Patronsuz Medya

Bağdat Caddesi'ndeki geleneksel fener alayı

Ya da bir tehdit nesnesi olarak "Cumhuriyet coşkusu"

Necdet Şen - 29 Ekim 2008


Bugün 29 Ekim. Vakit öğlene yaklaşıyor. Güneşli bir hava var dışarıda. Karnım tok. Kasetçalarımda caz nağmeleri.

Biraz asansör müziği gibi aslında. Hani şu Ella Fitzgerald ile Louis Armstrong'un düet yaptıkları meşhur albüm var ya, o…

Ne yapalım, ben cazın ancak asansörlerde çalınanına tahammül edebilenlerdenim. Zaten -oturduğum semt itibariyle- çevremle uyumlu olabilmek için asansör müziği dinlemek ve bunu seçkin kimliğimin dışavurumu olarak telâkkî etmek durumundayım.

Dışarıda hava güneşli. Semtimin insanları omuzlarına attıkları şık süveterleri ve caddedeki mağazalardan alınmış pahalı eşofmanlarıyla sahilde tur atıyor olmalılar.

Giysilerinin ve köpeklerinin markasıyla hava atan ve yanından geçenlerin suratına boka bakar gibi bakmayı "asalet" sanan bu boktan kalabalığa karışmaktansa evde oturup asansör müziği eşliğinde Cumhuriyet Bayramı yazısı yazmak daha evlâ.

Akşam yemeğinden sonra caddedeki geleneksel fener alayı yürüyüşüne katılacak bu kalabalık. Ellerindeki bayrakları histerik bir öfkeyle sallayarak ve dev hoparlörlerden tokmak gibi kafalarına inen Harbiye Marşı eşliğinde ter ter tepinerek stres atacaklar.

Bir nevî umre ziyareti. Allah vere de kötü bir şey olmasa. Günlerdir ortalıkta dolanan "Cumhuriyet bayramında provokasyon amaçlı büyük olaylar olacak" türünden söylentiler boş çıksa. Kazasız belâsız tepinip bayrak sallasa, çatapatlarıyla oynasa şu şımarıklar sürüsü, sonra evlerine dönüp paşa paşa uyusa.

İlk bir iki yıl bir yakınımın zorlamasıyla caddeye kadar çıkıp ilgisizce temaşa eylemiştim bu kalabalığı. Sonraki yıllar sadece oturduğum koltuktan gürültülerini dinlemekle yetindim.

Ben semt komşularımın baktığı zaviyeden bakmıyorum hayata. Onlar gibi pencerelerimi kalpaklı Atatürk resmi olan bayraklarla donatmıyorum. Bayrak sallanan marş söylenen organize mitingler ilgimi çekmiyor.

Başbakan'ı ya da Cumhurbaşkanı'nı televizyonda gördüğümde gerisine parmak atılmış huylu adamlar gibi insiyakî olarak sövmüyorum. Kavga eden tarafların hepsine aynı uzaklıkta duruyor ve kayıtsızca ama dikkatli nazarlarla izliyorum olan biteni.

Ne iyimserim ne de kötümser. Su akıyor ben bakıyorum.

Ve aklım yettiğince adını koymaya çalışıyorum yaşamakta olduğumuz gündelik hayhuyun. Kendime biçtiğim vazife bu: Anlamak. Tüm ezberlerimden sıyrılarak, yansızca, anlamak.

Ahmaklar kalabalığından bir kişi eksilse fena mı olur?

Semtimin insanlarını benden farklı düşündükleri için değil, ama meraktan yoksun oldukları, düşünmedikleri, ezberden konuştukları için pek adamdan saymıyorum açıkçası.

Onlar, yaşadıkları bu ülkenin diğer insanlarını Arabistan kökenli dinin Allah'ına inandıkları için hakir görüyor ve sonra gidip Hindistan'dan falan gelmiş yarı bunak kocakarılara ya da cezaî ehliyetten yoksun olduğu doktor raporuyla belirlenmiş akıl hastası şarlatanlara tapınıyorlar.

Bayramlar ve coşku

Ahmet Altan "dinî bayramlarda olan bayram coşkusunun millî bayramlarda olmadığını" yazmış Taraf'taki bugünkü yazısında.

Bence her iki ucuyla da isabetsiz bir saptama bu. Çünkü ne dinî bayramlarda dişe dokunur bir coşku var, ne de millî bayramlar tümüyle coşkusuz.

Dinî bayramlarda şehirlerarası seyahate çıkıyor halkım. Kimi tatil yörelerine, kimi köyüne, kimi anasının atasının mezarı neredeyse oraya.

Millî bayramlarda ise -ama özellikle de 29 Ekim'de- marazî bir coşku yaşanıyor bizim buralarda.

Bağdat Caddesindeki patırtının sesi taa bizim evden duyuluyor.

Belediyenin parasıyla tutulmuş birtakım otobüslerin tepesine çıkartılmış kırmızı beyaz giysili amigo kızlar ve yüksek desibelli hoparlörlerden semte yayılan hamasî gürültü eşliğinde bir çeşit pagan ayini yapılıyor her sene.

Caddede toplanan kalabalığın yaşadığı coşku öyle böyle değil. Paranoyak bir çoşku bu. Kendi sahasında beş sıfır yenilmiş bir Fenerbahçe stadı kalabalığı gibi galiz ve saldırgan.

Bir çeşit linç kitlesi. Tehditkâr. Düşmansı. Bağnaz.

Hem bilime "inanan" hem de bilimsellikle inatlaşan, bencil bir öfkeyle donanmış tuzu kuru bir kalabalık.

Kafalarda kırmızı beyaz soytarı şapkaları.

Yıllar önce Güney Afrika'daki ırkçı beyaz azınlığa benzetmiş ve "Beyaz Adam" demiştim bu kalabalığa. Zenci gibi gördüklerinin siyaset dışı kalmasını arzuladıkları ve bunu gerçekleştirebilecek her türlü melânete peşinen teşne oldukları için.

Sırf zengin çocuğu ya da paşa torunu olarak ya da bu civarda doğdu diye kendisini ilelebet efendi olarak kalması gereken soylu bir kastın mensubu gibi gören ve kölelerin siyasette rol almasına -ve eskaza seçim kazanmasına- karşı derin bir antipati duygusuyla dopdolu, şımarık bir kalabalık.

Ama sadece bu semtlerde kalabalık… Memleketin geneline bakıldığında ekmeğin üzerindeki ufak -ve gün geçtikçe daha da ufalmakta olan- beyaz küf benekleri gibi.

Azınlıkta kaldıklarını anladıkça daha da kudurganlaşan bir kapıkulu zümresi bu.

Bizim semtin halleri

Türkiye'nin en zenginlerinin değil ama en kibirli insanlarının yaşadığı semtlerde oturdum son otuz küsur yılda.

Yoksullaşırken bile kölesinden, bahçıvanından, mürebbiyesinden vazgeçemeyen, eprimiş blazeri ve açlıktan kokan nefesiyle asalet taslayan bir zümre yaşıyor bizim bu semtlerde.

Kapıcısının ya da temizlikçisinin çocuğunun tıp fakültesini kazanmasını emperyalist bir komplonun parçası olarak görüyor. Kendi çocuğunun üniversiteyi bitirir bitirmez Amerika'ya kapağı atmasını ise, "başarı" olarak.

Büyükbabam da bunlar gibi biriydi tanıdığım kadarıyla. Taş plaklardan opera dinlerdi. Hep bu semtlerde yaşamış, adalarda modalarda salacaklarda orospularla fink atmış, biti kanlanır kanlanmaz da buralardan bir apartman dairesi almış. Biz seçmesek de bir kere semtimiz olmuş buralar.

Ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, Tayip Erdoğan ya da Abdullah Gül gibiler bir ev alıp bu semtte oturmak istemezler. Çünkü padişah bile olsalar onları gene de küçümseyecek kıçıkırık bir züppe güruhu yaşar buralarda. Öyle insanlarla komşu olup ağızlarının tadını bozmak istemezler.

Çocuklarını avrupalarda okutur ve paspaslarını alt kattaki komşunun yeni yıkanmış çamaşırının üstüne silkeler semtimin seçkin insanları. Kulağını temizlediği pamuklu çubuğu, suyu parkeye akmasın diye pencere kenarında yediği karpuzun kabuğunu, sigarasının paketini, akşamdan kalma sivrisinek tabletini kaldırıp arka bahçeye atar; ama gene de asaletine ve haşmetine toz kondurmaz.

Jacques Brel dinliyor diye Fransa'nın musluk tamircisine aşık olan ve Burhan Çaçan dinleyenlerle muhatap olmak istemeyen kibar bir zümredir semtimin insanları.

Komşusunun adını öğrenmemeyi asalet sanan moloz bir insan tipi yaşar buralarda.

Mimiksiz, donuk, kasıntı…

Mahrem bir şeymiş gibi bakışlarını saklar koridorlarda. Selâmını esirger.

Ve sadece bir yenisi bu akşam eda edilecek olan fener alayında coşkuyu andırır bir duygu uyanır içinde.

O coşku benzeri şey, hayatını -güzellik gibi, zenginlik gibi, paşazadelik gibi- doğuştan edinilen imtiyazlara bağlamış ve yıllar geçtikçe o imtiyazları da erozyona uğrayan, havadan kazanılmış iktidarları avuçlarının arasından kaydıkça bunun öfkesiyle hırçınlaşan bir cemaatin ortak hezeyanıdır aslında.

Kendine benzemeyenleri "bak, biz ne kadar kalabalığız ve ne kadar ürkütücüyüz haaa, ona göre" dercesine cüssesiyle tehdit eder.

Bu kalabalık ve bu fener alayları, aslında eski asr-ı saadet günlerine ve ruh çağırır gibi çağırılan darbe dönemlerine duyulan özlemin ete kemiğe bürünmüş halidir.

"Yaşa Varol harbiye ve hep Menderes'i ipe gönderdiğin günlerdeki gibi kal" demektedir semtimin ortak bilinçaltı. Tepinerek ve şamata yaparak kötü ruhları korkutmaya çalışmaktadır.

* * *

Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O "düşman" kendi kardeşleri bile olsa. Milyarlarca liralık havai fişek bir batında harcasınlar ve ertesi gün düğünlerde havaya silah atan "magandalara" ilensinler ağız dolusu.

Demokrasi düşmanları senede bir defa da olsa fener alayları yapacak, demokrasiye olan gizli garezlerini Harbiye Marşı eşliğinde dışa vuracak.

Bırakınız, vursunlar.

Yürüsünler. Bağdat Caddesi geniştir, aşınmaz.

Onlar da bizim insanlarımız. Biz onlara tahammül edeceğiz, onlar da bize.

Demokrasi kültürümüzü düşe kalka da olsa, böyle böyle inşa edeceğiz.

 

 Yorumlar

Hiç değilse ellerine silah alıp insan öldürmüyorlar, ya da mayın döşemiyorlar.

Ali Tarhan ~ 30 Ekim 2008 (18:12)

Öncelikle üstteki yorumu ele almak isterim. Onları teröristlerle karşılaştırıp iyilemek düz mantığın sınırlarını zorluyor. Yani bir kitlenin iyi ya da kötü olup olmadığına karar vermek için ellerine silah alıp insan öldürenlerle, yere mayın döşeyenlerle mi karşılaştırmamız gerekiyor?

Yazıya gelince, özellikle semtinin insanlarının sekter anlayışını öne çıkaran tarafı hoşuma gitti. Özellikle Jacques Brel dinleyen Fransız muslukçu ile Burhan Çaçan dinleyen memleketimin insanına karşı bakışları... Ancak metnin geneline bakınca sanki Cumhuriyet Bayramı'nı vahşi bir coşkuyla kutlayanların tamamının o seçkin zümreden ibaret olduğu izlenimine kapılıyor insan.

Öte yandan hazır söz cumhuriyetten açılmışken "Mustafa" filmine değinmek istiyorum. Filmi henüz izlemedim yakında izleyeceğim fakat her yerde filmin Atatürk'ün insani yönünü anlattığına dair açıklamalar duyuyorum. Bu nedenle bazı çevreler filmi beğenmemiş. Atatürk'ün zaaflarının anlatılmaması gerekirmiş. Bu bakış açısı Atatürk'ü putlaştıralım mantığıdır. Bu yüzden yazının konusuyla da bu olayın bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

Ufuk ~ 30 Ekim 2008 (20:39)

Yıllar önce "Bir gün Necdet Şen'i bir gazetede köşe yazarı olarak görebilecek miyiz? "diye hem niyet tutup hem de soru sormuştum. Bu dileğim gerçekleşti. Şimdi de Necdet Şen'in yazdıklarını bu ülkeyi yönetenler de okuyup, hazmedip bir işe yarasalar diye temenni ediyorum. Çünkü ben gazete diye okuduğum yazılardan bir şey anlamıyorum, ülkenin başındakilerin dediklerinden bir şey anlamıyorum. Eline sağlık...

İlker Gökçen ~ 30 Ekim 2008 (21:54)

engin ardıç bir, necdet şen iki. nasıl olsa karşılarında doğrudan itham ettikleri bir isim yok, durumdan vazife çıkarıp dava açıp bezdirecek savcı, avukat vs yok, yaz babam yaz. her allahın günü laikler şöyle atatürkçüler böyle.

çocuğunu amerikaya "bursla" gönderip dönünce gemi almak halk adamlığı oluyor, onları eleştirmek elitistlik, ayrımcılık. ama kendince modern bir hayat yaşayan ve elindekileri -haklı veya haksız- savunanlara istediğini söyleyebilirsin. kibirli, kendini beğenmiş, taşkafa, faşist, ne dersen de, nasıl olsa karşındaki sinirlenip seni dövecek güçlü biri değil. emekli subaya, öğretmene, memura her allahın günü yaz.

eğer bugünkü durumumuz kötüyse (ki bence bu çalışmaya göre yine çok iyiyiz) herhalde bunun öncelikli sorumlusu 60 yıllık sağcı iktidarlardır. ama sağcıdan iyi yazı malzemesi çıkmıyor herhalde, ne varsa otuzlu yılların chp'sinde var. tesbit üstüne tesbit, faşistlerdi, ayrıcalıklı zümrelerdi, şöylelerdi böylelerdi, bilmemkaç yılında şöyle bir şey olmuştu falan filan. konu bitmiyor bir türlü bugüne gelinmiyor. vıcık vıcık çürümüş merkez sağa ilişkin hiç bir şey yok, kasımpaşa'da oturuyorsa halk adamıdır, suadiye'de elitistler oturur, bu kadar.

ayrıca bu insanlar hakkında durmadan böyle konuşup hâlâ dayak yememiş olmak da onların -olmadığı iddia edilen- demokratlığını ve tahammülünü gösteriyor. buna benzer yazıları meselâ nur cemaati hakkında yazsalar, kıyafetlerini, toplu davranışlarını, ibadetlerini böyle alaycı anlatsalar, görün başlarına neler gelir.

Mehmet Kılınç ~ 31 Ekim 2008 (01:09)

Eski Sovyet Rusya için karşı tarafın uydurduğu bir fıkra vardı benim gençliğimde:

Moskova sokaklarında adamın biri bağırıp duruyormuş "Zalimler, alçaklar, kan emiciler!" diye.

Polis adamı hükümete hakaretten tutuklamış. Adam "Ben hiç hükümet sözü etmedim ki!" deyince polis, "Hadi oradan, o söylediklerinin kim olduğunu biz bilmiyor muyuz sandın?" demiş.

Siz de bir tane bile "Laikler" ve "Atatürkçüler" sözü etmemişsiniz ama hemen anlamışlar işte.

Ali Sedat Çetinkoz ~ 2 Kasım 2008 (00:32)

Emin Oktay'ın yazdığı tarih kitabını okudum. Ne söyledilerse inandım, iman etmiş gibi gözüktüm. Taşradan kalkıp İstanbul'a geldim tırnaklarımla yer tutunmaya çalıştım. Sonra, yurt dışına çıkma imkanım olmaya başladı.

Tarihi farklı kaynaklardan çapraz okumaya; zorla öğrettiklerini sorgulamaya başladım. Dünyanın merkezinin Türkiye, tek doğrunun da bize öğretilenler olmadığını gördüm.

Dünya dönüyordu!

Uyanın halkım, onlarca senedir, uyuşturulup uytulduğunuz uykudan uyanın, "kandırılıp, aldatılıyoruz".

Necdet Şen ve aydınlık fenerine teşekkür ediyoruz.

Bir Garip ~ 15 Kasım 2008 (23:33)

Bizler de pasif içiciler olarak giderek ziftleşen bu ötekileştirme, "düşman içimizde" atmosferinde kendi pencerelerimize taktığımız o (bu yazı gibi) aspiratörlerin ipine asılıp duruyoruz biraz olsun oksijen alabilmek için. Ama o zehiri üretenler, "soktun yine içeri zehir gibi havayı" diyorlar.

Dilek Y. - 19 Nisan 2009 (14:25)

Yazmayayım dedim ama dönüp dönüp karşıma çıkıyor. Mehmet Kılınç'ın yukarıdaki yorumundan bahsediyorum. Arka arkaya sıraladığı ezbere dayalı sloganlara o kadar takılmıyorum da, şu "bu insanlar hakkında durmadan böyle konuşup hâlâ dayak yememiş olmak da..." kısmı var ya, iki çift lâf etmeden geçilecek gibi değil.

Fikirlerini kalemiyle ifade etmeye çalışan adeta lânetlenmiş sayılabilecek insanların "şiddet" unsuruyla tehdit edilmesi ya da susturulmaya çalışılması artık alışıldık bir şey.

Bir "Faşist" ile karşı karşıya isen tedbir alabiliyorsun. Ama bu saldırı, kendine "demokrat" ve "çağdaş" diyenlerden geldi mi ne yapmalı?

Ruhunun karanlığını ve şiddet açlığını demokratlık maskesi arkasına saklayanların içine düştüğü durumu gördükçe, onlara karşı içimde uyanan acıma hissi daha da artıyor.

Çünkü "fikirlere" dayak atabileceklerini sanmaları gibi vahim bir yanılgıları da var. Oysa "Fikirler kurşun geçirmez." Bu yüzden de sesleri kendi karanlıklarında kaybolup gidiyor her seferinde.

Yazık, oysa her şey bambaşka olabilirdi.

Erdem Abaka - 20 Nisan 2009 (22:40)

Mehmet Bey de, "laikler ve atatürkçüler" olarak tanımladığı (ve belli ki kendini de içinde gördüğü) insanların tipik hastalıklarından muzdarip: 60 yıllık sağ iktidarlar sendromu! Ne kadar da güzel açıklıyor tüm bir Türkiye tarihini bu sihirli sözcük:) Ayrıca CHP'yi, Mehmet Bey ve benzerlerini de "sol" bir konuma konuşlandırıveriyor. Tartışmanın imkân dahilinde olmadığı, kemik bir anlayışın rafine ifadesi olan bu yaklaşımı, oturup Mehmet Bey ve benzerleri ile konuşmak konusunda en ufak bir iştahım yok. "Kendince modern bir hayat yaşayan ve elindekileri -haklı veya haksız (?)- savunanlara" da diyecek bir şeyim yok! Ama sormak istediğim çok temel bir soru var: Bu mücadele içinde darbe ve ordunun vesayeti meselesine bakışınız nedir sizin? Örneğin 28 Şubat konusuna bakışınız nedir? Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan 367 rezaletine bakışınız nedir?

Solda olduğunuza dair -satır aralarınızdan çıkardığım- imanız, ben ve benim gibi kendini sol içinde tanımlayan ve demokrat kimlik adına bir miktar tutarlılık arayışı içinde olan insanları ziyadesiyle rencide ediyor! Solun size muhtaç olmadığını, aksine, varlığınızın solun omuzlarında taşımak zorunda kaldığı en ağır yüklerin başında geldiğini bilmenizi isterim.

M. Engin - 30 Temmuz 2009 (10:39)

Bu yazıyı bir yıl önce bugün yazmışsınız, tesadüf bu ya ben bugün okudum. Her şey aynen yazınızda belirttiğiniz gibi, pencerelerde bayraklar, asap bozukluğu, histeri krizleri, paranoya... Ne diyelim, Allah bu insanlara akıl fikir versin. Yok yere kendilerine elem keder yaratıyorlar.

Selman Gökyay - 29 Ekim 2009 (15:26)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 5758

Necdet Şen yazıları

Editörün Önerisi

Sesi güzeldi

Ali Türkan

O da gözlerini kocaman açmış, bana bakıyordu. Nedenini ben de bilmiyorum ama gözlerimi kaçırıp, - Kızın nasıl? Diye sordum. Birden kayboldu. Nereye gitmişti bu oğlan?


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Etiketler





Şu an 281 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
251 - 908 - 1107  
©