22 Ağustos 2008 Cuma
Necdet Şen - 7 Şubat 2002
Paşa dedeler, konaklar, hizmetçiler, halayıklar, dadılar, hususî Fransızca ve keman dersleri, Yalova'da yazlıklar, balolar, madalyalar, asalet ünvanları, antika mobilyalar...
Osmanlı hâk ile yeksan olup da Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, o günün aristokrat sınıfı "vapor"lara doldurulup Vahidüddin Han ile birlikte Evropa'ya sürgüne mi gönderildi sanıyorsunuz?
No monşer. Onlar ekseriyetle burada kaldılar.
Kimileri uzak görüşlüydü, iktidarın el değiştirmekte olduğunu sezmiştiler, kimileri ise sırf helecandan, romantizmden, üçer beşer Milli mücadele saflarına katıldılar.
Hatta Cumhuriyet'i de onlar kurdular. Her ne kadar ders kitapları başka türlü söylese de, Osmanlı'nın projesidir Cumhuriyet ve Batılılaşma.
Türk Memed ve Kürt Memo Çanakkale'de sıram sıram biçildi emperyalizmin mitralyözleriyle; ama paşa hazretlerinin rakı sofrasında onlar değil, Osmanlı sosyetesinden Yunus Nadi Bey'ler, Kılıç Ali Bey'ler, Celal ve İsmet Bey'ler yer aldı. Kim sallandırılacak urganın ucunda, kimler banka ve fabrika kuracak, kimler Ermeni matbaacıdan gaspedilen (pardon, müsadere edilen) beleş matbaa ile "davayı" destekleyen ceride çıkaracak, bütün bunlara Haymana ovasında değil, Ankara'da, İstanbul'da, belki Termal'de karar verildi.
Aslına bakılırsa, bizatıhî Vahidüddin Han efendi hazretlerinin kendileri koyu bir Mustafa Kemal hayranı ve Millî Mücadele muhibbi idi, ama mevkî itibariyle Kuvvacı olma şansı yoktu; resmî tarih ona hain rolü biçmişti bir kere, anca giderdi, biz de ense tıraşını görürdük.
Cumhuriyet rejiminin değerlerini Cönk bayırında şehit olan yoksul Memed değil, omuzunda mermi taşıyan Anadolu kadını da değil, amele hamal çakal kunduracı tulumbacı hiç değil, Osmanlı'dan artakalan Evropa aşığı "seçkin" azınlık belirledi.
Onlar Evropa'ya "medeniyyet" öğrensin diye yollanmış bir ırkın ahvadıydılar. Paris kafelerinde, Viyana üniversitelerinde, Berlin kışlalarında yontulup vatana geri döndüler. Ve buyurdular ki:
Batılılaşmalıyız!
Niye?
Çünkü Batı demek, "medeniyet" demektir.
Kim öğretti?
Batı.
Hımmm...
Peki öyle mi sahiden?
Her köyde bir piyano mu "medeniyet" dediğimiz tek dişi kalmış canavarın kıstası?
Bir beyfendi tahayyül et. 1960'lı yıllarda cebinde yeşil dolarlar, takılıyor belgeselcilerin peşine, yoksulluktan geberen Afganistan'a gidiyor ve orada şımarık paşa torunu tavrıyla "ho ho ho, koskoca ülkede bir şişe kokakola yok, çocuklar daltaşak dolanıyor" diye alay ediyor. Akabinde işçi partisi milletvekili olarak meclise giriyor. Masonluk da cabası.
Oradan hapise. Oradan Turgut'un sofrasına. Oradan plaza ermişliğine. Güney Fransa'da tatile. Ama asla halkın arasına değil.
Bir başka efendi hazretleri daha tahayyül et. Çöreklendiği gazete köşesinden şeytana çarığını ters giydiriyor. Örneğin, kuvvacı bir subayın sergüzeştini yazıyor cilt cilt. Merak ediyorsun "her şey var da neden Ermeni tehciri yok?" diye. Araştırınca görüyorsun ki, bizzat kendisi Ermeni asıllı ve bunu gizleme derdinde.
Neden?
Cumhur-başbakanı olacak, hesabı o. Aslını inkâr etmesi gerek bunun için. Simon dayıyı, Roz teyzeyi yok sayması gerek.
Yıllar sonra öğreniyorsun ki, "Aslanım Deniz! Aslanım Mahir!" diye yazılar döktürüp, bir kuşağı Nurhak dağında, Kızıldere'de, darağaçlarında telef olmasına çanak tutan şeceresi karanlık herif, gün geliyor, MHP genel başkanına "dincilere karşı ittifak içinde olalım" diye yalakalık ediyor.
Nereden nereye? Trafik lâmbası gibi renkten renge giriyor Beyaz Türk. Değişmeyen tek özelliği, fitne ve fesat.
Osmanlı'yı batıran İttihat ve Terakki kafası, kılıktan kılığa girerek, kâh solcu, kâh milliyetçi, kâh liberal, kâh kemalist, kâh yanardöner, oldum olası bir sürü olarak gördüğü kara kafalı ahaliye her dönem yenilenen dahili ve harici bedhahlar yaratıyor.
Bir avuç ittihatçı kalıntısı ve onların birkaç on bin kişiyle sınırlı bağnaz takipçisi, bir ülkenin gündemini ve istikbalini ablukaya alıyor.
Bu ülkenin bir Beyaz Türk gerçeği vardır efendiler. Beyaz Türk bu ülkenin kamburu, baş belâsıdır.
Onlar kendi halkını ve o halkın değerlerini sevmezler. Çünkü onlar, tıpkı kendi kimliğinden utanıp, adını Henry diye değiştiren ve kafasında rölöve şapka, sırtında blazerle çarliston dansı yaparak kendini sahici Batılı zannetmeye çabalayan son Çin İmparatoru Pu-Yi'ye benzerler.
Anadolu halkları yakıcı güneşin, kavurucu soğuğun, açlığın, hastalığın pençesinde kıvranırken, payitahtta çöreklenmiş olan ve kendilerine bahşedilmiş imtiyazlar sanki damarlarındaki "asil" kanın tanrı tarafından gönderilmiş ödülüymüş gibi, tüm Anadolu'ya ve onun bin yıllık değerlerine mağrur nazarlar fırlatarak, balolarda, plajlarda, kokteyllerde ve dahi sıkıyönetim mahkemelerinde narsizmlerini kabarttılar onlar.
Papağanlar gibi besteci, yazar, film, rejisör, soprano, yemek adı ve terminoloji ezberlediler ve sandılar ki, ne kadar malumat ezberlersen o kadar bilinçlisin.
İslâmiyet'i, hatta Budizm'i, Hinduizm'i, Tasavvuf'u, Asya'yı, Afrika'yı, tüm mazlum ülkeleri ve onların halklarını ve de o halkların değerlerini yok saydılar. Emperyalistin değerlerine sımsıkı sarılarak anti-emperyalist takılmayı becerebilen görülmemiş bir insan türü oluşturdular bu iki yüzlülükleriyle.
Bu ülkenin en dogmatik, en ezberci, en dar kafalı, en tahammülsüz kesimi oldukları halde kendilerinde nedense hep demokratlık ve bilimsellik vehmettiler.
Onlara göre biz sırf ahmaklıktan tahılla beslenen ve kol kalınlığında bok sıçan bir barbarlar sürüsüydük. Sanki Viyana senin, Paris benim gezme tozma, fink atma şansımız vardı da, ilkelliğimizden Diyarbakır'da, Gümüşhane'de yaşamayı seçmiştik.
Bize "sınıf bilinci"ni öğretirken bile aşağılayarak ve "alt tabaka" olduğumuzu her fırsatta hatırlatarak yaptılar bunu.
Düzen değişecekti, ama onların ayrıcalıklı konumu değişmeyecekti. Padişah sofrasından kalkıp Mustafa Kemal sofrasına, oradan kalkıp Cemal Gürsel sofrasına, oradan kalkıp Turgut Özal sofrasına, oradan kalkıp...
Tek bir şartları vardı, kim gelirse gelsin, onlar hep orada olacaklardı.
Kimileri Çerkez bilmemne paşanın torunuydu, kimileri Arnavutluk hanedanının ipten kazıktan kurtulmuş son ferdi, kimileri padişahın taharetçibaşısının evlâtlığı. Ortak yönleri, bu toprağa ve bu halka yabancı oluşlarıydı. Besleme bir azınlıktılar. Onlar hiç yoksulluğu ve ezikliği tanımamışlardı, ipleri kuşaklarına denk yaşamışlardı hep ve daima öyle kalmalıydılar.
Gazeteler onların tekelindeydi, matbaalar, radyo istasyonları, subay gazinoları, lojmanlar, boğaz kıyıları, Moda burnu, Prens adaları, Nişantaşı, Beyoğlu, Suadiye ve tüm mutena semtleri ve meyhaneleri İstanbul'un, onların dedelerine bahşedilmişti. Biz (ve ceddimiz) ancak kapıcı, boyacı, müsdahdem olarak girebilirdik bu köşklerin, konakların, kültür saraylarının kapılarından.
Demokrasiyi bile onlar lutfetmişti bize, yüzümüz tutup isteyememiştik.
Nasıl demokrasi isteyecektik ki, kıçımızda don yokken?
Allah için, şövalye ruhluydu bazıları; lûtfettiler sosyalist oldular bizi "kurtarmak" için. Hapislerde yattılar, işkence gördü çoğu, çileler çektiler, yoksullaştılar zamanla, çok bedel ödediler. Ama yine de değişmedi huyları, açlıktan nefesleri kokarken bile bizim "avam" kendilerinin "asil" olduklarını unutmadılar.
"Aaah! Ayaklar baş oldu, başlar ayak!" dediklerini duymaya başladık sık sık. "Ayak kim, baş kim?" sormaya utandık, sanki ayak olmayı biz seçmişiz gibi.
Türkü sevmezler onlar, opera ve bale severler.
Halkı değil, "halkı kurtarma" fikrini severler.
Kendileri opera ve bale sevmekle kalmaz, aşağılaya aşağılaya bize de ezberletmeye çalışırlar bu tercihlerini.
Biliyor muydunuz bir vakitler İstanbul'da şehir hatları vapurlarının Kadıköy ile Köprü arasında devasa hoparlörlerden Ravel'in Bolero'sunu çala çala gidip geldiklerini?
Bir zamanlar saz şairlerinin sazlarının jandarma marifetiyle kırıldığını biliyor muydunuz? Türkülerin yasaklandığını? Eski Taş plakların radyoevinin iç avlusunda çağdaşlık adına yakıldığını.
Efendilerimiz, çekilesi kulağımızı "çağdaş" müziğe alıştıracaklardı.
Fikrimizi soran kimdi ki? Tanrılar bizi yontmaya karar vermişlerdi bir kez.
Ve onlar inanıyorlardı ki, hepimiz çok sesli müzik dinler, vals yapar, bilek kalınlığında değil de serçe parmak kalınlığında sıçarsak, "uygar" olacağız.
Bu konuda bizim ne düşündüğümüzün hiç önemi yoktur.
Tanrımızla alay ederler (çünkü onlar "çağdaş"tır); ama biz kendimiz gibi bir fanî olan Mustafa Kemal'i değil eleştirmek, onların emrettiği şiddette benimsemez ve övmezsek, ensemizde boza pişirirler.
Dedim ya, onlar "çağdaş"tır; biz kara kafalı kalabalık.
Çocuklarının adları genellikle Devrim, Cumhur, Ülkü falandır onların.
Bazı kelimeler var ki onların dillerine persenk ettikleri ve kolumuzu büke büke ezberletmeye çalıştıkları, işte o kelimeleri ne zaman işitsem Kinova gibi kafa derim kaşınıyor.
Laik, çağdaş, cumhuriyet, irtica, aydınlanma, köy enstitüsü...
Bu kavramların kendisine değil, bunların üstünden yapılan demagojiye sinir oluyorum. Ne zaman sohbeti dönüp dolaştırıp, kendi icadı olan "irtica" evhamına getirse Beyaz Türk ve tezini kabul ettirmek için abansa, kan beynime sıçrıyor, inan olsun ki tırmalayasım geliyor.
Çünkü kendi halkını zenci gibi gören, onun, yeme içme alışkanlığından, aksanına, türkülerine, örfüne, töresine, hatta yoksulluğundan mütevellit hırpaniliğine "ilkellik" damgasını vuran, Anadolu konusundaki ufku Pendik'ten öteye gidemeyen, kapıcısının oy verdiği partinin birinci parti oluşunu "irtica" diye adlandıran, kararname zoruyla mektepli kızlara şort giydirip, sonra da Batı efendi hazretlerine dönüp, "bakınız, çağdaşlaştık" diyebilen, hem emperyalistten aferin bekleyip hem de solcu-milliyetçi geçinen, inananların başörtüsünü bile "çağdaşlık" adına yasaklama hakkını kendinde bulabilen, zorba, saygısız, çiğ, tepeden inmeci ve şizofren bir insan türüdür Beyaz Türk.
"Harran'da Oksford vardı da biz mi okumadık?" diye soran İbo'yu çok daha sahici, çok daha inandırıcı buluyorum.
Kendi yabancılaşmasını topluma dipçik ya da demagoji zoruyla benimsetmeye çalışan ve bunu "gelişme" diye adlandıran bu yoz oligarşik katmana ve onun dayattığı kalıplara baş kaldırıyorum.
Gel Ciguli, benim güzel kardeşim, gel Müslüm, gel Kibariye, gel ağzıyla kuş tutsa kendini Beyaz Türk'e beğendiremeyen, linç edip unuttuğumuz Ahmet Kaya, gelin hepiniz, kara kafalı sefil halkın bağrına bastığı ayak takımı taifesi... Sizin kargacık burgacık türkülerinizde, eğitimsiz, detone sesinizde, rasgele notalarınızda kendi yalın hakikatimi buluyorum.
Yoksulluktan okuyamamış türkücüye "Mozart konser verse gider misin?" diye tuzaklı sorular soran kara yürekli despotlara ezdirmem sizi.
Tamam, evimde hiç birinizin kaseti yok, ben Jethro Tull ve Deep Purple dinlemeyi yeğliyorum; ama bu köklerimden kopmuşluğumu sizin sahiciliğinizden üstün saymıyorum hiç değilse. Haddimi biliyorum.
Aslına bakarsanız, ben de bir Beyaz Türk'üm. Ve umarım doğru yolu bulurum.
Belki de bulamam. Böyle parçalanmış kalırım. Ama yine de o despotlara ezdirmem sizi.
O despotlar ki, dedelerine bahşedilmiş imtiyazları kendi erdemleri sanırlar.
Ve o despotlar ki, her daim muktedir kalabilmek adına kardeşi kardeşe kırdırırlar.
Bir avuç şımarık, saygısız, kendini beğenmiş zıpırdan ibarettirler, kaç yaşına gelirlerse gelsinler, hep öyle kalırlar, koskoca toplumu kendilerine benzetmeye çalışır, bunu da devrimcilik sanırlar.
Beyaz Türk denir bunlara. Hiç bir halta yaramazlar patırtı çıkarmaktan başka.
Merak ediyorum, 29 Nisan Pazar günü İstanbul Çağlayan meydanında toplananlar ne renk Türk? Acaba bu kalabalık 12 Eylül anayasasını protesto etmek için de toplanır mıydı?
Resul Gençay - 30 Nisan 2007
Protesto hakkımızı kullandık. Yaşama tarzımızı savunuyoruz. Demokrasi böyle bir şey değil midir? Ben istemiyorum başörtülü bir cumhurbaşkanı eşi. Bunda ne tuhaflık var yani? İran gibi mi olsun Türkiye?
Devrim A. - 6 Mayıs 2007
keşke yaşam tarzımız 'diğerine tarzını yaşatmama' şeklinde olmasa. kimileri için 'kendin olmak=İran gibi olmamak'. kimbilir, kavramlara yüklediğimiz anlamlardır belki de sorgulanması gereken. 'demokrasi' gibi. 'kendin olmak' gibi vs.
ayse - 8 Mayıs 2007
Sanırım ben de biraz Beyaz Türk'üm. Ama halkı kurtarmaktan çok insanı düşünen biri olma peşindeyim.
Meydanlara gelince... Bu galeyanın sebebi laiklik filan değil, EMEP başkanının dediği gibi "olmayan laikliğin" nesini korumaya çalışabilirsin ki? İnsanlar İran'a gitmeden çok-bilmişlik taslayabiliyorlar. Kavramlar anlamsızca havada uçuşuyor.
İnsanların mevcut düzendeki adaletsiz koşullardan şikâyetleri yok. Her tür tutarsızlık ve mantıksızlıklarla yaşayabiliyorlar. Öyle bir hava yaratılmış durumda ki, sanki bugün her şey normal, güzel, her şey olması gerektiği gibi. Ama Allah korusun Gül cumhurbaşkanı olursa birden kıyamet kopacak, mahvolacağız, Türkiye batacak. Cumhurbaşkanımızın eşinin türbanlı olduğunu el-aleme nasıl söyleriz, diğer milletlerden insanların yüzüne nasıl bakarız?
Böyle tuhaf bir zihniyet yayılıyor etrafa. Peki F-tipi cezaevlerine karşı olarak sadece bir kişi ölüm orucuna yatacağına bu milyonların sokağa dökülmesi gerekmez miydi asıl? Kim rahatsız oluyor böyle anti-insani bir uygulamadan? Şemdinli olayı için yürüyüşe çağrı yapılsa kaç kişi çıkardı meydanlara? Veya evinin önünde öldürülen, vücudundan 13 kurşun çıkmış bir çocuğa karşı kim duyarlı? Uğur Kaymaz'ın katillerinin beraatini protesto etmeye kaç kişi çıkar meydanlara? Somut zarar veren olaylara değil de nedense soyut kavramlar üzerinden yaratılan korkulara, paranoyalara daha çok prim veriyor insanlar.
Bunu görüyorum da... Ah bir de nedenini anlayabilsem!
neden baş örtüsü meselesi girdi mi işin içine hemen iran mevzu bahis oluyor anlamış değilim. iran türkiyeden daha mı müslüman yoksa türkler islamiyetle iranlılardan cok mu sonra tanışmışlar? önemli olan başların örtülü olması değil. beyinlerin örtülü olmaması. bilmem katılır mısınız.
ashigo - 11 Mayıs 2007
devrim hanım, sizin demokrasi dediğiniz şey acaba, postal öpenlerin ve aynı postal sahiplerinin palazlandırdığı "gerici tehdide" karşı kendini tehlikede hissedenlerin, sınıf bilincinden yoksun, resmin tamamını ve asıl önemli kısmını göremeyen örgütsün kitlelerin sonuçsuz kalmaya hatta mevcut sistemin sefaletini artırmaktan başka bir işe yaramayacak "sivil" kalkışması mıdır? gerçek demokrasinin ne olduğunu biz o mitinglerin sınıf düşmanı olan 1 mayıs günü, istanbul da gördük ve yaşadık! demokrasi havarisi ve "sivil" insiyatif şampiyonu olan sizler, acaba orada coplanan, dövülen, bizim paralarımızla alınmış ancak kullanılırken hiçbir tassarruf önleminin dikkate alınmadığı biber gazlarını çokça yutup bundan kalıcı zararlara uğrayan "sivillere" hiç üzüldünüz, ya da onların "demokratik" haklarının ihlaline karşı aynı duyarlılığı gösterdiniz mi?
sidar dağlı - 11 Mayıs 2007
Necdet Şen, ellerinden öperim. Daha söylenecek ne kaldı? Varsa onları da siz söyleyin.
Emre Baytar - 18 Aralık 2007 (15:32)
Bu yazının tarihsel boyutuyla bakarsak devamı olmalı lütfen yazınız. Çok rica ediyorum. Biraz daha günümüze daha açık olarak ışık tutsun. Teşekkürler...
Emre Baytar - 22 Ocak 2008 (10:49)
Yazıyı bir kez okudum, sonra hissi bir uyarı aldığım için olacak, Dire Straits'in "Where do you think you're going" parçası eşliğinde tekrar okudum. Evet sürekli bir şeylerden korkuyor ve nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Korku filmlerinde yaşanan, kötü adamdan kaçarken, bilmeden asıl kötünün kucağına sığınma trajedisi olmasın bu durum?
Tarihimiz zorbalıklar, tepeden inmeciliklerle yazılmış. Kaçınılmaz olarak bu baskıyı ve tedirginliği yaşıyoruz bilinçaltımızda. Bu yüzden, acemice kurgulanmış da olsa bize bir-iki ürkütücü sahne izlettirerek, o duygularımıza yeni baştan köle ediveriyorlar. Belki de o korku filmlerinde olduğu gibi, şu yukarıdaki tartışmalardır istenen.
Yoksa sadece bana mı öyle geliyor?
Ali Sedat Çetinkoz - 24 Ocak 2008 (15:18)
Ne derseniz deyin kendimizi kandırmayalım Necdet Şen Bey. Burada dünyanın öbür ucunda Los Angles'dan canım ülkemde olan bitenleri dehşetle izliyoruz hep birlikte Türkler olarak. Birbirinizi yiyip bitiriyosunuz güzelim topraklarda.
Hadi tamam batıyı örnek almayalım japonyayı alalım o zaman. Tepeden de inmesin birşey. Aşağıdan bişey geliyor mu alahaşkına?
Nedir bu tembellik, işgüzarlık, kültürsüzlük, sanatsızlık, eğitimsizlik. Bunlar uygarlık göstergeleridir batıda olsun, doğuda olsun, uzayda olsun. Nedir bu uygarlıkla alıp veremediğiniz? Tüm dünya mirası hepimizden bir parçadır. Artık harranı mı kalmış. İnternet var mı? Var! Bak ne güzel internette döktüryosun isteyince. Git bir türk sanatçımı keşfet lagaluga yapıcağına bizde bayıla bayıla alkışlayalım halkın bağrından çıkan sanatçımızı. Fatih Akın filmini yaptıda tüm dünya bayıla bayıla sinemalara gidip izlemedi mi halkım nasıl müzik yapıyomuş... Tutun birbirnizin bacağından dibe çekin iyice. Neyinize yarıycaksa.
Bariş Manço - 27 Şubat 2008 (08:40)
Bu coğrafyada yaşayan herkes bir araya gelir bizi oluşturur. Yere sümküren hammal da kardeşimizdir, dağda keçileri güden çoban da, ter kokusundan yanına yaklaşılmayan garson da.
Bizim hayatımız onlarla çok sık kesişmez, onların eğlenceleri, konuşma şekilleri, birbirleriyle ilişkileri bizi rahatsız edebilir. Onlar da bizim yaşam tarzımıza alışamazlar, bir tablonun karşısında saatlerini geçirmezler, bir konserde öksürmeden 40 dakika mum gibi durmak onlara göre değildir.
Burada mutlak doğru nedir, ne yapılmalıdır bu iş nasıl çözülmelidir
gibi kaygılar da abesle iştigaldir bence. Burada sadece bir durum vardır. Bu durumu olduğu gibi algılamak, bu realiteyi görmek, idrak etmek veya ağzından köpükler saçarak bu millet adam olmaz, memleket elden gidiyor
edebiyatı yapmak herkesin kişisel tercihidir tabii.
Uygar olmak toplum içinde yaşamamızı kolaylaştıran daha zevkli hale getiren erdemler. Ama o uygarlık denen şeyi oluşturan mekanizmanın ne kadarı insanın hür vicdanı ile şekillenmiştir ne kadarı iyi işleyen ekonomi, ceza mekanizmaları, karşılıklı çıkar dengeleri üzerine kurulmuştur, bizim gibi okumuşlara şöyle bir sormak düşmez mi. Dünyanın dört bir yanında inanılmaz adaletsizlikler, inanılmaz katliamlar yaşanırken biz dahil o uygar dediğimiz kitle neden sadece ipod'unun rengiyle ilgilileniyor sormak düşünmek lazım gelmez mi?
Her koyun kendi bacağından asılır
demiş eskiler. Dış dünya bir dağdır ve değiştirilmesi imkansıza yakındır. Oysa ona öfkeyle, hiddetle bakan, başka bir alay küçük hesaplarla kavrulan iç dünyamız hemen elimizin altında değişmeyi bekliyor. Tabii kafamızın içindeki uğultuyu susturmayı başarabilirsek.
Son bir şey: Burada takma isim kullanmayı gerektirecek bir durum görmüyorum. Zaten kullanmıyorum diyorsanız bunları orada Cem Karaca' ya sorabilirsiniz. O anlatır.
Seyit Balkuv - 27 Şubat 2008 (14:21)
Ooof, of! Sana yine bir tepeden baktım aziz ve uygar Melekler Şehri! (nam-ı diğer, Los Angeles)... Görmedim sende çevrilmiş olup da, seyretmediğim hiçbir filim...
Şurası, mert ve saf kızılderililerin delikanlılarını kesip, kalanlarını da rezerveruvarlarda hapsedip çiçek hastalığı ve alkole gömdüğümüz yer; şurası Alamo kalesi ve birbirimizi boğazladığımız uzun iç savaş meydanları. Şurada altına, az ötede petrole hücum ettiğimiz, yine birbirimizin ciğerlerini deştiğimiz yerler...
Te şunlar, yıllarca köle ettiğimiz zencilere dravdan verir gibi yaptığımız haklar ve harbiden verdiğimiz kalın kalın uyuşturucular. Ha bunlar da, iki cihan harbinde kimyasallarla, nükleerlerle gebertip kaynaklarına ve beyinlerine el koyduğumuz ötekiler. Şurada petrol için, silah pazarı için, misyonerlik için, kokakola-mekdanılds için, semitizm için çıkardığımız iç savaşlar; programladığımız darbeler, düşürüp kurduğumuz hükümetler, yazdırdığımız anayasalar... İşte şu gördüklerin ise, güçsüzlere gücün adaletini ve uygarlığını kaktıran yüce başkan-krallarımız, FBI'ımız ve CIA'imiz...
Mutludur sende tüketebilen homo-ekonomikus; sende AIDS'ten ölen homo-seksüel, ey aziz Melekler Şehri!
Yazık ki hem ne yazık olmuştur Konstantinopolis'e ve orada birbirine çemkirip duran aşağı kültürlere!
Ayrıca, böyle bayat bir mevzuya doğrayıp heder ettiğimiz Yahya Kemal Beyatlı şiiri ve Münir Nurettin Selçuk bestesine de çok yazık...
Ali Sedat Çetikoz - 27 Şubat 2008 (19:03)
Necdet Şen - Necdet Şen

Ali Türkan
Sınırların kanla çizileceğini neden soktular acaba? Kanla çizilmiş sınırların içinde, güzel bir dünyadan söz etmek ne kadar mümkün? Bir yerlerde ve yine yeniden, kanla bir takım sınırlar çizilecek. Aklıma, Brecht'in bir sözü geliyor: "Büyük Kartaca, üç savaşa katıldı. Birincisinden sonra, hâlâ güçlüydü; ikincisinden sonra ancak yaşanabilir haldeydi; üçüncüsünden sonra, yerle bir oldu." Ben de "ambiansa" uygun olsun diye, kendime bir slogan seçtim: Savaşma, sıvış! Hepsi bu kadar. Ben gidip köpekcikleri besleyeyim. Yazar
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Alper Uzun
Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki. Yazar
Necdet Şen
Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım. Necdet Şen
Ali Sedat Çetinkoz
Sınırlamayan, ahlaki kural koymayan, ibadete zorlamayan; 'yurtta aşk dünyada aşk', 'sevelim sevilelim abartalım', 'Marduk gelecek dertler bitecek' ayarında, kendin pişir kendin ye tanrılar nemize yetmiyor? Piyasa tarzı bilim dünyası nasıl olsa her sezon, paranızı ve aklınızı nereye, nasıl harcayacağınızı gösterecek yeni bir kapitalizm tanrısı da yaratır. Seç seç beğen; jandarma biz laikiz. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.