Necdet Şen - 25 Kasım 2001
Rahmetli babam, vaktiyle bizim alışveriş merakımıza olan kızgınlığını şöyle dile getirirdi: "Boyalı s... görseniz, onu da alacaksınız!"
Şimdi yaşıyor olsaydı, belki de şöyle değiştirirdi bu darbımesel değerindeki yorumunu: "Boyalı s... görseniz, peygamber diye ardından gideceksiniz!"
Bana sorarsan, babamın söylediği o "boyalı şeyi" sallasan türlü türlü modern üfürükçüye çarpıyor!
Bir zamanlar sopa zoruyla hepimiz asker iken ve memleket de tam anlamıyla kışla iken farkında değildik, şimdi ister istemez toplumsal hayatımız sivilleştikçe, eskiden halının altına süpürülmüş ne kadar pasaklı yanımız varsa bir bir ortaya dökülmeye başladı. Pandora'nın kutusu gibi, kapak açıldı bir kez; daha neler göreceğiz kimbilir.
Önceden de söyledimdi sanırım, bi daa söyliiym: İlâhi adalet diye bir şey yoktur; kötülük, onu yapanın yanına kâr kalır.
Toplumun sağduyusu masalının da inanılacak bir yanı yoktur; ahmaklık toplumun karakteridir.
Zamanı kandıramazsın sözü de palavradan başka bir şey değil; zamanın her dilimini, dünü de bugünü de yarını da bal gibi kandırırsın; sen yeter ki niyetlen.
Kendini istersen uzman, istersen sanat güneşi, istersen süperstar, istersen kurtarıcı, istersen medyum, istersen guru, istersen peygamber, istersen (hâşâ huzurdan) Tanrı diye pazarlayabilirsin; ayağına dolanacak tek şey, yine senin sağduyun ve vicdanındır. Dünyanın en zırva lâflarını bile yumurtlasan bu yumurtaların üstünde kuluçkaya yatacak sayısız ahmak çıkar.
Prof.Dr. Kerem Doksat'ın sorusu çok anlamlı o bakımdan:
"Geçmiş peygamberlerin kerametini sorgulayamıyor, şimdikileri ise şarlatanlıkla suçluyor oluşumuzun nedeni, o zamanlar psikiyatrinin olmayışı mı?"
Merak eder dururum, hipnoz, uyutanın mı uyuyanın mı kerametidir diye?
Efsanevî dolandırıcı Sülün Osman derdi ki:
"Dolandırıcılığın değişmez önkoşulu, dolandırılmaya hazır bir ahmaktır".
Ahmak mı dediniz? Ne kadar lâzım?
CNNTurk kanalında yayınlanan 5N1K programında Cüneyt Özdemir'in birkaç gün önce ilginç bir konuğu vardı:
"Dünyanın En Akıllı Adamı".
"Nasıl yani?" demeyin; basbayağı işte, "Dünyanın EN AKILLI Adamı"
Seyretmeyenler vardır aranızda, işin özeti şöyle oluyor:
Adını şimdi hatırlayamadığım, suratından pek de zekâ akmayan, en fazla otuz yaşlarında bir vatandaş, gitmiş notere, kendisini Dünyanın En Akıllı Adamı olarak gördüğüne dair bir belgeyi onaylatmış, sonra da üzerinde yukarıda zikrettiğimiz sıfatı taşıyan bir sürü kartvizit bastırıp her yere dağıtmış.
"Eee, noolmuş yani, salağın kıtlığına kıran mı girdi?" deyip geçebilirsiniz.
Tamam, öyle yapalım ama, ekrandaki gazeteciyi de ekran karşısındaki bendenizi de hop oturtup hop kaldırtan şey başka.
Bir sürü aklıevvel, "nasıl akıllı olunur?" konulu seminerlerde feyz almak için bu adama kişi başına 40-50 milyon lira ücret ödüyormuş. Dahası, Emniyet Genel Müdürlüğü ve bazı holdingler de dahil, bir sürü resmî ve özel kuruluş, bu sonradan olma "dahi"yi çağırıp ücretli seminerler verdiriyor ve bavul dolusu parayı uçlanıyormuş "akıllı olmayı" öğrenmek amacıyla.
Şimdi de sizin hop oturup hop kalktığınızı görür gibiyim. Belki birazdan yapacağım bir espriye giriş olsun diye bunları uydurduğumu düşünmüş de olabilirsiniz. Ya da belki hâlâ gazete alanlar varsa, daha önce oralarda gözünüze ilişmiş olabilir bu abukluk.
Ayrıca ne var ki şaşacak? Daha on gün kadar önce "takım ruhu nasıl olmalıdır?" konusunda akıl öğrenmek için, o esnada takımından şutlanmış olan mafiozi tavırlı futbol starına adam başı 850 dolar para yatırmamış mıydı bu memleketin siyah ıskarpinli "mutlu" azınlığı?
Ben de kendimi böyle tescil ettireyim bari...
Niye mi?
Geçen hafta bir söyleşiye konuk oldum. Aslında söyleşi, imza günü ve benzeri etkinliklerden uzak durmak gibi bir ilkem var uzun zamandır, ama bu kez çok sevdiğim kadim bir dostuma "hayır" demeyi beceremediğim için istemeye istemeye gittim, konuştum.
Konu "medya etiği" idi ve mekân da İstanbul Barosu'nun Staj Eğitim Merkezi (İstanbul Barosu, Çin Barosu'ndan sonra dünyanın ikinci kalabalık barosu olur bu arada; yani bu şehr-i Dersaadet'te kolunu sallasan avukata çarpar).
Staj Eğitim Merkezi'nde genç avukat adaylarına medya etiği, kelle avcısı gazeteciler, basındaki sendikasızlaştırma, kasalarda saklanan ve şantaj amacıyla pazarlık konusu edilen yolsuzluk dosyaları, MİT mensubu gazeteciler, patronlar arasındaki menfaat ve bölge çatışmalarında tetikçiden beter davranan kalemşörler, "başarı" basamaklarını hızla tırmanabilmek için şeytanla bile işbirliği yapmaya teşne muhabirler, elinden tutulup "yürü yâ kulum" denen ve kısa zamanda medya starına dönüştürülen maşalar, büyük medya kuruluşlarının Vaşington, Moskova ya da Atina muhabirliği "vazifesini" ikmal ettikten kısa bir süre sonra merkeze çağırılıp hızla en tepelere tırmandırılan "temsilci" gazeteciler ve daha birçok kıymetli mevzuya şöyle bir değindikten sonra, bu deveyi gütmek için "ekmek parası" gibi bir mazeretin yeterli olamayacağını, bizatıhî bendenizin, bu çürümede rol oynamamak adına yüksek bir yaşam standardı ve ayrıcalıklı camiaya dahil edilme lüksünü elimin tersiyle itip kendi isteğimle yoksulluğu seçtiğimi (ve biraz da iç temizliği adına olsa gerek) nefsimi terbiye etmeye çabaladığımı, yakınmamayı ve katlanmayı öğrenmeye çabaladığımı, az yemek yediğimi, tahta üstünde yattığımı falan anlattım.
Anlatmaz olaydım! Aslında sadece "ele verir talkını, kendi yutar salkımı" diye düşünülmemesi içindi sanırım bu son teferruat, gereksiz bir savunma refleksiydi, yoksa böbürlenmek gibi bir amacım yoktu. Ama yine de hata etmiş olmalıyım. Karşımda oturan gençlerden biri dayanamadı ve "hayatımda sizin kadar UÇUK birini görmedim" deyiverdi.
Bana pek iltifat gibi gelmedi bu söz. Sanırım ayakları yere basmayan, aklı bir karış havada, gerçekleri algılayamayan biri gibi gördü beni.
Böyle bakılınca, oruç tutan herkes, kendini bir inanç uğruna aç bıraktığı için "uçuk" sayılabilir. Akılcı bir tarafı yoktur oruç tutmanın.
Onlara "Gazetelerden ve televizyonlardan madem bu kadar şikâyetçisiniz, bu kokuşmayı siz protesto etmezseniz kim edecek?" demeye çalışıyordum tam o esnada.
Değiştirmek için çaba harcamadığımız bir dünyadan yakınmaya hakkımız var mıydı? Menfaat çarkının bir parçası olmakla ona karşı çıkmak arasında seçim yapmak zorunda değil miydik? Ola ki sağduyulu bir insan olmak, değer hiyerarşimizin en üst sırasında değilse, neydi öncelikli değer yargımız?
Uzun zamandır toplumsal hayattan uzak kaldığım için bunun artık "uçukluk" sayıldığını unutmuşum.
Ya da böyle tescil ettireyim kendimi. Parayla "uzlaşmama" sanatını öğretirim. Adam başı şu kadar dolar. Ne kadar pahalı olursa o kadar cazip. "Demek ki bir hikmet var" diye düşünür halkım.
Geçen ilkbaharda, bir diğer dostumun özel ricasını kıramayıp, aracı olduğu bir iş teklifini görüşmek üzere, lûtfedip gönderilen otoyla boğazın bu yakasında, sözümona restore edilmiş (yani dışına ahşap süsü verilmiş, ama içinde beton bina olan) bir köşke gitmiştim. Birkaç keşfedilmemiş (ya da kendi kendini keşfetmiş) "dahi" tarafından yönetilen bu şirket, faaliyet konusu olarak, alanlarında sivrilmiş ünlü kişilere konferanslar verdirmek ve bu yolla parayla akıl satın alınabileceğini zanneden cüzdanı kabarık mantar sürüsünü söğüşlemek gibi bir strateji benimsemişlerdi.
Ama kendileri de (dostum hariç) en az söğüşlemeyi tasarladıkları zenginler kadar ahmak oldukları için bana kalırsa pek şanslı görünmüyorlardı. Kulunuza teklif etmeyi düşündükleri "iş" de konferans yapılacak mekânın icabet edecek "mühim" zevat üzerinde karizma yaratabilmesi için orayı nasıl dekore etmeleri gerektiği konusundaki engin fikirlerim ve bir de salonunun duvarlarına konuk edecekleri "mühim fikir ve sanat adamı" konuşmacıların portrelerini çizip çizemeyeceğimdi.
Bir yandan da çekiniyorlardı ters bir tepki veririm diye.
Nitekim, korktukları şey fazlasıyla başlarına geldi, beklediklerinden de "ters" tepki verdim.
Hayır, iş teklif etmeye niyetlendikleri için değil. İstemez miyim üç beş kuruş kazanmayı? Değil duvarlara resim yapmak, ya da orayı nasıl tefriş edecekleri konusunda danışmanlık, "al şu takım taklavatı, binayı zımparala, macunla, boya", hatta, "al süpürgeyi kovayı, her tarafı tuvaletler de dahil pırıl pırıl yap" deselerdi, inan olsun ki seve seve yapardım. Üstelik de hem yapar hem de "nasıl kuş kondurabilirim?" diye kafa patlatırdım. Dahası, bahçevanlık, aşçılık, şoförlük, boyacılık, inşaatta soğuk demircilik, hatta kenef bekçiliği bile yapardım ekmeğimi kazanmak adına. Bugün de yaparım. Ama "kültürel faaliyet" kisvesine bürünmüş kibar hırsızlığa bile bile alet olmak istemem. Kandırılmamak için de gözümü dört açarım.
Tepkim şunaydı: Her tarafından vıcık vıcık çapsızlık ve şarlatanlık akan bir faaliyet alanında onların şarlatanlığını ve çapsızlığını yok sayarak, nasıl zengin olmaları gerektiği konusunda güya altın değerinde tüyolar verecektim; ama bunu bir boyacıya verecekleri ücretten daha azına yapacaktım.
Ulan dangalak! Madem o kadar akıllıyım, ilk konuşmacı olarak beni çağır o zaman! Size zengin olmanın sırlarını öğreteyim! Ve daha uysal bir çizer bulup duvara benim portremi çizdirerek başla işe. Hazret çok "akıllı" ya, hem bendeki "dahiyane" fikri çalacak, hem de çömez muamelesi çekecek.
Zengin olmak için dahi olmak gerekmiyor ki zaten; cibilliyetini çöpe at, gerisi gelir. Bunu da ben öğretemem; çünkü bilmiyorum, denemedim.
Asla "akıllı" bir adam olduğumu zannetmiyorum; hatta "salağın önde gideni" olduğumdan kesinlikle eminim. Öyle olmasa, şu kadar adım sanım, yeteneğim, birikimim bokum püsürüm varken ve hayranlarım bana hayran olmanın rantını toplarken (bunu başka gün anlatırım), ben emekli maaşıyla geçinen annemin evindeki asansör büyüklüğündeki bir odada, suntanın üstüne serilmiş birkaç kat battaniyenin üstünde uyumazdım dört yıldan beri.
Eğer akıl, kendi sınırlı kapasitesini allayıp pullayıp bulunmaz hint kumaşı diye pazarlamaksa, ahmağın dik alâsıyım. Valla öyleyim. İtiraz etmeyin, öyleyim işte!
Nitekim her zamanki ahmaklığımı orada da gösterip, iyi kötü para kazanacağım bir işi almaktansa, o kovboy şapkasıyla dolanarak ilginç olunduğunu sanan dümbeleğin ağzının payını münasip bir dilde verdim ve yoksul yaşantıma geri döndüm.
Yazının başında sözünü ettiğim şu "dünyanın en akıllı" hokkabazına tekrar dönecek olursak, bu abdurrahman çelebi (yok, adı değil, niteliği) öğrencilik yıllarında mıymıntının tekiymiş, sınıfta herkes parmak kaldırırken kendisi bir köşede pısıp otururmuş. Sonra günün birinde "Ben neden böyleyim?" diye sorgulamış ve sonra şunu farketmiş:
"Kendisini çok değersiz ve aptal buluyormuş. Herkesten daha aşağı olduğunu düşünüyormuş. Bunu değiştirmeye karar vermiş ve kendi kendine her gün 'Ben akıllıyım, ben akıllıyım, hem de çok akıllıyım, hatta dünyanın en akıllı insanıyım!' diye telkinlerde bulunmaya başlamış.
Sonunda bu telkinler o kadar işe yaramış ki, şimdi o diğer insanlara (tabii ki ücret mukabili) bu başarının sırrını öğretiyormuş":
"Aslında salağın teki olsan da kendini nasıl akıllı zannedersin?"
Öğretir a, kime ne? Madem ortalık gördüğü her "boyalı s..."e para yatıracak andavallıyla dolu, öğret aslanım, helâl olsun sana bu yollar.
Sen de türünün en başarılı örneklerine konferanslar ayarla kovboy şapkalı arkadaşım. Ayşe Arman'la Emin Çölaşan'dan başla. Dünyanın En Akıllı Adamı'nı da unutma sakın. Medyayı parmağının ucunda oynatmak konusundaki başarılarına binaen Aysel Gürel, Hüsamettin Özkan, Yaşar Nuri Öztürk, Sakıp Sabancı, Medyum Memiş, Serdar Ortaç veBedri Baykam'ı da unutma, davet et, konuşsunlar. Salih Memecan'dan da rica et, duvarlara onların çöp adamdan portresini çizsin.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş olur böylece.
Hı? Zaten davet ettin mi? Pardon, kaçırmışım: -)
Beni davet edecek değil ya şaban, tabii ki onları davet edecek.
Başarının bu kadar ucuzladığı, ayağa düştüğü, hokkabazlığın ufkunu göz alabildiğine açtığı bir dünyada, en büyük kâbuslarımdan birisi, adımın bu tarz başarı öykülerinde ve başarısı kendinden menkul kişiler listelerinde yer alması olurdu.
Öyle bir sahte değer bombardımanı altındayız ve öyle bir beyin yıkama sürecinden geçiriliyoruz ki, sık sık tekrarlayıp duruyorum, bana kalırsa Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya romanında anlatılan, uyurken beyni yıkanan yatılı okul öğrencilerine dönüştük. Yalan ve hile, bütün toplumun ortak değeri olunca, gerçeğe değinen kişi "uçuk" diye damgalanabiliyor.
Bu uğultuya rengini veren temel mesaj şuymuş gibi görünüyor:
Gemisini yüzdüren kaptan. Zaman, her ne şekilde olursa olsun bol para kazanma, bol para harcama, istifleme, esirgeme ve başkalarının acılarına aldırış etmeme zamanı. Çocuklar bunun için kolejde okutulur, ahbaplıklar bunun için kurulur, sosyal hayat buna göre düzenlenir. İşte budur gerçekçilik.
Bir yanda neyi var neyi yoksa VERMEK için çırpınan minik neco, diğer yanda alığın teki olduğunun bal gibi farkında, ama böyle bir sistemde alıklığın bile AKIL diye pazarlanabileceğini de sezmiş olan kurnazlar güruhu; ve orta yerde berbat olana meyletmeye yatkın bir kuru kalabalık.
Bu toplum uzaydan gelmedi. Ben de uzaydan gelmedim. O halde nedir aradaki bu derin uçurum?
Yetenekten falan söz etmiyorum; hep söyledim durdum, biliyorsunuz artık; minik neco'nun varsayılan yeteneği tüm insanlığın ve hatta hayvanların, tüm kâinatı içeren ve içimizde olan ortak servetin minicik bir zerresi. Varsa eğer zulamda bir şeyler, neyim var neyim yoksa hepsi, ona ulaşabilen herkesin ortak malı; almayandan hesap sorarım.
Deminden beri ahlâk'tan söz ediyorum. Ama geleneksel "baskın basanındır" ahlâkından değil, olumluya, güzele, sevgiye meyletme, paylaşma, dayanışma, çoğaltma ahlâkından.
Görünüşe bakılırsa, onun kıtlığına kıran girmiş.
Güzel yazınızı okurken postacı kredi kartı dökümünün olduğu zarfı uzattı, aldım zarfı, üzerinde;
XXX_Bank "iyiler mutlaka kazanır" logolu yazı... Birden irkildim ve kapım kapanınca "iyiler nah kazanır!" dedim yüksek sesle (gayr-i ihtiyari)...
Pardon... Eh! Hocam yaptınız yapacağınızı, kadın başımıza küfürü de dışa yansıtmamıza sebep oldunuz, ne olucak bu halimiz, dillendirdiniz bizi. Allah yardım etsin, bir kaç yılımız kaldı özgürlüğe, ayol bunu da tamamlayabilirsek bizden sabırlısı yok...
Allahtan geçmiş yıllarda Derkenar'ı tanımadık, yoksa halimiz haraptı...
Henet - 4 Şubat 2008 (13:51)
Pazarlama çağın ruhunu yansıtıyor. Her şey pazarlanabilir. Namus, şeref, haysiyet, vatanseverlik, hatta "satın alınamazlık"... Fakat herkes sırasını beklemek zorunda. Önce reklamcılar sonra diğerleri. O sebepledir ki, artık yazarlar, sinemacılar, filozoflar hep eski reklamcı. Ne demişler, "bal tutan parmağınız yalar".
Cemal Çiçek - 2 Ocak 2009 (16:29)
Ahmak mı dediniz. Ne kadar lâzım. Biliyor musunuz yazılarınıza bayılıyorum. Hele bu yazınızı okurken gülmekten gözlerimden yaş geldi. O kadar güzel ve o kadar doğru yazmışsınızki. Evet her şey bütün dostluklar çıkar ve bol kazanç üzerine kurulu. Hak hukuk adalet yok. İnsanlar çıkarcı. Ve ben bu toplumdan nefret ediyorum hocam. Çalışan bir kadın olduğum için insanları o kadar, iyi tanıyorum ki. Para için menfaat için insanların yapamıyacağı bir şey yok. Sizin gibilerin nesi tükendi hocam. Siz insan gibi insansınız. Duygularınız tepkileriniz öylesine insanî ki. Sevgili hocam artık gerçek insanlara hasret kaldık. Siz ve benim gibiler sanırım son temsilciler.
Melahat Erdoğan - 20 Nisan 2011 (10:24)
Necdet Şen yazıları
Ali Türkan
Yolun düştükçe uğra. Yengeyi delikanlıyı da getir bir gün. "Tabii" deyip teyze oğluna sarılıp vedalaştı ve az önce indiği yokuşu ağır ağır tırmanmaya başladı. Bu sabah, kapıdaki görevliden, işten çıkartıldığını öğrenmişti.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 295 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart