Necdet Şen - 11 Kasım 2001
Ne çok kişiye gıcık olurdum eskiden. Kalbimi kıran ne çok insan vardı. Neden bana karşı bu kadar düşmanca davranırlardı, hiç anlayamazdım.
Yıllar sonra, tesadüfen, bazı insanların da beni "gıcık" bulduklarını farkettim. Çok şaşırdım tabii ki, çünkü ben çok "iyi" bir insandım; bunu nasıl olur da göremezlerdi?
Onlar "kötü" müydü peki?
Zamanla aklımı kat kat gölgelemiş olan küskünlük ve öfke perdelerini aralamaya başladıkça, aslında kırıldığım o insanların da bana kırıldıklarını, belki de o nedenle öyle düşman gibi davrandıklarını anlamaya başladım.
Oysa ne onları kırmak istemiş, ne de kırıldıklarının farkına varmıştım.
Öyle aman aman bir şey de yapmamıştım onları incitecek; en fazla dudağımın kenarında müstehzi bir gülümsemeyle, belki "ben senden daha zekiyim" anlamına gelebilecek bir havaya bürünmüş, köşeye sıkıştıracak sorular sormuş olabilirim.
Ya da belki sıradan bir konuşmanın seyri içinde, onun onay beklediği (buna cidden ihtiyacı olduğu) bir anda, bu ihtiyacı göremeyip çene yarıştırmış olabilirim.
Belki yanımdan selâm bekleyerek geçtiği bir gün, onu farketmeden yürüyüp gitmiş de olabilirim. O bunu benim dalgınlığıma değil, kibirli oluşuma vermiş olabilir.
Belki o sırada işsizdir, kırılganlığı katlanmış bir halde "herkes tarafından terkedildiği, sürüden dışlandığı" duygusuyla dolanıp duruyordur, o nedenle daha da fazla kırılmış olabilir benim bu dalgınlığıma.
Tıpkı benim de işsiz kalınca aramayan, hatta "yok" dedirten (ya da o günün haleti ruhiyesiyle öyle yaptığını sandığım) eski dostlara kırıldığım gibi.
"Öteki" insanlara hep aynı nedenlerden dolayı kırılıyor ve onları yine aynı nedenlerle, çoğu zaman farkına bile varmaksızın kırıyoruz.
Bazen bir anlık sessizliği bile kastî bir saldırganlık olarak algılayıp, yüzleşmek yerine sessizce küsüp gittiğimiz oluyor.
Kısacası, "Ben" adı da verilebilecek sinsi bir düşmanı dolandığımız her yere, hatta uykularımıza bile içimiz sıra sürüklüyoruz.
Oysa ayaklarımızdaki günden güne ağırlaşan prangalar gibi o sürüsüne bereket "Ben" ler. Hepimiz tek kişilik Ben hücrelerimizde, ama hep bir arada ve diğer Ben'lerin silinip kendi Ben'imizde eridiği bir dünya özlemiyle yaşayıp gidiyoruz işte.
Noolsun? İyilik sağlık. Kırılganız ve çoğunlukla o nedenle birbirimizi kırıp duruyoruz.
Bildiğin gibi yani...
Uzun zamandır, damağımda ne kadar nahoş bir tortu bırakmış olursa olsun, kimseden ve hiç bir şeyden "sevmem" diye söz etmemeye özen gösteriyorum.
Çünkü düşüncem o ki, bir insanın başına gelebilecek en berbat şeylerden bir tanesi de sevememek.
Etrafa bakındığımda en fazla gözüme ilişen şeyin sevgisizlik olduğunu söylemek zorundayım.
En açık seçik düşmanca olanından, en farkedilmemiş olanına kadar geniş bir yelpazesi var bu sevgisizlik illetinin.
"Ben falanca yemeği yemem" derken de, "köpekleri severim ama kedileri sevmem" derken de, "toplum yozlaşıyor" derken de, "azınlıktayız" derken de, "o bana kelek attı" derken de, "sen beni sevmiyorsun" derken de, hatta bazen "seni seviyorum" derken de muhtemelen henüz bilinç düzeyine çıkaramadığımız bir sevgisizliğin sancısını çekmekte olduğumuzu göremiyoruz.
Sevginin mandalina gibi dilim dilim bölünemeyeceğini, lütuf gibi sadece egomuzu tatmin edenlere sunulamayacağını, pazarlık ve değiş tokuş konusu yapılamayacağını, sevginin bir tüketim ve eğlence nesnesi değil, bir bilinç hali olduğunu, gerçekten sevebilmenin her şeyi sevmekle mümkün olabileceğini anlayabilmem için illâ saçlarımın ağarması mı gerekiyordu?
Neden bu kadar geniş tutuyorum sevginin ve sevgisizliğin alanını? Tumturaklı konuşma ve yazma takıntım mı var?
Kimbilir, belki.
Ama yine de neden böyle algıladığımı anlatmayı denemekte yarar görüyorum.
Bendeniz "sevgi" dediğim zaman, "dost-hasım" ya da "iyi-kötü" ayrımı yapmaksızın, "iyi"siyle ve "kötü"süyle, "bizden" olanı ve olmayanıyla, şu gökkubbe altındaki her nesneye duyulan ve "şey"leri sınıflandırmayan bir teslimiyet halini anlıyorum öncelikle.
Vazgeçmek değil, teslimiyet. Yani bütünden ayrı olmadığının bilincine varmak; bütünle barışmak. Didişmekten vazgeçme hali.
Niçe'nin diliyle söylersek, kaderini sevme hali.
Kayıtsız ve koşulsuz teslimiyet. Bedenimizi uykunun kollarına bırakır gibi, dingin bir uyanıklığa teslim olma hali.
Bir damlanın denize teslimiyeti gibi.
Bir damlanın kendisini buharlaştıran güneşe teslimiyeti gibi.
Buğunun bulutla uyumu gibi; soğuyunca tekrar damlaya dönüşmesindeki itaat gibi.
Yaprağın üstündeki çiğ tanesinin gelip geçiciliğine, ama sonsuzluğuna olan inancı gibi; sonsuzluk bilincinin verdiği huzur gibi.
Biliyorum ki, yorulmamacasına dönüşen, renkten renge giren Bir'in bir parçasıyım. Yalnızca benlik denen o zehirli atıkla birlikte yaşıyorum, tek farkım budur yaprağın üstündeki serin çiğ tanesinden.
Her nasılsa, evrim süreci içinde ani bir parlamayla farklılaşmış, kendi kendisinin bilincine varmış, tüm varlıklarda kendiliğinden var olan derin bilincini dünyevî zekâ ile karartmış bir insanoğluyum alt tarafı. Bütün bu "evrenin efendisi" olduğum kuruntularına gülüp geçebildiğim ölçüde varım. Yaprağın üstündeki çiğ tanesinden ne üstünüm ne de aşağı.
Mutfak tezgâhının üzerinde dolanan kalorifer böceğinden de belki ezme kapasitemle ve saldırganlığımla üstünüm. Hayata kasteden bir üstünlük yani. İçinde sevgi olmadığı için, vehmedilmiş bir üstünlük.
Bu inancımdaki samimiyeti anlatabilmek göründüğü kadar kolay değil. Birazcık Felsefe, Tasavvuf, Budizm falan kurcalamış herkes bundan daha tumturaklısını da zikredebilir; keramet sözde değil, eylemde; yani uyanış ve kabullenişte.
Nicedir içimde hissediyorum bunu, ama pozitif akılla kanıtlayamam. Hele inanmak istemeyene hiç bir şekilde anlatamam, gücüm yetmez.
Dinsel vaaz gibi algılamadığınızı umarım.
Daha açık biçimde şöyle ifade edebilirim belki:
Gündelik yaşantımızda bizi geren, sinirlendiren, üzen bir çok hal ve tavırla karşılaşırız. Nedenini çoğu zaman anlayamadığımız alttan alta bir rahatsızlık içimizi kemirir durur, hayattan pek zevk almadığımızı, ite kaka götürdüğümüzü farkettiğimiz olur.
Çoğumuzun bir çırpıda sayıp dökebileceğimiz "gıcık" tipler listemiz vardır. Komşularımız kaba, amirlerimiz çapsız ve kindar, ailemiz anlayışsız, sürücüler saygısız, bazı arkadaşlar duyarsız, bazıları bencil, dostlar vefasız, politikacı hırsız, kapıcı nankör, falanca hıyar, filânca davar, fişmekân dangalaktır.
Öyledir de muhtemelen.
Ama gel gör ki, altı milyar insanın yaşadığı bir gezegende davarın ve dümbeleğin kıtlığına kıran girmediğine göre, ne kadar seri davranırsak davranalım bütün dümbeleklerle kozumuzu paylaşacak kadar ne zamanımız ne de enerjimiz var.
O zaman kendimize şunu sormamız gerekmez mi?
Ben neden böyle olur olmaz her şeye kızgınlık duyuyor, baktığım her yerde yanlış giden bir iş, kötü davranan bir insan, aleyhime gelişen bir durum algılıyorum?
Filmi geriye doğru sarmaya başlayalım mı?
İki arada bir derede kendimizi ifade ederken "sinir oldum", "kızdım", "bozuldum" ve benzeri muğlâk sözcüklerle geçiştirdiğimiz duygu, aslında kırılganlık olmasın?
Bizi bu kadar kırılgan yapan şey bilinç altına zulaladığımız eski yaralar ve bu tortunun çıkardığı kötü bir koku olmasın?
Aslında kaba saba ve duyarsızca davranan "öteki" insanların bu davranışları, taa bebeklik günlerimizden beri katmer katmer birikmiş korkularımızı, toslamalarımızı kışkırtıyor ve hep "kötü bir şey olacak" beklentisi içinde gerildikçe gerilmemize yol açıyor olmasın?
Bu "kötü şey" ne olabilir?
Sopa mı yeriz birinden? İşsiz mi kalırız? Dışlarlar mı? Kıçımıza toplu iğne mi batırırlar? Pandik mi atarlar? Mağdur mu olabiliriz? Onurumuz mu kırılır? Rencide mi oluruz? Karadeniz'de gemilerimiz mi batar? Binaya uçak mı çarpar? Bizi gizli kamerayla çekip "ahmak" diye bütün millete seyrettirirler mi?
Valla, olur olur. Hayat bu.
"Ya olursa?" diye endişelendiğimiz her risk ve almaya çabaladığımız her önlem, aslında kendi hayatımızı el freni çekik halde hız rekoru kırmaya çalışan bir otomobile dönüştürmemize neden olmuyor mu?
Bu siteyi ilk yapmaya başladığım zamanlarda gelen bir okur mektubunu anımsadım şimdi. Adı neydi hatırlamıyorum, değerli bir okur, "Bu hayat bir güç ilişkisidir ve ben güçlü olmak istiyorum. Güç'e giden yol para'dan geçer. İstediğim kadar güçlü ve zengin olduğumda ben de hayata sizin gibi bakabilirim; ama önce arzuladığım bu şeyleri elde etmeliyim." diyordu.
Ona yalnızca şunu sormuştum:
"Ya arzuladığın gücü ve parayı elde ettiğini sandığın anda yukarıdaki hakem amca bitiş düdüğünü çalarsa?"
Yanıtlamadı. Sorumu saçma bulmuş olmalı.
Sahip olma ve biriktirme tutkusunun ardında da yukarıda saydıklarıma benzer derin korkularımız yatıyor olabilir mi?
Acaba insanı "Ben ve diğerleri" diye katı bir sınıflandırma yapmaya iten nedenler arasında, bebeklik günlerimizde yeteri kadar kucağa alınıp sevilip okşanmamış oluşumuzun da payı olabilir mi?
Boşanmış anne baba; ya da her allahın günü birbirine bağıran ve kavga eden anne baba; ya da çocuklarına hasım gibi davranan, devamlı eleştiren, emirler yağdıran, yasaklayan, itip kakan, ihmal eden, mesafe koyan anne ve baba; yarının güç, para, ün, iktidar, servet, yarış, zafer ve hedonizm peşinde koşan kuşaklarının mimarları olmasın?
Bir insan kendi çapının o kadarına elvermediğini içten içe bildiği halde neden en itibarlı sanatçı ya da bürokrat sayılmak, şampiyon takımın imparatoru ve mühim şahsiyetlerin ahbabı olmak, heykelini diktirmek, en pahalı arabalarla ve en meşhur orospularla gezmek, en popüler (ve en şarlatan) din alimi olmak, en yüksek dağların zirvelerine tüy dikmek, dünyanın bütün turistik noktalarına erkek kedi gibi kokusunu bırakmak, best-seller listelerinin tepesine yerleşmek, siyasetten hiç çakmadığı, hatta ortalıkta neler döndüğünü merak dahî etmediği halde ülkeyi yönetmeye heveslenmek, her alanda bir numara sayılmak, her şeyin en fazlasını, en gösterişlisini ele geçirmek ve tüm yarışlarda "en" birinci olabilmek için ihtiraslanmak, birinciliğe giden yolda önünü kesecek her türlü gerçeği gözünün kör noktasına getirip, yoluna çıkan her türlü basamağı erdem terazisinde tartmadan üçer beşer atlamak, her piramidin tepesinde, her ayrıcalıklı ve narsist eylemin önünde, her yükselen asansörün içinde yer almak, aslan kaplan leopar olmak, padişah olmak, süpermen olmak, allâme olmak isteyebilir?
Birinci olmak, o "yarış" taki herkesi "yenmek" ile mümkün değil mi?
Yenmek, özünde düşmanlık içermez mi?
Tüm insanlığa ve hayata düşmanca duygular beslemeden, nasıl herkese ait olan şeyleri evindeki kasana kilitleyebilirsin?
Nasıl olur da hayatı talan edilecek bir ganimet gibi algılarsın?
Nüfusunun ezici çoğunluğunun yoksulluk sınırında yaşadığı, çok sayıda esmer derili kardeşimizin açlıktan kırıldığı bir dünyada, bir insan nasıl bilmemkaç tane gayrımenkul, bilmemkaç tane arabayı, üç ayrı motosikleti, onlarca gitarı, yüzlerce çift ıskarpini, binlerce cilt kitabı, banka hesabında yedi ceddimizi doyuracak kadar parayı istifleyip, aynı zamanda "ben vicdanlı bir insanım" diyebilir?
"Ama ben bunları hakkettim de kazandım" mı diyorsun?
Peki ama diğerlerinin hakketmediğinden nasıl emin olabilirsin?
Zengin çocuğu konaklarda doğmayı hangi sınavdan alnının akıyla çıkarak hakketmiştir?
Güzel kadın boyunu posunu hangi erdemin ödülü olarak kazanmıştır?
Etyopyalı çocuk, hangi günahının bedelini ödemek üzere dünyaya gelir?
Savaşın içinde doğup büyüyen Afganlı, Filistinli, Vietnamlı çocuğun New York belediye başkanı olma şansı kaç trilyonda bir?
Bırak genetik piyangoları, değer sıralamasının en tepesine erdem yerine başarı'yı koyan insan, elde ettiği ganimetin hakiki sahibi midir, yoksa bir modern zamanlar çapulcusu mu?
Hayatın sonsuzluğu içinde bir anlığına bedenlenip, hayal perdesinde şöyle bir temaşa eyledikten sonra buharlaşıp buluta karışan, sonra çiğe, yağmura, ırmağa, sonra yine buhara, buluta dönüşen minicik damlalarla bir ve farksız olduğumuza dair saf bilinç, kedi, köpek, insan, yaprak demeden hepimizin her hücresinde var aslında. Ama gel gör ki, biz insanoğlu, yani zekâsını zehirli bir atık gibi taşıyan azmanlaşmış iki ayaklı primat, tam da "cennetten kovulma" mitlerinde anlatıldığı gibi, Tanrı ile aşık attığımız, kendimizi (yani aslında kendimizden menkul egomuzu) evrenin merkezi sandığımız için kusurluyuz.
Aslında sevme özürlüyüz.
Bilseydik eğer, kızdığımız, husumet beslediğimiz insanların da bizim gibi kırılgan olabileceğini, belki onların gözlerinde gördüğümüz donukluğun, dudaklarının kenarındaki alaycı kıvrımın, omuz vurup geçiyor oluşlarının arkasında yaralı bir benlik ve insan bilincini çarpıtan bir savunma refleksinin olduğunu anlayabilirdik.
Bilseydik eğer, aslında hayatın bizimle kaim olmadığını, ezelden beri bir şekilde hep buralarda olduğumuzun ve şişkinleşmiş benlik duygumuz toprak olduktan sonra da bir şekilde hep buralarda olacağımızı... Bir kulak kabartabilseydik pencerenin dışında neşeyle ya da telâşla cıvıldaşan civelek serçelerin, kabadayı kargaların seslerine, belki o zaman ortada kızılacak "başka" biri olmadığını, cümlemizin birbirine yapışık altı milyar insan ve kimbilir kaç milyar farklı türden canlı ve taş ve toz ve yağmur ve ot, hepimizin aynı şişede çalkalanıp duran karmakarışık -ama aslında tek- bir eriyik olduğumuzu, o zaman yine de "gıcık olur" muyduk başkalarına?
Yıllar boyunca her fırsatta "ben kırılganım" dedim.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? Etrafımdaki hemen hemen herkes, yaptıkları her kaba davranışı "amaaan, sen de amma kırılgansın!" diyerek mazur görmeye ve savunmaya başladılar.
Ve ben, Niçe hazretlerinin de isabetle buyurduğu gibi: "Onlara katlanabilmek adına kendimi yanlış anlamaya hazırdım.
Her suçlanışta bu hoyratlıkları kendi kırılganlığımın yarattığı bir yanılsama gibi algılamaya zorladım kendimi.
"Kırılgan" olduğum için, her pürüzde peşinen haklı konuma geçen o tanıdıklarımın çoğu, sonraki dönemeçlerde fındık kabuğunu bile doldurmayacak nedenlerle beni defterlerinden sildiler.
Oysa Jean Jacques Rousseau hazretlerinin de buyurduğu gibi, tam da o zor dönemeçler için lâzımdı "dost"larım bana.
Hepsinin de haklı gerekçeleri vardı mutlaka; "kafalarını bozacak" bir şeyler yapmış ya da söylemiş olmalıydım.
Aslında onların benden kat be kat kırılgan olduklarını, ama o sözcük dağarcıklarına kavram olarak girmemiş olduğu için, bu zaaflarını suçlayarak telâfi ettiklerini anlamam için son beş yılımı duvarların eskiyişini izleyerek geçirmem gerekti.
Kırk küsur yıl süren bir kendime iftira döneminden sonra aslında masum olduğumun bilincine varırken, aynı zamanda kırılganlığımızın şişkin bir egonun ve kapanmak bilmeyen eski yaraların doğal sonucu olduğunun da farkına vardım.
Ben de kırılgandım kuşkusuz, ama tanıdığım birçok insan benden kat be kat kırılgandı; sadece farkında değildiler.
Belki de itiraf etmeye çekiniyorlardı, kötüye kullanılabilir diye.
İçimizden gelen sese kulak kabartabilecek cesaretimiz olsa, sanırım hepimiz kendimizi muhayyilemizin ürünü olan öcülerle boğuşmaya mahkûm ettiğimizi görürüz.
Kendimize bu cezayı biçen, yine kendimiz değil miyiz? Sevginin başkalarına lûtfettiğimiz bir paye değil de hayatımıza anlam katan yoğun enerji olduğunu anlayamadığımız ölçüde müsamahasız ve kırılganız.
Korku bokuna, bu enerjiden gönüllü olarak feragat ediyor ve gönül defterimizdeki isimlerin üzerine çizikler atıyoruz bir bir.
Çarpışan otoları sevişimiz de bundandır belki, onlar birbirlerine tos vurup duruyor ama kırılmıyorlar.
Vatandaş ne düşünüyor?
Necdet Bey, 7-8 ayı buldu "Derkenar"ı sizi ve Ali Türkan'ı keşfetmem... Yaşamını "sanat eserine" dönüştürmek bu olsa gerek. Kırk-elli yıl sonrası matbuatımızı inceleyenler, ne kadar gereksiz dergi, gazete,yazar ve yazının bu ülkede muhatap bulmasına şaşıracaklar... Onlar arasında "erdem"in ne olduğunun tarifine işaret edecek yazılarınız, tavrınız duruşunuz... Öylesiniz... İnanın çok merak ediyorum nasıl kurtuldunuz bu müfredat tezgâhın pumpasından... Size, farkında olmadan bir dua değmiş... İyi ki yaşadınız... Teşekkürler... Teşekkürler...
Gökhan Akçiçek - 22 Şubat 2009 (15:20)
Necdet Şen
La Utopia de Baron Von Türkan
Ali Türkan
Kalkıyorum. Mutfak camına, kanadı gümüşlü bi güvercin konuyor. Köfte için ufaladığım ekmekten birazını ona veriyorum. Önce kaçıyor, az sonra ürkek ürkek girişiyor ekmek kırıntılarına. Sonra, çoğalıyor güvercinler. Devam
Annenizin kızlık soyadı
Necdet Şen
"Hanlar hanını buldum, dükkânım yağma olsun" diyenlerdensen, görüyorsun ki senin artık ne efendin ne de sisteme paçanı kaptırmana yol açabilecek maddî bir bağımlılığın var. Köleleşmenin mazeretlerini bir bir çıkarıyorsun hayatından. Devam
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Hasan Arpacıoğlu - Ali Türkân'ın yazılarını yeni keşfettim. Okudukça ne kadar büyük bir yetenek olduğunu... Dallamalık konusunda doktora yaptım abi!
Erdem Abaka - Kimlik kartları bazı bilgilere kolay ulaşmak ve güvenlik açısından etkili olmakla... Kimlikler lütfen!
Burak Öztürkçü - İdeoloji, dünyanın nasıl olduğunu kendi penceresinden resmeder, nasıl olması gerektiğini... İslâmî Cemaatler
Raif Yalçın - Ben uluslararası çalışan bir TIR şöförü olarak GPS aletini çok sık kullanmak zorundayım... GPS'li hayatlarımız
Bilge Bozkurt - Köyden kente göç sürecinde yalnızlaşan insanın, biraz da dînî bütün bir kimlikse hele... İslâmî Cemaatler
1977 seçimlerinde Şehremini'de sandık müşahidiydim. Bir ara yaklaşık 40 kişilik sakallı-çarşaflı bir grup geldi, oylarını kullandı. İçlerinden birini tanıyordum, dışarıda kime oy verdiklerini sordum, "AP'ye, yani Demirel'e" dedi. Sebebini sorunca "CHP korkusu" dedi. İçim cız etti.
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
Kimsesiz kedilerin kimsesi
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. http://www.derkenar.com/necdetsen/bir-tek-ben-miyim-kirilgan-olan/