Patronsuz Medya

Ben artık çizgi romancı değilim

Necdet Şen - 19 Ekim 2001


Birlikte çıkmıştık yola. Üç aşağı beş yukarı hepimiz aynı yaşlardaydık. Kenarında SCHOELLER yazan kalın resim kartonlarının üzerine eğilir, formikası kalkmış kahverengi masalarda "karikatür" olduğu varsayılan bir şeyler çiziktirirdik.

Hayat (her neyse o) bize aynı kulvarda yanyana koşma fırsatını tanımıştı.

Sirkeci'deki işkembecilere, Sultanahmet'teki köftecilere beraber gider, otobüse, vapura beraber biner, çiziktirdiğimiz taslakları "ulu abi" den önce birbirimize gösterirdik.

Ufak tefek farklılıklar yok muydu aramızda? Vardı. Ben şimdi olduğu gibi o zaman da solcuydum; onlar bu konularla ilgili değildi. Ben şimdi olduğu gibi o zaman da bir finduğun içini yar senden ayrı yemezdim; bazıları gizlice yerdi. Ben şimdi olduğu gibi o zaman da kılı kırk yarar, çok çizip "sürümden kazanmak" yerine, içime sinecek bir şeyler yazıp çizebilmek için ter dökerdim; onların çoğu kesesini doldurmayı düşünürdü. Ben vicdanıma sığdıramadığım şeylere "hayır" derdim, çoğu bu kelimenin anlamını bile bilmezdi.

Daha yolun başındaydım, paraya ve önümün açılmasına herkes kadar benim de ihtiyacım vardı, ama yine de altın bir tepsi içinde sunulan bu fırsatı reddedebilecek tokgözlülük hasletini her nasılsa yanımda getirmiştim.

Reddettiğim fırsatlara diğer çocuklar balıklama atladılar. Gün oldu birbirlerini gammazladılar, gün oldu birbirlerinin kafasında odun kırdılar, gün oldu, birbirlerinin paralarının üstüne yattılar, her adımda birbirleriyle takışıp bin parçaya bölündüler, her bölünüşte dergilerinin tirajı daha da azaldı, ama onlardaki köşe dönme arzusu hiç azalmadı.

Muhalefet bile onların gözünde satış rakamlarına yansıyacağı ölçüde kıymeti harbiye taşıdı.

Ama mahfiyetkâr okur, aradaki bu ince farkı hiç görmedi, hepimiz aynı terazide tartıldık.

* * *

Yıllar geçti, bazılarımız daha da yoksullaşırken, bazılarımız ikbal basamaklarını üçer beşer tırmanıp han hamam apartman sahibi oldular.

Yetenek miydi bu kopuşun ana bileşeni? Hayır. Çalışkanlık mıydı? Asla. Şans mı? O da değil.

Ne peki?

Hepimiz "sanatçı" ya da "karikatürist" ya da "mizahçı" gibi kategorik başlıklar altında aynı tarz insanlar olarak görülsek de, bazılarımız (çok azımız) için bir varoluş ve hakikati arayış sorunu olan yazma-çizme işi, bazılarımız (yani pek çoğumuz) için müreffeh bir yaşama giden ehven bir zıplama tahtasıydı.

Sapla samanı ayırmasını bilemeyen kandırılabilir ekseriyet için şimdi bile hiç bir değer taşımayan derinlik ve erdem arayışı, kimin zengin kimin yoksul olacağını daha o günden şaşmaz bir kesinlikle belirliyordu.

Adileşmeyi, çalım atmayı, dirseklemeyi, fitneyi, tezgâhtarlığı içine sindirebilene de "sanatçı" dedi bu okuryazar zümre, sindiremeyene de.

* * *

Biliyorum, ben de bir çok küskün dostum gibi beş parasız öleceğim.

Bu kaçınılmaz; çünkü para, onu sevenle flört eder.

Bir zamanlar "abi ben sizin şöyle hayranınızım, böyle büyüksünüz, yazıp çizdiğiniz her şeyi kesip saklıyorum" diyen dünün cici çocukları, "cici" olmanın ödülünü fazlasıyla almış, hanları hamamları lüks tekneleri içinde rahat ve müreffeh, günlerini gün ederken, sonunda benim de cavlağı çektiğimi öğrenecek ve "çaplı bir arkadaştı, ama biraz aksi bir adamdı" diye yorum yapacaklardır ardımdan.

Hatta aralarından birkaçı belki vefa duygusuyla "sanatımı" öven, "aykırılığımı" garnitür niyetine satır aralarına yerleştiren "badem göz" yazıları döşeneceklerdir.

Ama inanıyorum ki, hemen hemen hiç biri, bu kadar hayranlık duydukları sanatçılar bir köşede unutulmuş ve kıpırtısız dururken, kendilerinin o sınırlı yetenekleriyle nasıl olup da böyle "yükseldiklerinin" esbabı mucibesini kurcalamaya yanaşmayacak.

Kendilerinin neden o kadar koyun ruhlu ve itaatkâr olduklarını sorgulamak yerine, benim "huysuzluğum" üzerine efsaneler üretecektir muhtemelen eski dostlarım.

Ne onlar ne de anlam'a ancak süpermarket raflarında rastlarsa "anlam" diyen necip okurlar, mizah ve karikatürün nasıl olup da medya patronlarının hizmetinde, suya sabuna dokunmayan, eyyamın "kötü" dediğine sövüp sayıp, yanıbaşında dönen dolaplar karşısında kör/sağır/dilsiz rolü oynayan tavrına ilişkin hakikati görme çabası içinde olacak.

* * *

Sanmayın ki sanat tarihi "en iyilerin" tarihidir; hayır, yarının sanat tarihçileri bugünün gazete ve dergi arşivlerini karıştırıp, en medyatik olanlara "en iyi" damgasını yapıştıracak.

Süslü bir albüm, lüks ciltli kitap bastırmak için kimlerin karşısında ne tür taklalar atmak ve hangi barlara takılıp, hangi piyasalarda kimlerle ahbaplık kurmak gerektiği acı gerçeğini es geçip, en fiyakalı kâğıtlara basılmış "ulûfe" albümlere bakarak, bugünün sanat tarihini yazacak yarının cici çocukları.

"Tarih kandırılamaz" sözü palavradır; gerçek o ki, tarih, dünün yalanlarının bugün, ve bugünün yalanlarının yarın tasdik edilmesinden başka bir şey değildir.

Hep merak edip dururum, acaba şimdiye kadar kaç pırıltılı insan, daha yolun başında basiretsiz editörler, çapsız ve kıskanç meslekdaşlar, dogmatik tarihçiler, ezberci münevverler ve sapla samanı ayıramayan kuru kalabalık yüzünden daha yolun başında pırıltısını içine gömdü?

Yine merak eder dururum, nasıl olur da bir insan haksızlığa baş kaldırmak şöyle dursun, menfaatlerim zedelenmesin diye, ya da zarar görmemek için, ya da başka nedenlerle yalana, dalavereye, adaletsizliğe tepkisiz kalır?

Hakikatin taşıyıcısı olmakla yükümlüyken, art niyetli haber yazan gazetecinin; menfaat odaklarına kapılandığı için gerçeği çarpıtan yorumcunun; toplumun sağduyusunun sivri dilli temsilcisi olma ödevinden yan çizip, sadece plaza patronlarının talimatıyla ya da angaje olduğu şu ya da bu cemaatin klişeleriyle "durumu idare eden" karikatüristin; kendisini seçen kitlenin oylarına ihanet eden siyasetçinin; görevini savsaklayan kamu görevlisinin; toplum vicdanını kâr-zarar hesaplarına tahvil eden aydının yakasına yapışmayan her birey, şikâyetçi gibi göründüğü yanlış işlerin suç ortağıdır.

Eğer işsiz kalmak, dışlanmak pahasına medya lordlarını hicveden çizgi romancıyla, suya sabuna dokunmayan, menfaatine uygun davranan "köşe" karikatüristi aynı kefeye koyanlardansanız, sizden bir ricam var:

Lütfen bana yaptığınız tüm iltifatları geri alın.

İdare-î maslahatçılarla aynı "seçkin" kategoride anılmaktansa, aslında hiç hak etmediğim ve kollektif bönlüğün açık bir tezahürü gibi yakama yapışmış olan "huysuz" sıfatını yeğlerim.

* * *

Sorular sorulara gebe.

Zorbaları ve şarlatanları ayakta tutan nedir?

Korku. Teslimiyet. Suç ortaklığı.

Tabii bir de kendine ve herkese karşı takınılan ikiyüzlü bir tutum.

Benim "huysuzluğum" belki de sizin kendinizle yüzleşme isteksizliğinizin öteki adıdır.

Yalana ve sahteliğe karşı açıkça tavır almadığınız ve "ben asla yalan söylemeyeceğim ve ne kadar ufak olursa olsun, ne kendime ne de başkalarına karşı asla hile yapmayacağım " diyemediğiniz sürece, sizden daha usta yalancılar ve hilekârlar tarafından keklenmekten kurtulamayacaksınız.

O gazetelere her gün para ödeyip içinde dişe dokunur bir şeyler bulmaya çalışan sizsiniz. O hesap ve promosyon kokan yazıları papağan gibi tekrarlayan, o çöp adam bile çizmekten aciz kifayetsiz muhterisleri karikatürist yerine koyup, embesil karalamalarını oradan oraya forwardlayan, panonuza yapıştıran da siz...

Güldüğünüz espriler, tasdik ettiğiniz samimiyetsiz "sanatsal" duruşlar, sizin çapınızı ele veriyor.

Noolur, şaşıp yanılıp o furyada beni de beğenmeyin.

Valla istemem; hatta hicap duyarım. Beni o listeden silin.

Hayat olanca coşkusuyla renk ve ahenk içinde içimden akıp giderken bunu sizinle paylaşamıyorsam, bu kayıp benden ziyade sizin kaybınız.

Yıllardır çizgi roman falan yapmıyorum. Parasal zararım nedir hiç hesaplamadım ama kazancımı biliyorum:

İç huzuru.

Çizgi roman yapmadığım son beş yıl boyunca göğüs kafesimdeki o ağrı da yakamı bıraktı. Artık zorlanmadan soluk alabiliyorum.

İnanın, bütün o göznuru, uykusuzluk, kalp ağrıları, o odalara kapanıp masalara abanmalar, yalnızlıklar, yorgunluklar, ertelenmiş boş vakitler ve okunamayan kitaplar, o adanmış hayat, sizinle bir şeyler paylaşabilmek içindi.

Madem ki genetik tesadüfler bu evrendeki sonsuz ışığın bir katresini de benim avucuma yükümlülük olarak tutuşturmuştu, emaneti çoğaltarak asıl sahibine, yani hayata ve size geri yansıtmalıydım.

Ama gördüm ki, herkese ait olanı hiç bir karşılık beklemeden ve artırarak yine herkese iade etmek için bile tüketim toplumunun kurallarına göre davranmak, yarışmak, dirseklemek, "konu neydi?" diye soran sekreterlere meram anlatmayı içine sindirebilmek, bir roman yazamayacak editöre roman, bir film çekemeyecek yatırımcıya senaryo, bir şarkı yazamayacak, çalıp söyleyemeyecek yapımcıya şarkı beğendirmek, "sanatçı"dan sayılabilmek için ilk adım olarak pazarlamacılık sınavından geçmek gerekiyormuş.

Eh, o zaman benden günah gitti çocuklar; hayatın anlamını, her şeyin üzerine barkod yapıştırıldığı ve satıldığı yerlerde arayanlarla yolum kesişmeyecekmiş gibi görünüyor.

Parayla pulla hiç işim olmadı; yediğim iki lokma, giydiğim çul-çaput.

Bir yıl önce (1 Eylül 2000'de) dayanamayıp son kuruşlarımla bir bilgisayar aldım ve bu web sitesini yapmaya başladım. Dedim ya, hayata olan borcumu ödemeye çabalıyorum. Bilenler biliyor, içten bir tebessüm dışında beklentimin olmadığını.

Buna rağmen yine de birileri çıkıp "onun sitesini tıklamayın, menfaati zedelensin" gibi yorumlar yapacak. Başka birileri bu inziva ve yalnızlığın bile bir "pazarlama taktiği" olduğunu söyleyecek. Başka birileri "megaloman", "narsist", "egosantrik" gibi sıfatlar yakıştıracak.

Ne kadar nefes tüketirsem tüketeyim, biliyorum ki, sesim sevgisizlik ve hoyratlık dağını aşamayacak.

"Benden bu kadar" diyerek plaza medyasını terk ettiğim şu son beş yılda bir tek anlayışlı yorum, bir tek içten rica bile beni o kalp ağrılarına geri döndürebilirdi. Neyse ki olmadı.

Teşekkürler Hızlı Gazeteci okurları, sağlığımı ve saadetimi sizin bu kıpırtısızlığınıza borçluyum.

 

 

Yazıyı arkadaşınıza da önermek ister misiniz?

 

Yorumlarınız

Sevgili Necdet, yazını okurken çok üzüldüm... Belli ki çok kırılmışsın, haksız da sayılmazsın. Bilmeni isterim ki, yazıların ve çizgilerin hala bir çok insanı düşündürüyor. Lütfen devam et. Sevgilerle.

Yücel İnanoğulları - 11 Haziran 2007 (1:10)

Sn. Necdet Sen, Kanada'ya yolunuz duserse bekleriz.

Bir okurunuz olarak size yapmis oldugum iltifatlari geri almiyorum, zaten onlari iltifattan ziyade basit gercek olarak goruyorum.

Hayatimiza kattiginiz 'yanliz degilmisiz' hissi icin tesekkurler.

Bora Kizilirmak - 13 Haziran 2007 (19:08)    

Necdet birader, aferin sana, yazilarini ve de web siteni epey inceledim, okudum. Aslinda 80 öncesi de hizli yi okurdum, izlerdim. Ama en cok bu web sayfasini yapabildigin icin aferin sana! hani o kendini degersiz insanlardan hissetmedigin icin. Ahh, ben de neler yapmak isterdim neler. Bosver. Sen yapiyorsun, ve senin yaptiklarini okumak bile rahatlatiyor beni. Ayrica cok takdir ediyorum, bunu hassaten bilesin, yalan degil yani.

Aferin, burada bir ilkokul ögretmeninin ögrenciye aferininden farkli oldugunu sanirim anlamissindir. Bir kez daha aferin. Bu hayat denilen (ben onu hala 14 numarada zannediyorum!) zaman tüketme eyleminde, erdeme ve vicdana dokundugun icin.

Vicdan olmali vicdan önce. İste böyle, necdet birader, gecenin bu saatinde affina siginarak böyle birseyler yazmak geldi icimden. Umarim cok insan bu web sitesini ziyaret ediyordur, zira böyle sitelere, ve yazilara ihtiyac her zamankinden daha fazla vardir. Bizler marjinal ortamimizda ancak o kadarini yapmistik, o da eylülün 12 sini müteakiben söndü. Bize de o balonun sönüsünü uzaktan hüzünle seyretmek düstü.

Gurbet ne yana düser usta. Ben gurbetten geldim iste, 22 yil sonra. Tekrar aferin, elin, dilin, kalemin dert görmesin. Seni seviyoruz...

Exil - 16 Ağustos 2007 (1:04)

1980'li yıllarda Gırgır adlı mizah dergisinde yer alan, kahramanlarının uzay yolculuğu yapabildiği unutulmaz çizgi dizinin adı nedir?

16 harf lütfen acilen yazın çok sevinirim tşk.

Sabire Y. - 6 Haziran 2008 (14:25)

Sabire Hanım sorusunu biraz daha açmalı. Sağdan sola mı, yukarıdan aşağıya mı?

Selim Atak - 6 Haziran 2008 (14:26)

Belki senin cizdiklerinin cogunu bellegimde tutamadim ama durusunu ve adamligini hic unutmadim. Sen cok yasa emi...

Sevgilerle...

Serpil Devrim - 12 Haziran 2009 (23:39)

 

Bu konuda siz de bir şeyler yazın

Ad Soyad
E Posta (gizli kalacak)

(Onay Kodu) (TR)


 

 

Necdet Şen

 

 

Eğitim fetişizmi

Ali Türkan

Çünkü, sizinki eğitim fetişizmi bile değil; yalnızca refah şovenizmi. İşe bunu anlamakla başlayın önce. Belki gerisi gelir ve adam olmayı düşlediğiniz günlere geri dönersiniz. Sobanın üstünden yayılan mandalina kabuğu kokusuyla mutlu olabildiğiniz günlere. Belki o zaman, dostlarımı "beni ilgilendirmeyen" şeyler yüzünden kırmak zorunda kalmam artık. Bunca üzüntüyü kaldırmaz bu bünye. Devam »

'Hızlı Gazeteci'yi bedavaya versene'

Necdet Şen

'Bayram değil seyran değil, nereden çıktı şimdi bu mevzu?' diye düşünen varsa, açıklayayım: Bu kavanoz dipli dünya hiç birimize mülk değil. Belli mi olur, günün birinde artık buralarda olmayan birilerinin alın terinin namusunu hayduta, çapulcuya karşı korumak görevi siz uzaktaki akrabalarıma düşebilir. Hızlı Gazeteci'nin maceraları sizin için yazılıp çizilmişti; onları koruyup gözetecek olan da sizsiniz. Devam »

Son Yorumlar

Candan'ın Not'una cevap: Bu sitenin sezgileri kuvvetlidir Candan. Adamın gözüne bir bakar, yedi...
Büdütör - Bir doktordan mektup

3. maddeye cevap: Yöneticilik yapan zatın, aktif hekimlik yapmaması bence durumu...
Candan Dinç - Bir doktordan mektup

Elinize sağlık:) Sadece bunu demek için yorum penceresi açmam pek uygun olmadı sanırım. (Site...
Candan Dinç - Asabım bozuk, o halde haklıyım!

Güç ve iktidar arzusu kadında da oluyor; öte yandan, bunları bir kadın ifade etse, hemcinslerinin...
Candan Dinç - Mahremiyetle saldırganlık arasındaki ince sınır

İnsanların ve hayvanların kendi davranışlarını oluştururken copy/paste yaptığını okumuştum bir...
Necdettin Han Hamam - Reddi miras

Daha fazla yorum »

Son Yazılar

Reddi miras

Seyit Balkuv

İnsanlar maddî miras olarak ebeveynlerinden her zaman bir servet almıyor. Bazen büyük bir borç yükü, arkadan gelenlerin omuzlarına yüklenebiliyor. Pek hoş bir durum olmasa gerek bu, ama çaresi yok değil. Kolay mı zor mu hiç bilmem ama reddi miras yoluna gidebiliyor vârisler. Devam »

Türkiye'nin Enformasyonel Hikâyesi

Ahmet Deniz Ölmez

Çamaşır makinesinin hızla dönen kazanı adeta bir zaman makinesi gibi şimdi. İnşaat kumları, kalemden oyuncaklar, çiviler, ipten kemerli pantolonlar, büyük umutlar; cep telefonları, bilgisayarlar, yeni nesil oyuncaklar, durmak bilmeyen beklentiler... Devam »

Otostop

Hilal Taşdemir

Türk toplumunun belki de hiç bir zaman alışamayacağı, kabullenemeyeceği bir yöntem. Oysa ki adres sormak kadar saf bir yardım isteği aslında. Yolunun üzerinde uygun bir yerde bırakırsın, fazladan yol gitmen talep edilmez. Hem hiç bir zorlama da yoktur. Devam »

Yaz sıkıntısı

Seyit Balkuv

Artık yeter, gidip denize gireceğim. Karıncayla karınca olmayacağım. İnsanım ben. Gelişmiş modern bir varlığım. Gelecekle ilgili planlarım var benim. O planları düşüneceğim. Derkenar'a yazacağım meselâ. İsmini "Yaz sıkıntısı" koyacağım. Devam »

Bir delinin güncesi

İlker Tortop

Eş, dost, eski arkadaşlar bu hayvan sevgimizi duyunca hep aynı şeyi söylüyor, "bu kadar yumuşak olma, hayvan bu, ürer, türer, ölür be" diyorlar. Ve ben hâlâ sokaklarda yaralı kedi ve yavru köpek bulmaya devam ediyorum. Devam »

Lucy Abla sorularımızı cevaplıyor

Elif Vural

Bugün için bütün dünya birbirinin boğazına sarılmış gibi görünebilir ama milyon yıllardan bahsediyoruz, vaktimiz var. Rekabet duygusuyla gözü kararmış saldırgan ve zengin erkeklere değil, zeki ve barış yanlısı erkeklere âşık olacağız ve gelecek nesillere onların döllerini aktaracağız. Devam »

Sinek

Ahmet Faruk Yağcı

Ellerimi arka tarafında ne çok bastıracak ne de yüzeyden geçecek şekilde orta şiddette bir baskı ile gezdirdim. İkinci turda kuyruk sokumunda ele gelen bir şişlik saptadım. Dikkatle muayene edince bunun derin dokular arasında gelişmiş bir abse olduğunu anladım. Abi haklıydı. Devam »

İlaçla yaşayan Yaşar Bey

Ahmet Hamdi Tanpınar

Asrımızın ileride tarihini yazacak adam, elbette ki müstahzar salgınını göz önünde tutacaktır. Yaşar bu salgının en büyük kurbanlarındandı. İstanbul'da birkaç ecza deposundan başka doğrudan doğruya ecza fabrikalarıyla temasa girmişti. Devam »

Fakir Ama Gururlu

Ahmet Faruk Yağcı

Siyah pantolon, siyah triko bluz ve ucu sivri siyah ayakkabıları vardı. Sol kolundaki saatin kadranı bebek siması büyüklüğündeydi. Ucunda kocaman mor ve yassı bir taş sallanan kolyesi de dikkat çekiyordu. Kuzgun siyahına boyanmış saçları omuzlarına dökülüyordu. Devam »

Daha fazlasını iste!

Erdem Abaka

Neden güzele ve ümit verene dair öneriler aldığımızda umurumuzda olmuyor da, ihtiyacımız olmayanı tüketme hastalığımız yüzünden başımıza gelmeyen kalmadığı halde, "tüketim canavarı olma" denildiğinde dinimize küfredilmiş gibi celâlleniyor, aslan kesiliyoruz? Devam »

Tâcizciyim, tâcizcisin, tâcizci...

Ali Sedat Çetinkoz

Ayna ayna, söyle bana şimdi; var mı benden daha bilgilisi, daha ayarcısı, daha ironik olanı? Karıncaya binip belini incitmeyen; ormanda on kaplan gücünde olup, kodu mu oturtan, oturttuğu kalkamayan? Karizmayı tekel yapan; adını dağlara yazdırıp, Mısır'daki sağır sultana bile ezberleten? Devam »

İşim gücüm budur benim

Erdem Abaka

Düşünüyorum ki, yaptığımız iş ne kadar sıkıntılı olursa olsun, bunları belli oranda çekilebilir kılmak yine de elimizde. İşlerimizde ve genel olarak hayatımızda sıkıntı verene değil de ümit verene odaklanmak daha doğru bir yol olabilir. Devam »

Şişkinler

Seyit Balkuv

Kendini başkalarıyla eşit görmek ve fikrini söylemekten imtina etmemek aynı zamanda iki negatif duygunun yanınıza yaklaşmasını da engellemiş oluyor; öfke ve alınganlık. Zaten olaylar karşısında şişmemizin esas sebepleri de onlar. Devam »

Sadece bir rüya

Erdem Abaka

Nihayet yere indiğimi hissettiğim anda sıçrayarak uyandım. Ter içinde ve nefes nefese kalmıştım. Kucağımdaki gazeteleri yataktan aşağı atarken kendi kendime şöyle dedim: "Sadece bir rüya, sadece bir rüya..." Devam »

Küstüm siye! Gelme biye!

Necdet Şen

Bir de ne yapıyorum biliyor musunuz sevgili kardeşlerim, daha tanışır tanışmaz tepeden tırnağa yağlayıp yıkayan, hayatının direğini, yaşam koçunu, can yoldaşını bulmuş gibi davranan tutkulu insanlardan uzak duruyorum. Devam »

Teknolojik Kronoloji

Ali Sedat Çetinkoz

Anaokuluna giden bebelerin ceplerinde bile cep telefonu olmak zorunda. Zorda kalırsa annelerini arayacaklarmış! Zannedersiniz ki, organ mafyası telefonu olmayan çocukları bir bir tespit ediyor ve onlar asla evlerine dönemiyorlar! Devam »

Web Gezgini

Totem, tabu, Mustafa Kemal ve Atatürkçülük

Atatürkçülüğün tabulaştırılması yoluyla siyasal sistemle kurduğu ilişki sayesindedir ki ordu, darbe ve aktüel politika arasında var olan ilişkiyi örtebilmiş; siyasal sisteme müdahalesinin ekonomik, ideolojik, stratejik, politik nedenlerini geri plana çekerek bu müdahaleyi sistemin tabuları ve totemleri adına yapılan bir görev olarak sunabilmiştir.

Mete K. Kaynar (Özgür Üniversite)

 Google Web   Derkenar  
| 87 | 716 | 2590 | 3537 |   5 Temmuz 2009 Pazar
©

© 2000-2009 ~ Derkenar web dergisi, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür.