Necdet Şen - 8 Haziran 2003
İnzivaya çekilmiştim epeydir. "Kimin için yazıp çizeceksin ki?" diye düşünmekten ve kendime acıyıp durmaktan yorgundum. Madem çizerliğe sırt çevirmiştim, sızlanmayı bir kenara koymalı, hiç olmazsa bir şeyler yazmalıydım.
Bir dostum "evde kullanmadığım bir bilgisayar var, işine yarayacaksa ödünç verebilirim" diyordu, ben de "yok, kalsın" diyordum ona. En sevdiğim insanlardan bile bir şey kabul etmek oldum olası ağırıma gidiyordu.
Ama bir yerden başlamalı, hayata katılmalıydım. Yorgunluk ve atalet alışkanlığa dönüşmeye yüz tutmuştu.
Sonunda yaralı gururum pes etti. Mantık galebe çaldı. O eski bilgisayarı gecenin bir vaktinde yüklenip eve taşıdım. Apartmana hırsız girdiğini (ya da belki benim hırsızlığa çıktığımı) sanan kapı komşumuz, gecenin ikisinde eve alet edevat taşıyışımı kapı aralığından gözetliyordu.
Ertesi sabah bilgisayarı kurup sağını solunu kurcalamaya başladım. Bazı harfleri basmayan, bazı harfleri takılı kalan, disketi yeni bilgisayarlar tarafından açılamayan o tarih öncesi mekintoş kısa sürede en yakın ahbabım oldu. Artık içimi ona döküyordum.
Kendime ait bir bilgisayarım yoktu, ama elimin para tuttuğu günlerde aldığım işe yarar bir gitarım vardı. Destan uzunluğunda şarkılar yazıp söylüyordum onunla. "Nereye böyle çocuk? Daha nereye kadar? Yapayalnız Nereye?" diye soran şarkım içlerinde en çok çalıp söylediğimdi o günlerde. Alıp başımı gidişimi ve uzak ülkelerde de aradığım huzuru bulamayışımı anlatan bir şarkıydı. Kitabıma işte o şarkının adını verdim: Nereye?
Sayı saymak, zamanı ölçmek, bir yerlere kayıt kuyut düşmek, günlük tutmak, fotografların arkalarına tarih atmak gibi alışkanlıklarım yoktur. Hiç olamadı. O nedenle Nereye'ye ne zaman başladım, ne zaman bitti, tam olarak söyleyemem. Ama hatırladığım kadarıyla, tamamının yazılması iki üç hafta, tekrar tekrar okunup sağına soluna kalafat çekilmesi birkaç ay, basılması ise asırlar kadar uzun gelen fırtınalı bir bekleyişten sonra oldu.
Bu yazı işte o sürecin öyküsünü anlatıyor.
Bilgisayarını ödünç veren kara gün dostu Nazan, gündelik hayatla aramda incecik bir asma köprü gibi duran o kitap yazılıp bittikten sonra yazıcıdan çıkış alma işini de üstlendi. Gittim, Nazan'dan aldığım bilgisayar çıktısını Kadıköy'de sırtına spiral taktırıp sayfa sayfa çevrilerek okunabilir hale getirdim. Daha yazıldığı günlerde ne yazdığımı pek merak eden, biter bitmez ilk okuyan kişi olmak isteyen birkaç arkadaştan evi oraya en yakın olanına, eski bir komşuma götürüp bıraktım. Yazdığım ilk kitabımı onlara (yakın dostlara) okutacak, görüşlerini aldıktan sonra üzerinde oynanması gereken yerlere tekrar göz atacak, sonra (herhalde) bir yayınevine götürecektim bassınlar diye.
Burada bir parantez açmalıyım. Bana bir kitap imzalanıp verildiğinde, daha eve gitmeden hemen oracıkta sayfalarını karıştırıp, yazarına moral verici bir şeyler söylemeye çalışırım. Dahası, eve gittiğimde de tüm işlerimi bir yana bırakıp o kitaba gömülür ve benden bir ses seda bekleyen ya da beklediğini düşündüğüm yazar tanıdığa vakit yitirmeden görüşümü bildirmek isterim.
Ertesi gün kitabı yarılamışımdır ve bitmesini beklemeden yazarı arayıp över, yağlar, yıkar, göklere çıkarırım. Beğensem de beğenmesem de yaparım bunu. Eğer yalan söyleyeceksem, insanları mutlu edecek minik beyaz yalanlar olmalı diye düşünürüm. Bir kitap yazmanın nasıl bir manevî ihtiyaçtan doğduğuna dair genel bir fikrim vardır ve insanın "yazar" arkadaşlarının olmasını ayrıcalık olarak gördüğümden, onların kıymetini bilmeye, hiç değilse o gün moralini yüksek tutmasına yardımcı olmaya çalışırım.
Ne var ki, kitabımın müsveddelerini emanet etmeden önce neredeyse her gün arayan, evine davet eden, uzun sohbetler yapan eski komşum, kitap kendisine bırakıldıktan sonra suskunluğa gömüldü. Aradan günler geçmesine rağmen aramıyor, meraktan çatlatıyordu.
"Herhalde beğenmedi de nasıl söyleyeceğini bilemiyor" diye düşündüm doğal olarak.
Ama bunun da kolayı var; ararsın, "beğendim-beğenmedim" konusuna hiç girmeden, kitabın içeriğiyle ilgili mavra yaparsın. Ne biliiym, sözgelimi kitap yazarın çocukluk günlerinden söz ediyorsa, "benim de şöyle bir çocukluk anım var" diye bir şeyler anlatır, ya da en azından "filan sayfadaki kadın eski sevgilin mi?" gibi bir soru sorar, okuduğunu belli edersin.
Hatta "olmamış bu kitap, şöyle yaz, böyle yazma" demek bile sessiz kalmaktan daha insancıldır.
Kaldı ki Nereye'nin içinde bu arkadaşın anlayamayacağı birçok İngilizce deyim, az bilinen Osmanlıca darbımeseller, sözcük oyunları ve çocukluğumuzun geçtiği ortak kasabadan anılar var. Yani o sayfalara geldiğinde normal olarak dayanamayıp "burada ne anlatıyorsun, yahu, şu kelime ne demek?" falan diye sorular sormasını gerektiren bir yığın ayrıntı. İnsan en azından "Atman neresi?" diye merak eder, arar sorar değil mi? Ama aramıyor ve sormuyor. Oysa ben merakla aramasını bekliyorum.
İnsan ne için kitap yazar? Çoğu zaman boşluktan bir yankı almak için. En azından ben onun için yazmıştım Nereye'yi.
İki hafta kadar sonra, dayanamadım, ben aradım. Telefona eşi çıktı, tatilde geçirdikleri günleri anlattı. Kitabı sordum, "haa evet, tatile giderken yanında götürdü, kumsalda okudu" dedi. "Bitirdi mi?" diye sordum, "okuyor" dedi. "Sen okudun mu?" dedim, "yav, bilirsin, ben pek sevmem kitap-mitap okumayı" dedi.
Biliyordum. O sadece "meşhur"larla arkadaşlık yapmayı seviyordu.
Rahmetli dostum Yavuz Gökmen'i anımsadım. Hürriyet'teyken çizgi romanımı günü gününe okur, sık sık da beğenisini dile getirirdi. Bir gün "spor sayfasında yazdıklarımı okuyor musun?" diye sordu. Boş bulundum, "ben spor sayfalarına hiç bakmam" dedim. Kırıldığını hafiften belli etti Yavuz, "sen yazsan ben mutlaka okurdum" dedi.
O günkü hamlığımdan ders almıştım ve bana kitap imzalayan yazar-çizer dostlarımı tek tek aklımdan geçirmiş, "başka kime yaptım bunu?" diye bilânço çıkarmıştım. Günahlarımı tek tek (en azından kendime) itiraf edip, yine kendi kendime bundan sonra yazı yazanlara karşı daha zarif davranma sözü vermiştim.
Eski komşum bu tarz konulara uzaktı; doğal olarak benim nasıl merak içinde bir ses bir nefes beklediğimi düşünemiyordu.
Bir ay geçti, yine de kitabı okuduğuna dair bir haber, ses seda yine gelmedi. Sık sık ettiği telefonlar da kesildiğine göre ortada onu kızdıracak bir şey vardı herhalde.
Sonunda ben aradım. "Kitabı okuyor musun?" diye sordum çekinerek. Donuk bir ses tonuyla "hıı, okudum" dedi. Konuşmak istemiyor gibiydi. Israrcı davranmadım. Müsveddeleri geri almak istedim, "peki" dedi.
Kalktım evlerine gittim, odanın en uzak köşesinde oturmuş, suratı bir karış, yıldızlar kadar uzaktı. "Kitabı rica etsem..." dedim tekrar. Eski komşum bana bakmadan eşine "kitap şurada, en üst rafta, getiriver bi zahmet" dedi.
Üst raftan indirilen kitabı elime aldım, baktım, tatil havası pek yaramamış gibiydi, yıpranmıştı birazcık.
Eski komşumun ağzını açmaya niyeti olmadığını anlayınca ben sordum "kitabın neresine takıldın?" diye.
Somurttu. Göz kapaklarını yarıya indirdi. "Bu kitap satmaz" dedi.
"Satar mı?" diye sormadım ki, onu yayıncı düşünsün; bir arkadaşım olarak sen nasıl buldun?"
"Eh işte, fena sayılmaz, biraz uzun ve anlaşılmaz" dedi.
"Başka?" dedim, "son bölümdeki rüya sahnesine ne gerek vardı, anlayamadım" diye ekledi. Orada anlatılanın rüya olmadığını söyleyip söylememekte kararsız kaldım.
Naapalım, beğenmemiş. "İyi" dedim. Kalkmaya davrandım. Eski komşum küskün bir tavırla konuştu: "Seni ısrarla evine davet edip de sonra oturup televizyon seyredenler biz miyiz?"
Meğer ona bozulmuş. Şaşırdım, çünkü o kabalığı yapan kişinin kim olduğunu bir tek onlara anlatmıştım, adıyla sanıyla biliyorlardı.
"Biliyorsun ya onun kim olduğunu, niçin üzerine alındın?" dedim.
Eşi atıldı öteki taraftan, "ben de hatırlattım ona biz olmadığımızı ama dinletemedim ki" dedi.
"Biz de bir keresinde otomobil yarışı seyretmiştik sen geldiğinde" dedi eski komşum.
"Seyretmeseydiniz o zaman" diyemedim. Ne yararı olurdu ki? İkiyüz küsur sayfalık kitabı "acaba hangi satırında bana geçirme var?" diye okuyan, başka hiç bir kısmıyla ilgilenmeyen, bulamayınca da en olmadık ayrıntıyı (işin aslını bildiği halde) kendine yakıştıran ve yaralı egosuna oradan da yara devşiren bu insana kızamazdım ki.
İçimden bir şeyler koparak çıktım gittim o evden. Kitabımdan soğumuştum. Kaldırdım bir köşeye ve unutulmaya bıraktım.
Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, bir karikatürist dostum akşam yemeğine davet etti. Sohbetinden zevk aldığım biriydi. "Tabii gelirim" dedim.
Onun da haberi vardı bir kitap yazdığımdan, "bittiyse kitabını da getir, okumak istiyorum" dedi. Olmaz diyemedim, elimdeki tek nüshayı çekine çekine götürdüm.
İri memeli bir hanım kız vardı sofrada, uzak bir yeğen galiba, "ben de okuyabilir miyim?" diye sordu, "tabii, neden olmasın?" dedim.
Kitabım orada kaldı, ben eve döndüm.
Ertesi gün, daha sonraki gün, daha sonraki hafta, ondan sonraki hafta, gelecek ay, o ayın haftaları...
Bu çizer dostumun da o aralar bir kitabı çıkmıştı. İmzalayıp hediye ettiğinde hemen o gece uykumdan fedakârlık ederek okumuş, ertesi gün de bitirmiştim. Atla deve değildi, iddiasızdı, ama yine de daha yarısındayken telefon edip "enfes! harika! en çok şurasını, burasını, falan yerini sevdim, herkese önericem!" türünden güzellemeler düzmüştüm uzun uzun.
Tamam, çizer dostum benim kadar "yalaka" olmak zorunda değildi tabii ki, ama bir buçuk ay da orta kalınlıktaki bir kitabı okumak için yeterli zaman sayılmaz mıydı? Hem üstelik bir an önce basılmasını arzuladığım bir kitabı, hem de bu kadar kırılmış, kabuğuma büzülmüşken, bu kadar sevgiye aç, unutulmadığımı, defterden silinmediğimi görmeye hasretken, onca zaman elinde tutup görüş bildirmemek, çok duyarlı olduğunu bildiğim dostumun yapacağı bir şey miydi?
Utana sıkıla telefon ettim. Kitabı sormaya dilim varmadı, hal hatır sordum, havadan sudan sohbet ettim. Duyarlı dostum sanırım sıkıntılı halimden sezmiş olacak ki, "senin kitaba henüz başlayamadım" dedi kayıtsızca.
Yutkundum.
"Yeğenim almıştı ya o akşam, henüz getirmedi" dedi.
"O mu almıştı?" diyebildim yalnızca.
"Bilmiyor musun? Sen izin verdin." dedi.
Doğruydu. Ben izin vermiştim. Arkadaşımdan sonra o da okuyabilirdi. Sakıncası yoktu tabii. Ama sanatçı dostum kendisine getirilmiş bir eseri, hem de tek kopyayı hiç tanımadığım birine vermişti. Ve aradan geçen bir ay boyunca da akıbetini sormamıştı.
Haftalar geçti yine. İkinci ay da dolunca adamakıllı gücenmeye başladım. Telefon ettim.
"Sorun nedir?" dedi dostum azarlar gibi.
"Şey, sorun yok. Okudunsa alabilir miyim diyecektim de..." dedim utanarak.
"Yeğenim okumamış daha" dedi mesafeli bir sesle.
Aradan iki ay geçmişti ve hiç bir yerde basılmamış kitabımın tek kopyası tanımadığım, adını hatırlayamadığım bir yeğendeydi. Vize sınavları varmış, okumaya vakti olmamış. Daha doğrusu, henüz kapağını bile açmamış.
Olsun. Yine de seviyorum ben insanları. Ayrım gözetmeksizin. Ama biraz "kırılganım" galiba.
"Acilen yayıncıya vermem lâzım, hemen almak istiyorum" dedim. Yalan aslında. Buna benzer üçüncü bir telefon konuşması yapmamak için.
"Tamam, söyleyeyim, vakit bulduğunda getirir, ben sana haber veririm" dedi.
"Bugün almam gerekiyor" dedim yine utana sıkıla.
"Ben seni ararım" dedi, kapattı.
Birkaç gün sonra aradı, uzak bir ses tonuyla "birazdan getirecek, gel al" dedi.
Atladım arabaya, gittim hemen. Kapıda karşıladı beni, "kitap yok, dersleri varmış, getiremedi" dedi.
Elim boş eve dönerken ağlamamaya çalıştım. Sonra sokaklara vurdum kendimi. Yürüdüm yürüdüm yürüdüm.
Eve geldiğimde yırtık pırtık bir zarf buldum sehpanın üzerinde. Sanırım çizer dostum gücendiğimi anlamış olacak, aynı gün ben dışarıdayken getirip bırakmış kitabı. Ama (ufak bir ayrıntı tabii) kitabı ona götürdüğümde içine koyduğum mavi plastik dosya yerine eskilikten ve kirlilikten eprimiş partal bir dosyanın içine konulmuş, öyle bırakılmış.
İri memeli yeğen her ne kadar mazrufla ilgilenmemişse de zarf pek hoşuna gitmiş belli ki.
O eski ve kirli plastik torbayı mikroplu bir şeyi tutar gibi peçeteyle tutup çöpe attım ve kırtasiyeciye gidip aynı mavi dosyadan bir tane daha aldım.
Çizer dostumun karikatürlerini eskiden pek severdim. Kişiliğine, entellektüel kapasitesine de saygım sevgim büyüktü. Ama artık (elimde değil) onu sadece bu olayla hatırlıyorum.
Nereye'yi kaleme almadan önce onu bir kitap olarak düşünmemiştim. Daha sonra yapacağım seyahatlerin masrafını karşılayacak bir sponsor bulabilmemi sağlasın diye albenili bir proje dosyası hazırlamıştım ilk önce. Öyle bir dosyaya sponsor arayacaksam tabii ki reklamcılara danışmalıydım.
Ama kısa zamanda gördüm ki dünyada "iğrenç" bir canlı türü aranacaksa o da reklam camiasında aranmalıymış. O dosya ne yazık ki birtakım hoyrat ellerde dolanmış, yukarıda anlattığım minik öykülerden beş beter çirkinliklerden sonra ırzına geçilmiş halde geri gelmişti. Ben de onu bir daha gözüme görünmeyecek bir rafa kaldırmıştım.
Günün birinde televizyonda bir reklama rastladım, nevrim döndü. Sponsor bulunabilir mi diye reklamcılara emanet ettiğim dosyamın içinden bir şeyler yine o camiadan birilerine "ilham" kaynağı olmuştu.
Reklam sektörüne illüstrasyonlar çizen bir arkadaşımı aradım "hakkımı aramak için nereye başvurmalıyım?" diye sordum. Meğer reklamı çeken firmanın sahibini tanıyormuş. O da eski bir karikatüristmiş. Benimle tanışmayı çok istiyormuş. Numarasını sordum, "sen şimdi telefonda sert konuşursun, o da zaten seninle bir kahvaltı ayarlamamı rica edip duruyordu, hadi gel ona gidelim, yüzyüze konuş" dedi.
Gittik. Reklamcı arkadaş orada bulunduğumuz sürenin dörtte üçünü telefonda lâflayarak geçirdi, biz balkonda oturduk. Kalan sürede de "fikrin kendilerine ait olduğunu, benden araklamadıklarını" söyledi. Tabii kendini övmediği birkaç dakikalık zaman aralığında.
Reklamı hatırlayanlar çıkabilir, hani şu şişman bir gezginin sırtında her yanından bir şeyler sallanan devasa sırt çantalarıyla dolandığı ve "hayatın anlamını" aradığı cep telefonu reklamı. Tesadüfe bak ki, o dosya ilk kez o firmanın reklam servisi tarafından görülmüştü.
Aynı gün, daha oraya gitmeden Reklamcılar Derneği başkanını da aramıştım durumu şikâyet etmek için. Telefon numaramı bırakmıştım. Döndüğümde o da aradı "buyurun, ne var?" diye. Ona ekrandaki bir reklamın o sektördeki bilemediğim bazı kişilerin ellerinde dolanıp geri gelen bir dosyamdan "esinlenildiği" zannına kapıldığımı, ama reklamcıyla konuştuktan sonra bunun "tesadüf de olabileceği" ihtimalini hesaba kattığımı, o nedenle şikâyette bulunmayacağımı söyledim.
Reklamcılar Derneği başkanı "olsun, siz yine de buyurun bir kahve içelim, okurunuzum, tanışmak isterim" dedi. Eh, o da değerli bir yazardı, icabet etmemek ayıp olurdu, kalktım evine gittim.
Yaz mevsiminin sıcaktan kavuran günlerindeydik, üstad belden üstü çıplak, tenis şortuyla karşıladı beni. Kibar ve sempatikti. Daha kapıda "büyük bir ustasınız" diyerek içeri buyur etti. Kedilerden ve edebiyattan söz ettik. Tırtıklanan dosyamı da görmek istemişti, götürmüştüm; "bunu vaktiyle sponsor bulmak için hazırlamıştım, ama artık bu düşünceyi kafamdan sildim, sakın o amaçla gösterdiğimi sanmayın" dedim. "Tabii" dedi ve okumak dosyanın bir süre kendisinde kalmasını rica etti. O dosya, Nereye'nin bol resimli bir özetiydi. Elimdeki tek nüsha olduğunu, kaybolursa ya da yıpranırsa çok üzüleceğimi söyleyip, "katiyen bir şey olmaz" sözünü alarak bıraktım.
Birkaç gün içinde geri alacağımı sandığım dosyadan haftalar geçtiği halde hiç ses çıkmayınca bir kez daha aradım. Evine gittiğimde beni fazlasıyla "samimi" karşılayan üstad telefonuma buz gibi bir ses tonuyla "buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?" diyerek çıktı.
Utana sıkıla "okudunuzsa dosyamı alabilir miyim?" diye sordum. "Onu bana vermemiş miydiniz?" diye sordu o da. Elimdeki tek nüsha olduğunu, veremeyeceğimi söyledim. "Peki, yarın gelin alın, apartmanın kapıcısına bırakırım" dedi, kapattı.
Ertesi gün daha da kavurucu bir sıcakta kalktım üstadın evine gittim, kapıcıyı arayıp buldum, ama dosyadan haberi bile yoktu.
Eve dönüp tekrar aradım, "konu neydi?" diye soran sekretere konuyu anlattım, üstadla konuşabilme izni çıktı. "Haa evet" dedi üstad, "karım sizin dosyayı alıp Ada'ya götürmüş, daha sonra tekrar arayın" dedi ve kapattı.
Çok öfkelendim. O zamanlar bir faksım vardı, oturdum zehir zemberek bir mektup yazıp faksladım üstada. Özetle "ben çok daha küçük ustalara bile saygıda kusur etmiyorum, ama siz 'büyük bir ustasınız' diye karşıladığınız kişiye işiniz bittikten sonra köpek muamelesi çekiyorsunuz, utanın" mealinde bir şeydi.
Az sonra üstad aradı, kırık bir sesle "beni yıktınız necdet bey" dedi. Bu kez de ben duvar gibi soğuk davrandım. Aynı gün "Ada'daki" dosya motosikletli kuryeyle geldi.
Üstada kırılmadım. Sadece insanı kuşatan plaza binalarının, makamların, sekreterlerin, algının önündeki yanıltıcı filtrelere dönüştüğünü, karnımız tokken açın, kalabalıkken yalnızın, merkezdeyken dışlanmışın halinden anlama yeteneğimizin nasıl zaafa uğrattığını, kendi haşmetli egolarımızı sığdıracak yer ararken başka egoların üzerine nasıl bastığımızı öğrendim.
Bu "yıkıcı" karşılaşmadan o ne öğrendi bilemem.
Artık Nereye'yi arkadaşlara okutmaktan vazgeçmiştim. Aylardır üst raflardan birinde çile dolduruyordu. Bir kez daha kendimi dünyanın ucundaki fenerde mahsur kalmış yapayalnız bir adam gibi hissetmeye başlamıştım. Bu dünya kendi seyri içinde akıp gidiyordu, ben onu içime sindiremiyordum. Etime buduma bakmadan düzene kafa tutmuştum. Sorun dünyada değil bendeydi.
Kitapçı dükkânlarına giremiyordum. Raflarda dizi dizi kitapları gördükçe kahroluyor, "adı sanı duyulmamış insanlar, çoluk çocuk, emekli memur, bir zamanlar 'abi ben sizin hayranınızım' diyerek etrafımda dolananlar, herkes, ama herkes, kitabını bastıracak birer yayınevi buluyor, bastırıyordu. Bir ben dışındaydım bu çarkın. Bir kitap yazmıştım. İyi bir şey yazdığım duygusu içindeydim. Ama odamdaki dolabın gözlerden ırak üst raflarından birinde tozlanmaya terkedilmişti.
Derken, yine kendimi saldığımı farkedip toparlanma ihtiyacı duydum. Yas tutmanın sonu yoktu. Kitabı bastıracaksam reddedilmeyi, incitilmeyi göze almalı, bir yerlere götürmeliydim. Ya da ilelebet unutmalı, o mağlubiyet duygusuna takılıp kalmamalıydım.
Büyük yayınevlerinden birinin editörü olan bir şair tanıdığı anımsadım o zaman. Daha kitabın yazıldığı günlerde bir cenazede karşılaşmıştık."Neler yapıyorsun?" diye sormuştu, "kitap yazıyorum" demiştim. O da bitirdiğimde okumak istediğini söylemişti. Çizgi romanlarımı da takip eden biri olduğuna göre basmayı düşünürdü herhalde.
Aradım, "tabii, getir" dedi, atladım, yaz sıcağında götürdüm, hiç hazzetmediğim turnikelerden geçip bıraktım yazar arkadaşıma. Bırakırken de sordum "ne kadar zamanda okursun?" diye, "bir ay yeter" dedi.
Bir buçuk ay sonra aradı, "okudum, fena olmamış, sevdim" dedi. Kısa bir sessizliğin ardından "şimdi noolucak?" dedim. "İzin verirsen bunu yayınevine önermek isterim" dedi. "O kararı verecek olan sen değil misin orada?" diye sordum, "eskiden bendim, şimdi başkaları da var" dedi.
Bir ay daha geçti. Tekrar aradım, "esas editör okuyor, henüz bitiremedi" dedi.
Kafamı kurcalayan bir soruyu sormadan edemedim. "Peki" dedim, diyelim ki o da beğendi, sonra ne olacak?"
"Basılmak için yayın takvimine alınır" dedi.
"Yani, bu kitap esas oğlan da beğendikten ve 'basılır' onayını aldıktan ne kadar sonra kitap olarak raflarda görünür?" diye sordum, şair arkadaşım "en iyi ihtimalle gelecek yıl" dedi.
Sinirlendiğimi belli etmemeye çalışarak "niçin bu yıl değil?" diye sordum. Meğer her yıl 360 kitap basan yayınevi o yıl bunu 180'e indirmiş ve benim kitap o yıl basılacak ilk 180 kitap arasına girme şansını kaçırmış.
"Ne yapalım, demek oranın böyle bürokratik bir yapısı var" diyeceğim, ama benimle aynı zamanlarda benzer bir kitaba başlayan ve benden çok sonra bitiren bir arkadaşımın kitabı lüks baskılı ve şömizli karton kapakla piyasaya sürüleli aylar olmuştu. Yazarlık konusunda hiç bir iddia taşımayan, ama zengin çocuğu olmanın avantajını ve diğer ayrıcalıklı ilişkileri gayet yerinde kullanan arkadaşımın "geldim, gittim, yaptım, ettim" yalınlığıyla yazdığı kitap o yılın ilk birkaç kitabı arasına girip jet hızıyla basılıyor, ama benimki en iyi ihtimalle gelecek yılın 180 kitabı arasına girebiliyordu.
"Bunu hakaret addederim!" dedim.
"Öyle düşünme, çok ünlü yazarlar bile yıllarca bekleyebiliyor bazen" dedi yazar dostum.
"Başkalarının bu aşağılamayı sessizlikle karşılaması onların sorunu! Bu yılın en iyi 10 kitabı arasına girmeyecekse ben o kitabı boşuna yazmışımdır zaten! Basılmasa da olur!" dedim şair tanıdığa ve kitabımı hemen o gün geri aldım.
Kibar bir insandı, herhalde egosantrik olduğumu düşünmüştür, ama yine de beni incitmemek için elinden geleni yaptı. Ama kitabı beğenmediyse bunu açıkça belirtmeli, beğendiyse de böyle heves kaçırıcı bir bürokratik yapının içinde telef etmemeliydi diye düşündüm kendi kuytu köşemde. Plazanın kurallarını içime sindiremediğim için o dünyanın yıldızı olmaktansa sokak iti olmayı seçmiş biri olduğumdan mı ne, yanlış bir yapıya manzara koyamayan insanları ayıplamamayı başaramıyordum.
Dedim ya, dünya kendi mecrası içinde akıp gidiyordu, sorun bendeydi.
Birkaç hafta sonra yine kendimi toparlar gibi oldum ve tanıdık bir-iki yayınevini daha aradım. Onlarda da durum umut kırıcıydı; "getir, editörlere okutalım, beğenirlerse basarız" falan diyorlardı. Bense, o güne değin yazıp çizdiklerimi kimsenin onayına sunmamış biri olarak bunu kabalık olarak algılıyordum.
O dünyanın kuralları öyleymiş, bundan bana ne? Ben de eli kalem tutan her çocuk irisi gibi çok, ama çok, çok, çok sevilmek, el üstünde tutulmak, kitapçı raflarına randevusuz sırasız ricasız, ayak oyunsuz ulaşmak istiyordum.
En son yıllar önce çalıştığım bir ansiklopediden tanıdığım bir editörü aramayı akıl ettim. Büyük bir yayınevini yönetiyordu artık.
Karşıma çıkan sekreter, "Fahri bey buradan ayrıldı, onun yerine ..... bey editör oldu" dedi. Bazı yayınevlerini aradığımda sekreter barajını aşamamıştım bile. Yazdığım kitabın "konusunun" ne olduğunu telefonlara bakan hanım kızlara anlatmak zorunda kalmıştım. Neyse ki bu yayınevinin editörü telefonuma nazlanmadan çıktı.
En cici ses tonumu takınarak "Hindistan'a falan gittim geldim, o yolculuğun romanını yazdım" dedim. Alaycı mı şakacı mı olduğunu anlayamadığım bir üslupla "Nirvana'ya ulaştın mı bari?" diye sordu.
Yok, ulaşamadım, ne gezer? Derdim Nirvana falan değildi, sadece daha az acıtan insan ilişkileriydi. Onu da başaramadım sanırım. Ama editöre sadece "estağfurullah" falan gibi bir iki uysal söz geveledim.
O da "basılıp basılmayacağıyla ilgili yanıt almam ne kadar sürer?" sorusunu "en erken bir ay" diye yanıtladı. Yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için "peki" dedim, götürdüm kitabı.
Teslim alırken nereden icap ettiyse "Cumhuriyet okurlarının sana tepkisi var, değil mi?" diye sordu. "Hayır" dedim, "sadece iki tane patron yalakası Cumhuriyet yazarının pespaye yazıları [1][2] var; Cumhuriyet okurları beni onlardan çok daha fazla sever".
Kitabı bırakıp beklemeye başladım. Aradan bir ay geçti, yanıt falan gelmedi.
Bir buçuk ay sonra ben aradım. "A evet, editörümüz okudu, beğendi" dedi.
"Şimdi ne olacak?" diye sordum. "Bir editör daha okuyacak" dedi.
"Neden?" diye sordum, orada adet öyleymiş, bir editör beğenirse ikinci bir editöre daha okuturlarmış. Herhalde ilk editörün yanlışlıkla beğenmiş olması ihtimaline karşı önlem olarak.
"Peki" dedim, "o ne kadar zamanda okur, siz ne zaman yanıtlarsınız?"
"En erken bir ay."
Gene beklemeye başladım. Aradan iki ay geçti. O arada 17 Ağustos depremi oldu. Depremzede çocuklara gitar falan çalmak için Adapazarı'na gittim. Ama oradaki durumu görünce gitarı bir yana bırakıp yardım malzemesi dağıtmaktan çocuk bakıcılığına kadar gücümün yettiği her işi omuzladım.
Günlerden bir gün o telâşenin curcunanın ortasında cep telefonum (O zamanlar öyle bir şeyim vardı) çaldı. Hattın diğer ucunda tanıdık bir ses; Editör Bey.
"Kötü bir haberimiz var" dedi.
Beğenmediler herhalde diye düşündüm. Ama öyle değilmiş. Kitabımın tek ve biricik nüshası Ankara'da oturan diğer editör yardımcısına gönderilirken postada kaybolmuş.
"E noolucak şimdi?" diye sordum. "Bilgisayarınızda duruyorsa diskete çekip getirin, biz yeniden çıkış alalım" dedi.
Eh, büyük bir jest doğrusu, ilk aradığımda "disket olmaz, buna harcayacak kâğıdımız yok" demişti hazret. Kabahatini telâfî etmek için artık kâğıt ziyan etmeye hazır.
"Peki" dedim, ama götürmedim tabii disket-misket.
İki hafta sonra gene aradı Editör Bey, "kaybolan müsveddeleri bulduk, disket getirmenize gerek kalmadı" dedi. Ona da "peki" dedim.
Gene uzun bir sessizlik. Aradan bir-iki ay daha geçti, yine ben aradım.
Editör bey, donuk bir sesle "diğer arkadaş da okudu; o da beğenmiş" dedi.
Umutlandım. "Sonuç?" dedim. "Yani, beğendik aslında" dedi. Belli ki kendisi de okumuş o arada.
Tekrar "peki, sonuç?" dedim.
"Cevabımız olumsuz" dedi.
Herhalde bu durumda "niye?" diye sorulur, ama ben soramadım. Nevrim döndü, elim ayağım buz kesildi. Birinci editör okuyor, beğeniyor. İkinci editör de okuyor, beğeniyor. Konu mankenimiz olan şef editör de okuyup beğeniyor. Belki o arada, yengeler, enişteler, kargo şirketindeki kuryeler, damdaki kargalar falan da okuyup beğeniyor; ama cevap yine de "olumsuz".
Dahası, nezaketen de olsa bir gerekçe dile getirilmiyor. Kapıya gelen seyyar satıcıya takınılandan pek de farksız olmayan bir nobranlıkla sadece "cevabımız olumsuz" deniyor.
Belki de ruhu olumsuz adamcağızın.
O zamanlar demek ki nezaketimin son kırıntılarını tüketmemişim. Şimdi böyle bir olayda tereddütsüz "ananın orasına kadar yolun var puşt!" diye bağırırım. Ama o gün sadece en sakin ses tonumla "ne zaman geri alabilirim?" diye sordum, "ne zaman istersen" dedi beyfendi.
Pantalonumu giyinmemle sokağa fırlamam bir oldu. Otobanı uçarcasına aşıp Divanyolu'ndaki yayınevi binasına çıktım, kitabımı aldım.
Belki bu konuyla hiç ilgisi yoktur, ama o gün minik bir ayrıntı takıldı gözüme. Yayınevlerinde hep öyle midir bilemiyorum ama Cumhuriyet'te çalıştığım yıllarda bir tek gözümü oymadığı kalmış haris ve kıt yetenekli bir hıyarın yazdığı bir kitabın müsveddesi tam da kapıdan girerken görülebilecek bir biçimde masanın üzerine konmuştu, "hamil-i kitap yakînimdir" der gibi.
Dönüş yolunda "acaba kimlerle arkadaşlık eder, kimlerle içip kimlerin dedikodusunu yapar, kimlerle aynı lâzımlığa sıçar bu editör tayfası?" diye düşünmeden edemedim. Vardır herhalde onların da kendilerine ait bir çöplükleri.
Eve döndüğümde kitabımın artık iyice ellenmiş, kirlenmiş olan tek kopyasını gözümden ve gönlümden ırak bir dolap rafına kaldırıp, üstüne tonlarca ağırlık yığdım ve "bir daha kitap-mitap yazar da bastırmak için birinin kapısını çalarsam ağzıma yapsınlar!" diye abes bir yemin ettim.
Yeminimi de tuttum şu ana kadar.
Çok sonraları bu sitedeki Nereye bölümünü gören bir yayıncı, Parantez yayınevi editörü Metin Celal arayıp "galiba basılmamış bir kitabınız var, biz basmak isteriz" diyene kadar da o konuyu aklıma getirmedim. Kibar adammış, onca olayın öfkesiyle hart-zort etmeme aldırmadı, aylar boyunca elinde sakız etmeden hızla okudu ve bekletmeden bastı kitabı.
Nereye'nin basıldığını gördüğüm gün, bayram hediyesi almış minik çocuklar gibi sevindim. Mutluluktan hovırkraft oldum İstiklâl caddesi boyunca Tünel'e doğru yürürken. Ama daha evvel içimde kopmuş olan bazı teller yine de kopuk kaldı.
Kitabım basıldıktan sonra kimine eş-dost kontenjanından, kimine mecburiyetten imzalayıp hediye ettiğim Nereye'ler de aynı suskunluk duvarına çarptı. Benimle ahbaplık etmeye pek meraklı, fikirlerime pek "hayran" dostlardan kitabımı okuduklarına dair en ufak bir yansıma alamadım. Kara deliklerde kaybolup gitti gönderdiğim ışık.
Zaman zaman sohbet arasında kitabımın içinde geçen bölümleri anlattım onlara denemek için, gördüm ki konuyu ilk kez duyuyorlar.
Nereye'yi yazdığım coşkulu günlerimde hızımı alamayıp başladığım ve önemli bir bölümünü yazıp bitirdiğim birkaç kitap daha vardı. O günden sonra hiç birine tek satır eklemedim. Hatta açıp bakmadım bile. Kaydedildiği disketler bozulmuş mudur sağlam mıdır onu bile bilmiyorum. Merak ettiğim de yok.
Yine o sıralar harıl harıl şarkı yazıyor besteliyordum. O konuda da hızım kesildi. Onlara da dönüp baktığım yok.
"Yazacaksın da ne olacak?" diyorum ister istemez. Bugün de kitapçı dükkânlarının kapısından içeri adımımı atamıyorum. Atınca kötü oluyorum çünkü. O duygu içime kazındı taşa kazınır gibi.
Yazı-çizi işleri çoğu zaman para getirmez, hatta karnını bile doyuramazsın bu işlerle. İyi ki de öyle. En azından gözünü para hırsı bürümüş bazı yamyamlar bir de bu alana el atmıyor.
Ne var ki, "sanatçı"nın pek matah bir şey olarak görüldüğü "beyaz" çevrelerde egosu şişkinleşmiş ne kadar çocuk irisi varsa, bir şekilde yazar, ressam, müzisyen falan takılmak istiyor.
Takılsınlar, bence hiç sakıncası yok. Ama işte, kırk yılda bir bir şeyler yazıp çizdiğinde, onu bastırabilmek için bile olmadık dirsekleşmelere, ayak oyunlarına, hoyratlığa göğüs germek (ya da küsüp vazgeçmek) zorunda kalabiliyorsun.
Sonra da kapağı bir cemaate, tarikata, kliğe, siyasî elite, locaya, meyhane masasına atmış birilerinin sadece kitap yazarak eşek yüküyle servet yaptığı bir ortamda yazdığın kitabı bastırabilsen bile kendi okur kitlene ulaşamıyorsun.
Bu uzun yazıda özetlediğim heves kaçırıcı olaylar olmadan önceki ruh halimle iki haftada bir kitabı bitirebilecek kadar enerji ve istek doluydum. Söyleyecek çok sözüm, başlanmış romanlarım falan vardı. Şimdi olduğu gibi duruyorlar. Bitiresim gelmiyor. Bir rüzgârdı, geldi geçti.
Artık kitaplarımı basan bir yayınevi de var; ama bir de içimde çöreklenmiş, elimi kolumu bağlayan bir kırgınlık duygusu var.
Sitemkâr mıyım? Hayır. Bu bir yenilginin hikâyesidir aslında. Çünkü biliyorum ki, büyük yazarlar bunun bin katı sorunu göğüsleyip yine de yazmayı sürdüren kişilerin arasından çıkar. Koşullar ne olursa olsun, yazma aşkını yitirmeyen, ödül-mödül ummadan, papaza kızıp oruç bozmadan, kafasını bulandırmadan yazıp duran insanların arasından çıkar büyük yazarlar.
Unutamayan Adam filminin finalinde bir cümle vardı; "insanların çoğu daha sonra hatırlamak için bir yerlere yazar aklındakileri; ben unutmak için yazıyorum". Öyle diyordu yorgun zihinli bir adam.
Ben de aynı nedenle yazıyorum sanırım.
Bizler okur olarak bir kitabı elimize aldığımızda onun hangi serüvenlerden geçerek bize ulaştığını bilemiyoruz tabii. Küsmek de öfke gibi baldan tatlıdır herhalde. Ama yazar sadece kendi egosu için değil, biraz da vazifesi olduğu için yazar. Ve bu vazife yazım işi bittiğinde değil, kitap okuyan kişinin eline ulaştığında biter.
Sanırım yazarın sorumluluğu da kitap okura ulaşmadan bitmemiş oluyor. Yani, sadece yazmak değil, onu alıcısına ulaştırmak da yazarın sorunlulukları arasında. Bundan kastettiğim tabii ki "pazarlamacılık" değil, okura karşı taşınan ödevin eksiksiz yapılması.
Diğer yandan, belli ki insan egosu devreye girdiğinde bir sürü kötü kitap bir sürü iyi kitabı dirsekleyip öne geçebiliyor olmalı. Bunu anlamakta ben de zorlanıyorum. Bir de, bu tarz sahici deneyler varken, yazarların neden bunlardan hiç (ya da pek) söz etmeyip hababam "çiçek böcek hissiyat" edebiyatıyla vakit harcadığını anlayamıyorum.
Murat Demircioğlu - 19 Haziran 2007 (8:47)
Sizin deyiminizle "bilincimizin musluğunu emanet ettiğimiz" yazarlara nedense şartsız bir güven besliyoruz. Onların da insani zaaflarının olabileceği pek aklımıza gelmiyor.
Belki de yazarlar en içten oldukları zamanlarda bile bazı şeyleri kendilerine saklıyorlardır. Ya da, ne bileyim, belki gerçek kendileriyle olmak istedikleri kendileri arasındaki bir hesaplaşmadır yazdıkları şey.
Kimbilir, belki de çoğu yazarın sadece ve hep "derin" duygulardan bahsediyor oluşu ondandır. Bu hazretleri okuduğunuzda sanırsınız ki yemiyor içmiyor sıçmıyor, gün 24 saat seviyor seviliyor, insanlığın geleceğini düşünüyor.
Aygün Hasdal - 19 Haziran 2007 (9:16)
Necdet Şen

Ali Türkan
Aylığı iki yüz elli milyona, gencecik çocuklar taşınıyor fabrikalara ve bütün mevzu, hişşt bıyıklıyı degajeye doğru alırken, vazgeçilmez tadları çıtırdatabilmek için göz dikilen o iki yüz elli milyondan alınacak payın etrafında dönüyor. Gecenin üçü ve köpekler uluyor. Masamda kahve fincanım, tüten cigaram ve sevdiklerimin resimleri duruyor. Sabaha da bir ekmek alacağım Park fırından. Fazlasına ihtiyacım yok; hiç olmadı. Yazar

Necdet Şen
Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım. Necdet Şen
DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.