler, dostlarımız, akrabalarımız, bizim sözümüze değil de gazetede okuduğu ya da televizyonda duyduğu şeye rağbet eder.
- Ay ama ben Esra Ceyhan'ın programında duydum, adamın biri, doktor muymuş baytar mıymış neymiş, dediydi ki, evdeki çiçekler mantar yaparmışmış, hepsini atın dediydi.
Ya da...
- Ama falan gazetenin Pazar ekinde bi yazı okudumdu, evde kedi besleyenlerde kist olurmuş, hamile kadınlar sakın kedi beslemesinmiş. Zaten bizim falancanın gelini de o yüzden kanser olduydu da öldüydü. Çok severdi kedileri, capır cupur öperdi.
Belki de falancanın gelini böbrek yetmezliğinden ya da kalp krizinden ölmüştür ama kedi sevdiğine ya da evinde çiçek saksıları olduğuna göre aradaki bağlantı kurulmuştur. Kedi öldürür. Çiçek astım yapar. Sokaklar kapkaççılarla doludur. İçtiğimiz sular zehirlidir. Çamlıca tepesindeki apartmanın onikinci katındaki yakınımız tsunami tehlikesi altındadır. Siyah tişört giyen her genç ya satanist ya da eroinmandır.
Çünkü gazeteler ve televizyonlar böyle buyurmaktadır. O kadar profesyoneli çalıştıran, başbakanın, profesörlerin okuduğu, demeç verdiği koskoca müesseseler yanlış biliyor da bizim tıp doktoru, sosyoloji doçenti, ekonomi profesörü kızımız/oğlumuz mu doğruyu biliyor? Tabii ki kedi tüyü kist yapar da öldürür de, sokak köpekleri behemahal kudurur, önüne geleni katır kutur ısırır, musluk suyunda koli basili ve hatta arsenik vardır, hayatta en hakiki mürşit tabii ki Seda Sayan'ın programına çıkan o ağzı kalabalık medyatik kişidir.
Yıllar evvel çok yakın bir akrabam, gazetelerin etkisi altında kalıp, yastık altında sakladığı "körlük kefenlik" parasıyla borsada oynamaya kalkmış, kısa zamanda hepsini sıfırlayınca da bana ağlaşmıştı. "Neden işin başında fikrimi almadın?" diye sorduğumda da fıkra gibi bir yanıt almıştım: "Sana sorsaydım borsadan uzak dur derdin; ondan sormadım."
Eskiden, gazetelerde çalıştığım yıllarda, kardeşlerim benim yanımda o gazetelerde okudukları balon haberleri uzun uzun tartışır ama yanıbaşlarındaki "minik" kardeşlerine "bunun aslı nedir?" diye asla sormazlardı. Hatta kendimi tutamayıp söze karışacak olsam, "sen ailenin en küçüğüsün, ne bilirsin ki?" der, ağzıma tıkarlardı sözümü ve kaldıkları yerden devam ederlerdi.
Çünkü ben onların doğumuna tanık olduğu, bir vakitler altı bezlenen, "ıngaaa" diyen, onlar lisede ya da üniversitede okurken ilkokula başlayan "dünkü sıçırtma"ydım, her ne kadar o gazetede yedi buçuk yıldan beri çalışan, çok okunan, saygı gören köşesi olan biriysem de, onlar da o gazetenin yirmi yıllık okuyucusuydu; ben nereden bilecektim, onlar bileceklerdi haliyle.
Kardeşlerime hiç bir zaman anlatamadım. Anlatmaya çabalamaktan vazgeçeli yıllar oldu. Dünyaya geliş sıramızı artık değiştiremeyeceğimize göre, onların benim ağzımdan çıkan herhangi bir bilgiyi, fikri, sezgiyi dikkate alma ihtimali sıfıra yakın. Ama belki size anlatabilirim. Ne de olsa çoğunuzun kafa kâğıdı benimkinden daha yeni. Üstelik "yakınım" da değilsiniz.
Zaten bildiğiniz bir tarifi anımsayarak başlayalım:
Normalde, yani olması gereken şekliyle, bir gazete, haberi, yani olup biteni, içine palavra abartı cilâ şahsî kanaat katmadan, yalın ve anlaşılır bir dille okuruna aktarmakla yükümlüdür.
Gazetelerin yönetim piramidinde en tepede yazı işleri müdürü (artık genel yayın müdürü deniyor), onun altında editörler (artık yazı işleri müdürleri deniyor), bölüm şefleri (şimdi de bölüm şefi deniyor) ve onların altında da sayıları hayli kabarık olan muhabirler bulunur.
Muhabir, bazen kendisinin keşfettiği ama çoğunlukla da bir üstündeki amirinin önündeki ajandaya ya da haber toplantısında kararlaştırılan konu başlıklarına bakarak kendisini görevlendirdiği bir işe gider, izler, sonra gazeteye dönüp haberini yazar, bölüm şefine sunar, haberi okuyan ve sağını solunu düzeltip, başlığını değiştiren -ya da aynen koruyan- bölüm şefi de elinde biriken haberleri götürüp yazı işleri masasına bırakır.
Yazı işleri bölümündeki büyük masada her sabah (yani öğlene doğru) toplanan gazete kurmayları, çeşitli bölümlerden getirilmiş ve hemen hemen son hali verilmiş olan haberleri -ve ekli fotografları, varsa tabii- inceler, hangisi ana sayfaya girecek, hangisi manşete çekilecek, hangisi orta sayfadaki "kısa kısa" sütununa alınacak, hangisi en dip sayfaya ya da çöpe gidecek, bakar, okur, belki tartışır -tabii son sözü genellikle en tepedeki kişi söyler- ve başlığı yeterince ilginç ya da isabetli değilse değiştirip, belki azıcık kısaltıp, sağını solunu çekiştirip, "sayfa sekreteri" denen teknik elemana verir, sayfa sekreteri de bu içeriği grafik ögeler kullanarak sayfaya yerleştirir.
Yani, bir haber, ister rutin (örneğin, bilmemne partisinin önceden yayın organlarına duyurulmuş genel kurul toplantısı), ister güncel (örneğin, TEM otoyolunda az önce gerçekleşen zincirleme kaza), ister mutfaktan (yani, herhangi bir muhabir ya da editörün akıl edip, "yapalım mı?" diye önerdiği bir konu başlığı, örneğin, gecekondu kadınının seks hakkındaki önyargıları, falan fıstık) olsun, son uğrayacağı durak, yazı işleri masasıdır ve kaderi o masada oturan birkaç kişinin elindedir; sayfaya girer ya da çöpe atılır.
Düşün ki bir gazetede ya da televizyon kanalında muhabirsin, verilen her göreve gidiyor, izlediğin "haber"i tam da mektepte öğrendiğin gibi, usulüne uygun yazıyorsun ama yeterince ilginç bulunmadığı için sayfada yer bulamıyor; bu durumda moralin bozulmaz mı?
Yeteneksiz değilsin, kafan çalışıyor, haberini gayet güzel yazıyorsun ama yazıişleri müdürleri haberi okuduğunda yine de yayınlanacak değerde bulmuyor. Çünkü sayfada yer darlığı var. Örneğin, son anda tam sayfa ilân alınmış, ne olacak? Tabii ki bir başka ilân değil, haber sayfalarından biri atılacak. Herhalde "manken" Tuğba Bilmemne'nin açık kıçlı fotografı değil, tabii ki sempozyum, bilimsel toplantı, yoksulluk, yolsuzluk haberi atılacak.
Çünkü sen gittiğin sempozyumdaki konuşmacı ne söylemişse onu yazıyorsun. Bilim adamı bu, reklâm spotu gibi konuşacak değil ya, "kist hidatik şu şu şu koşullarda oluşur, köpeğin dışkısından bulaşabilir ama kedinin tüyünden bulaşma riski pek yoktur, çünkü kediler taşıyıcı değildir" diye anlatıyor, sen de duyduğunu yazıyorsun.
I-ıh, olmaz, haber öyle yazılmaz! Kim okur öyle haberi?
Çünkü artık "medya" genel başlığı altında değerlendirdiğimiz gazete, televizyon, radyo ve benzerleri, serbest piyasa koşulları içinde kıran kırana rekabet eden, hisse senetleri borsada işlem gören, yöneticilerinin artık alenen "ben gazeteci değil işadamıyım" dediği birer şirkete dönüşmüştür ve normalde kamuoyunu tarafsızca bilgilendirmek olan ödevi, kendilerini çepeçevre kuşatmış olan ekonomik rekabette öne çıkma, ulusal servetin ve siyasetin vanalarını elinde tutan bürokratik eliti kamuoyu baskısı altına alarak, bizzat medya patronunun ekonomik çıkarlarını gözetme/kollama işlevine dönüşmüştür.
Bu durum doğru mudur yanlış mıdır, yorumu okuyana bırakıyor ve bu olguyu bir sonraki değerlendirme için veri olarak ele alıyorum.
Eğer bir yayın organının temel politikası, tiraj/reyting yarışında ön sıralara yerleşmek ve reklâm -ve likit para- pastasından en büyük dilimi koparmak ise, kullanılan haber dilinin gün be gün reklâm spotuna dönüşmesine de şaşırmamak gerekir.
O nedenle, "bilimsel verilere göre, Marmara depreminin olabilirlik oranı şudur, diğer yandan bu görüşün aksini savunanlar da vardır" tarzında bir haber dili kuramsal olarak doğru ama uygulamada yanlıştır. O habere "Marmara Depremi kapıda! En az bir milyon ölü bekleniyor!" diye başlık atar ve o minval üzre haberleştirir, heyecan yüklü patlaklar içinde, devasa puntolarla sürmanşete (logonun da üstünde olan yere) çekersen, bakkala ekmek almaya gitmiş vatandaş, hiç niyeti yokken bir tane de gazete alır.
Ya da elinde zap tabancasıyla durmaksızın kanal kanal gezinen doyumsuz televizyon izleyicisi, böyle sunulan bir habere rastlayınca bir süreliğine de olsa zaplamaya ara verir.
Bir kez daha haberlerini gazetecilik etiğine uygun yazan muhabirin başına gelenlere dönecek olursak; o muhabir sensen eğer, ne kadar iyi yetişmiş, zekî, yetenekli, terbiyeli, çalışkan olursan ol, eğer haberlerin sayfaya girmiyorsa endişelenmeye başlarsın. Çünkü işten atılmasan bile, kızağa çekilmen, yerinde sayman, gözden düşmen, senden sonra gelen hırslı çocuklar hızla yükselip köşeleri kaparken, ilk tenkisatta kapının önüne konacaklar arasında olman kaçınılmaz demektir.
Hadi diyelim ki, bölümün başında helâl süt emmiş sağduyulu bir şef var ve senin üstüne kol kanat geriyor. Ama o bile senin haberinin yazı işleri masasında Motor Hanım'ın sarkık memelerinden daha fazla itibar görmesini sağlayamaz. İlâcı olsa kendi başına sürer; o da kovulmamak için ayağını denk almak zorundadır.
Bu durumda ya moral bozukluğu içinde kendini içkiye, melankoliye, "değerimi bilmediler" vahlanmalarına kaptırır, kendi egona kilitlenir, yarıştan çekilir ve kapının önüne konulacağın güne kadar haberini yapar maaşını alırsın, ya da o haberi için kan ağlaya ağlaya sayfaya girecek formatta yazmaya gayret edersin.
Tabii bütün bu olasılıklar senin gerçekten de zekî, çevik, ahlâklı, yetenekli, bilgili, becerikli, hızlı bir gazeteci olduğun varsayımı üzerine kurulu. Ama sen de biliyorsun ki, liyakatin değil sadakatin geçerli olduğu, en tepedekinden en alttakine kadar herkesin gört korkusu içinde o günü de kurtarmaya çabaladığı, insanı ezen, aşağılayan, yüksek tavanlı, granit döşemeli, turnikeli, kapıları kameralar ve elektronik barikatlarla korunan, izinsiz girilemeyen katları ve ayrıcalıklılar için farklı yemekhaneleri olan, koridorlarında egoizmin, sınıf atlama özleminin, ihanetin, husumetin, hizipçiliğin kol gezdiği plaza binalarında yukarıda zikrettiğim vasıflardaki insanlara karın ağrısı gözüyle bakılacağından ve ilk fırsatta harcanmak isteneceğinden, o inişli/çıkışlı asansörlerde her adımda bir kifayetsiz muhterise toslaman olasıdır.
Plaza koridorlarını kifayetsiz muhterislerle dolduran bu mekânizmanın en tepesinde, haydut mu işadamı mı olduğu halen tartışılmakta olan bazı ünlü patronlar oturur. Genel yayın müdürlerini seçen -eğer Derin İktidar değilse- herhalde onlardır. Daha alt kademeler de onların seçmiş olduğu bu adamların seçtiklerinden oluşur.
Ne zaman kodese gireceği ya da jetine atlayıp Güney Amerika'ya kaçacağı tamamen esen rüzgârlara bağlı olan "işadamı" tarafından seçilmiş bir genel yayın müdürü hangi efsafta olmak zorundaysa, onun yaptığı gazete ve televizyon da o evsafta olacaktır. Öyle yayın organlarının haber dili de tabii ki reklâm spotları gibi eser miktarda gerçek, bol sansasyon formatında olur. Bunda yadırganacak ne var?
Burada dayanamayıp kişisel görüşümü söyleyeceğim. Bu yayın organlarının yöneticilerini hakaret yağmuruna tutmak, internet ortamında -hele işsiz bir gazeteciysen- dünyanın en kolay işi. Ucuz kahramanlık. Hele bir de o plazaların yöneticilerini küfür ve hakaret yağmuruna tutarken, çaktırmadan patronlarına yaltaklanan, "o herif seni batıracak, halbuki ben olsam ne güzel gazete yaparım, daha saygın olursun" diye kendini pazarlamaya çalışan puşt tayfası var ki, en çok onlar midemi bulandırıyor.
Oysa bilmemiz gerek; eğer birincil ihtiyacı devlet mekanizmasını yakın markaja almak ve ekonominin en büyük işvereni olan devletin dağıttığı ihalelerden en büyük payı koparmak olan bir medya patronuna hizmet ediyorsan, ya o deveyi güder ya da gidersin. Bombardıman uçağının pilot koltuğuna oturup da "benim kişisel tercihim barıştan yana, bu bombaları havacılık etiğine uygun noktalara atıcam" deme lüksün yoktur. Ya da vardır ve tercihini menfaatten yana yapmışsındır.
Ama mekanizmayı es geçip, sadece pilotu suçlayanların taşıdığı örtülü ahlâksızlığı da mertlik sanmamak gerekiyor.
Aslında "bu gazete denen fışkıları hiç okumayın" demek isterdim. Çünkü -bence- gazete "okumak" zararlı bir alışkanlıktır. Dünyadan haberdar olmak için para verip satın aldığın o paçavranın yarısından fazlası reklâmla (yani cebindeki zor kazanılmış parayı söğüşlemek için uydurulmuş yalan dolanla) doludur. Bugün itibariyle söylersek, gazete aslında reklâm verenin pezevengidir. Dahası, gazete patronunun ve şirketin çıkarları doğrultusunda kamuoyunu (yani bizi) manipüle ettiği (kandırarak yönlendirdiği) ayan beyan ortadayken ve her geçen gün yeni örneklerle pekişirken, hâlâ gazete okumayı elzem zannedenlerdensen, enayiliğine doyma.
Aynı ifadeler televizyon için de misliyle gerçek.
Ama "aaa, ben ayşe çölaşan'ımı okumadan ve kırca altaylı'mı seyretmeden yapamam, ne yapayım, bağımlı bir insanım" diyorsan bile, hiç olmazsa gazetelerin haber dilinin arkasında ne tür bir yapısal zaaf olduğunu ve bu zaaf içindeki yapının ne tarafa doğru meylettiğini azıcık bil de okuduğun haberin içindeki sahicilik ve çarpıtma oranını doğruya yakın tahmin et istedim.
Tabii ki seçim senin, bilincinin vanasını kime istersen ona emanet edebilirsin.
Radikal gazetesinmin internet baskısından bir haber spotu:
Başlık: "Keman ustasının şaşırtan taktiği "
Spot: "Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi keman yapımcısı Antonio Stradivari'nin, müzik aletleri için basit bir cila kullandığı ortaya çıktı."
Spotu tıklayıp haberin olduğu sayfaya gidince çıkan şey şu:
Başlık: "Keman ustasının şaşırtan taktiği "
Alt Başlık: "Antonio Stradivari, meğer basit bir cila kullanıyormuş."
Spot: "Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi keman yapımcısı Antonio Stradivari'nin, müzik aletleri için basit bir cila kullandığı ortaya çıktı."
Haberin ilk cümlesi: "PARİS - Fransız ve Alman araştırmacılar, 4 yıl boyunca Paris'teki Müzik Müzesinde bulunan 5 kemanı inceledi ve Stradivari'nin cila için basit ve sıkça kullanılan maddelerden yararlandığını gördü."
Galiba gazetelerin editörleri "takılmış plak sendromu" benzeri bir hastalıktan muzdarip.
Ya da gazete okurlarının embesille gerzek arası bir zekâ seviyesine sahip olduğunu düşünüyorlar.
Ya da yazıp yayınladıkları içeriği bir kez bile okuyup düzeltmeden yayına koyacak kadar yaptıkları işe saygısızlar.
Yukardaki örnek özellikle seçilmiş değil. Tüm gazetelerde aynı tapon editöryal anlayış hüküm sürüyor. Al birini vur ötekine.
Her halükârda insanın bu zevat için "aldığınız o maaşlar gözünüze dizinize dursun" diyesi geliyor.
Siz, Derkenar'ın tek kuruş almadan yazan (hem de pırıl pırıl bir Türkçeyle yazan) tüm yazar ve yorumcuları, bu vesileyle alınlarınızdan öpüyorum.
En iddiasız olanlarınız bile -isteseniz- bu gazetelerin en kabadayısına başyazar olabilirsiniz.
Ama onlarla sizi ayıran bir şey var: Fikir namusu.
Bu vasıfsız kalabalık, oturdukları sandalyelerin altlarından her an kayabileceğini bilmenin verdiği bir panik içinde. Bu telâş ve günü kurtarma kaygısı, yayınladıkları her satırda kendini ele veriyor.
Yazık onlara! Hem de çok yazık!
Kirlilik yaratmaktan başka bir işe yaradıkları yok.
Büdütör - 4 Aralık 2009 (13:42)
Yine Radikal'den bir haber alt başlığı:
"Yeni sürüm Beta 4.1, (…), dil çeviri fonksiyonuyla entegrasyon gibi inovasyonları içeriyor. "
Anladınız siz onu. Türkçe'ye çevirmeme gerek yok.
Efendim, anlamadınız mı?
O zaman anlayacağınız bir gazete bulup onu okuyun.
Büdütör - 10 Mart 2010 (16:42)
Radikal Gazetesinin bir haberi:
"42 yaşındaki Kadime Şanlı geçen yıl evinde kızı tarafından bıçaklanmış olarak bulunmuştu. Bıçakla yakalanan Hüseyin Şanlı, eşini bıçaklayarak öldürdüğünü söylemişti."
Soru: Kadını kim bıçaklamış?
a) Kızı ve kocası birlikte
b) Yalnız kızı
c) Yalnız kocası
Yanıtı bilenleri Radikal'e editör yapıyoruz.
Fersan Cevriye - 21 Nisan 2011 (21:25)
Herhalde "bilemeyenleri" demek istediniz.
Dumur Abi - 21 Nisan 2011 (21:35)
Son ütücünün orta düzey Türkçe, ileri düzey yabancı dilbilgisinden olsa gerek. Güveçte ekmek üzeri beşamel sosu ıspanak yanında çömlek kapta krema tadında bir metin. Tek eksiği virgül koymayı unutmuş olmaları. Kızı tarafından bıçaklanmış olarak bulunmuştu derken: "…evinde kızı tarafından, bıçaklanmış olarak bulunmuştu" diyememiş. Kelâmın gücü adına, virgülün boyu kaç cm? Bir çivi bir nal, bir nal bir at metaforu bir virgül bir yazarı kurtarır. Ey kelâm ehli, Nokta, ünlem kadar haykırış için virgüle de muhtaç olacağını unutma. (Feyizbuk atasözü - Mevlânâ)
Doğru cevap: C - Yalnız, kocası
Yalnız kocası değil…
Beta Tester - 22 Nisan 2011 (18:42)
Bir Türk Harvard'da okuyorsa mutlaka dâhidir. Irkçılığı başarının olmazsa olmazı sanan Türk medyası sayesinde bu artık sıradan bir bilgi. Bütün dünyanın konuştuğu, kansere, alzheimere çare bulan, Google'da Microsoft'ta çalışan, hatta İnterneti hack eden başka dâhi Türkleri hep onlar sayesinde öğrendik.
Yalnız gittikçe işi komediye varan bir aptallığa döküyorlar sanki:
Kayserili Türk mühendisin büyük başarısı (Hürriyet)
Bundan sonra daha özgül olup, misâl "Kayserili Beyaz Türk" gibi ifadeler kullanmalarını bekleriz.
Yalçın Şahin - 10 Ağustos 2011 (14:35)
Gazetecilik okullarında "ders" diye okutulacak bir editörlük örneği. Gene Radikal'den. Haberin başlığı:
"Michael Jackson'ın avukatı suçlu bulundu"
"Nasıl yani, avukat mı öldürmüş maykılı?" diyor ve haberi okuyorsun, şapkan uçuyor. Aslında mahkeme, Michael Jackson'ın doktoruna ceza veriyor. Güçlü bir anestezi ilacı olan "propofol"den aşırı dozda vererek ölümüne yol açtığı için. Editör başlığı ve spotu yazarken, her nasılsa, doktoru avukat yapıyor.
"Ne doktorlar ne avukatlar istedi bizim kızı; bir tek gazete editörünü sopayla kovaladık" diyeceği geliyor insanın.
Ayten'in Kocası, sen yaptığın gazeteyi okumuyor musun?
Adil Cevaz - 8 Kasım 2011 (13:26)
Necdet Şen yazıları
Son kararım bu; asla değiştirmem!
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 164 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart