Necdet Şen - 29 Ekim 2008
Bugün 29 Ekim. Vakit öğlene yaklaşıyor. Güneşli bir hava var dışarıda. Karnım tok. Kasetçalarımda caz nağmeleri.
Biraz asansör müziği gibi aslında. Hani şu Ella Fitzgerald ile Louis Armstrong'un düet yaptıkları meşhur albüm var ya, o...
Ne yapalım, ben cazın ancak asansörlerde çalınanına tahammül edebilenlerdenim. Zaten -oturduğum semt itibariyle- çevremle uyumlu olabilmek için asansör müziği dinlemek ve bunu seçkin kimliğimin dışavurumu olarak telâkkî etmek durumundayım.
Dışarıda hava güneşli. Semtimin insanları omuzlarına attıkları şık süveterleri ve caddedeki mağazalardan alınmış pahalı eşofmanlarıyla sahilde tur atıyor olmalılar.
Giysilerinin ve köpeklerinin markasıyla hava atan ve yanından geçenlerin suratına boka bakar gibi bakmayı "asalet" sanan bu boktan kalabalığa karışmaktansa evde oturup asansör müziği eşliğinde Cumhuriyet Bayramı yazısı yazmak daha evlâ.
Akşam yemeğinden sonra caddedeki geleneksel fener alayı yürüyüşüne katılacak bu kalabalık. Ellerindeki bayrakları histerik bir öfkeyle sallayarak ve dev hoparlörlerden tokmak gibi kafalarına inen Harbiye Marşı eşliğinde ter ter tepinerek stres atacaklar.
Bir nevî umre ziyareti. Allah vere de kötü bir şey olmasa. Günlerdir ortalıkta dolanan "Cumhuriyet bayramında provokasyon amaçlı büyük olaylar olacak" türünden söylentiler boş çıksa. Kazasız belâsız tepinip bayrak sallasa, çatapatlarıyla oynasa şu şımarıklar sürüsü, sonra evlerine dönüp paşa paşa uyusa.
İlk bir iki yıl bir yakınımın zorlamasıyla caddeye kadar çıkıp ilgisizce temaşa eylemiştim bu kalabalığı. Sonraki yıllar sadece oturduğum koltuktan gürültülerini dinlemekle yetindim.
Ben semt komşularımın baktığı zaviyeden bakmıyorum hayata. Onlar gibi pencerelerimi kalpaklı Atatürk resmi olan bayraklarla donatmıyorum. Bayrak sallanan marş söylenen organize mitingler ilgimi çekmiyor.
Başbakan'ı ya da Cumhurbaşkanı'nı televizyonda gördüğümde gerisine parmak atılmış huylu adamlar gibi insiyakî olarak sövmüyorum. Kavga eden tarafların hepsine aynı uzaklıkta duruyor ve kayıtsızca ama dikkatli nazarlarla izliyorum olan biteni.
Ne iyimserim ne de kötümser. Su akıyor ben bakıyorum.
Ve aklım yettiğince adını koymaya çalışıyorum yaşamakta olduğumuz gündelik hayhuyun. Kendime biçtiğim vazife bu: Anlamak. Tüm ezberlerimden sıyrılarak, yansızca, anlamak.
Ahmaklar kalabalığından bir kişi eksilse fena mı olur?
Semtimin insanlarını benden farklı düşündükleri için değil, ama meraktan yoksun oldukları, düşünmedikleri, ezberden konuştukları için pek adamdan saymıyorum açıkçası.
Onlar, yaşadıkları bu ülkenin diğer insanlarını Arabistan kökenli dinin Allah'ına inandıkları için hakir görüyor ve sonra gidip Hindistan'dan falan gelmiş yarı bunak kocakarılara ya da cezaî ehliyetten yoksun olduğu doktor raporuyla belirlenmiş akıl hastası şarlatanlara tapınıyorlar.
Ahmet Altan "dinî bayramlarda olan bayram coşkusunun millî bayramlarda olmadığını" yazmış Taraf'taki bugünkü yazısında.
Bence her iki ucuyla da isabetsiz bir saptama bu. Çünkü ne dinî bayramlarda dişe dokunur bir coşku var, ne de millî bayramlar tümüyle coşkusuz.
Dinî bayramlarda şehirlerarası seyahate çıkıyor halkım. Kimi tatil yörelerine, kimi köyüne, kimi anasının atasının mezarı neredeyse oraya.
Millî bayramlarda ise -ama özellikle de 29 Ekim'de- marazî bir coşku yaşanıyor bizim buralarda.
Bağdat Caddesindeki patırtının sesi taa bizim evden duyuluyor.
Belediyenin parasıyla tutulmuş birtakım otobüslerin tepesine çıkartılmış kırmızı beyaz giysili amigo kızlar ve yüksek desibelli hoparlörlerden semte yayılan hamasî gürültü eşliğinde bir çeşit pagan ayini yapılıyor her sene.
Caddede toplanan kalabalığın yaşadığı coşku öyle böyle değil. Paranoyak bir çoşku bu. Kendi sahasında beş sıfır yenilmiş bir Fenerbahçe stadı kalabalığı gibi galiz ve saldırgan.
Bir çeşit linç kitlesi. Tehditkâr. Düşmansı. Bağnaz.
Hem bilime "inanan" hem de bilimsellikle inatlaşan, bencil bir öfkeyle donanmış tuzu kuru bir kalabalık.
Kafalarda kırmızı beyaz soytarı şapkaları.
Yıllar önce Güney Afrika'daki ırkçı beyaz azınlığa benzetmiş ve "Beyaz Adam" demiştim bu kalabalığa. Zenci gibi gördüklerinin siyaset dışı kalmasını arzuladıkları ve bunu gerçekleştirebilecek her türlü melânete peşinen teşne oldukları için.
Sırf zengin çocuğu ya da paşa torunu olarak ya da bu civarda doğdu diye kendisini ilelebet efendi olarak kalması gereken soylu bir kastın mensubu gibi gören ve kölelerin siyasette rol almasına -ve eskaza seçim kazanmasına- karşı derin bir antipati duygusuyla dopdolu, şımarık bir kalabalık.
Ama sadece bu semtlerde kalabalık... Memleketin geneline bakıldığında ekmeğin üzerindeki ufak -ve gün geçtikçe daha da ufalmakta olan- beyaz küf benekleri gibi.
Azınlıkta kaldıklarını anladıkça daha da kudurganlaşan bir kapıkulu zümresi bu.
Türkiye'nin en zenginlerinin değil ama en kibirli insanlarının yaşadığı semtlerde oturdum son otuz küsur yılda.
Yoksullaşırken bile kölesinden, bahçıvanından, mürebbiyesinden vazgeçemeyen, eprimiş blazeri ve açlıktan kokan nefesiyle asalet taslayan bir zümre yaşıyor bizim bu semtlerde.
Kapıcısının ya da temizlikçisinin çocuğunun tıp fakültesini kazanmasını emperyalist bir komplonun parçası olarak görüyor. Kendi çocuğunun üniversiteyi bitirir bitirmez Amerika'ya kapağı atmasını ise, "başarı" olarak.
Büyükbabam da bunlar gibi biriydi tanıdığım kadarıyla. Taş plaklardan opera dinlerdi. Hep bu semtlerde yaşamış, adalarda modalarda salacaklarda orospularla fink atmış, biti kanlanır kanlanmaz da buralardan bir apartman dairesi almış. Biz seçmesek de bir kere semtimiz olmuş buralar.
Ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, Tayip Erdoğan ya da Abdullah Gül gibiler bir ev alıp bu semtte oturmak istemezler. Çünkü padişah bile olsalar onları gene de küçümseyecek kıçıkırık bir züppe güruhu yaşar buralarda. Öyle insanlarla komşu olup ağızlarının tadını bozmak istemezler.
Çocuklarını avrupalarda okutur ve paspaslarını alt kattaki komşunun yeni yıkanmış çamaşırının üstüne silkeler semtimin seçkin insanları. Kulağını temizlediği pamuklu çubuğu, suyu parkeye akmasın diye pencere kenarında yediği karpuzun kabuğunu, sigarasının paketini, akşamdan kalma sivrisinek tabletini kaldırıp arka bahçeye atar; ama gene de asaletine ve haşmetine toz kondurmaz.
Jacques Brel dinliyor diye Fransa'nın musluk tamircisine aşık olan ve Burhan Çaçan dinleyenlerle muhatap olmak istemeyen kibar bir zümredir semtimin insanları.
Komşusunun adını öğrenmemeyi asalet sanan moloz bir insan tipi yaşar buralarda.
Mimiksiz, donuk, kasıntı...
Mahrem bir şeymiş gibi bakışlarını saklar koridorlarda. Selâmını esirger.
Ve sadece bir yenisi bu akşam eda edilecek olan fener alayında coşkuyu andırır bir duygu uyanır içinde.
O coşku benzeri şey, hayatını -güzellik gibi, zenginlik gibi, paşazadelik gibi- doğuştan edinilen imtiyazlara bağlamış ve yıllar geçtikçe o imtiyazları da erozyona uğrayan, havadan kazanılmış iktidarları avuçlarının arasından kaydıkça bunun öfkesiyle hırçınlaşan bir cemaatin ortak hezeyanıdır aslında.
Kendine benzemeyenleri "bak, biz ne kadar kalabalığız ve ne kadar ürkütücüyüz haaa, ona göre" dercesine cüssesiyle tehdit eder.
Bu kalabalık ve bu fener alayları, aslında eski asr-ı saadet günlerine ve ruh çağırır gibi çağırılan darbe dönemlerine duyulan özlemin ete kemiğe bürünmüş halidir.
"Yaşa Varol harbiye ve hep Menderes'i ipe gönderdiğin günlerdeki gibi kal" demektedir semtimin ortak bilinçaltı. Tepinerek ve şamata yaparak kötü ruhları korkutmaya çalışmaktadır.
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O "düşman" kendi kardeşleri bile olsa. Milyarlarca liralık havai fişek bir batında harcasınlar ve ertesi gün düğünlerde havaya silah atan "magandalara" ilensinler ağız dolusu.
Demokrasi düşmanları senede bir defa da olsa fener alayları yapacak, demokrasiye olan gizli garezlerini Harbiye Marşı eşliğinde dışa vuracak.
Bırakınız, vursunlar.
Yürüsünler. Bağdat Caddesi geniştir, aşınmaz.
Onlar da bizim insanlarımız. Biz onlara tahammül edeceğiz, onlar da bize.
Demokrasi kültürümüzü düşe kalka da olsa, böyle böyle inşa edeceğiz.
Vatandaş ne düşünüyor?
Hiç değilse ellerine silah alıp insan öldürmüyorlar, ya da mayın döşemiyorlar.
Ali Tarhan ~ 30 Ekim 2008 (18:12)
Öncelikle üstteki yorumu ele almak isterim. Onları teröristlerle karşılaştırıp iyilemek düz mantığın sınırlarını zorluyor. Yani bir kitlenin iyi ya da kötü olup olmadığına karar vermek için ellerine silah alıp insan öldürenlerle, yere mayın döşeyenlerle mi karşılaştırmamız gerekiyor?
Yazıya gelince, özellikle semtinin insanlarının sekter anlayışını öne çıkaran tarafı hoşuma gitti. Özellikle Jacques Brel dinleyen Fransız muslukçu ile Burhan Çaçan dinleyen memleketimin insanına karşı bakışları... Ancak metnin geneline bakınca sanki Cumhuriyet Bayramı'nı vahşi bir coşkuyla kutlayanların tamamının o seçkin zümreden ibaret olduğu izlenimine kapılıyor insan.
Öte yandan hazır söz cumhuriyetten açılmışken "Mustafa" filmine değinmek istiyorum. Filmi henüz izlemedim yakında izleyeceğim fakat her yerde filmin Atatürk'ün insani yönünü anlattığına dair açıklamalar duyuyorum. Bu nedenle bazı çevreler filmi beğenmemiş. Atatürk'ün zaaflarının anlatılmaması gerekirmiş. Bu bakış açısı Atatürk'ü putlaştıralım mantığıdır. Bu yüzden yazının konusuyla da bu olayın bağlantılı olduğunu düşünüyorum.
Ufuk ~ 30 Ekim 2008 (20:39)
Yıllar önce "Bir gün Necdet Şen'i bir gazetede köşe yazarı olarak görebilecek miyiz? "diye hem niyet tutup hem de soru sormuştum. Bu dileğim gerçekleşti. Şimdi de Necdet Şen'in yazdıklarını bu ülkeyi yönetenler de okuyup, hazmedip bir işe yarasalar diye temenni ediyorum. Çünkü ben gazete diye okuduğum yazılardan bir şey anlamıyorum, ülkenin başındakilerin dediklerinden bir şey anlamıyorum. Eline sağlık...
İlker Tortop ~ 30 Ekim 2008 (21:54)
engin ardıç bir, necdet şen iki. nasıl olsa karşılarında doğrudan itham ettikleri bir isim yok, durumdan vazife çıkarıp dava açıp bezdirecek savcı, avukat vs yok, yaz babam yaz. her allahın günü laikler şöyle atatürkçüler böyle.
çocuğunu amerikaya "bursla" gönderip dönünce gemi almak halk adamlığı oluyor, onları eleştirmek elitistlik, ayrımcılık. ama kendince modern bir hayat yaşayan ve elindekileri -haklı veya haksız- savunanlara istediğini söyleyebilirsin. kibirli, kendini beğenmiş, taşkafa, faşist, ne dersen de, nasıl olsa karşındaki sinirlenip seni dövecek güçlü biri değil. emekli subaya, öğretmene, memura her allahın günü yaz.
eğer bugünkü durumumuz kötüyse (ki bence bu çalışmaya göre yine çok iyiyiz) herhalde bunun öncelikli sorumlusu 60 yıllık sağcı iktidarlardır. ama sağcıdan iyi yazı malzemesi çıkmıyor herhalde, ne varsa otuzlu yılların chp'sinde var. tesbit üstüne tesbit, faşistlerdi, ayrıcalıklı zümrelerdi, şöylelerdi böylelerdi, bilmemkaç yılında şöyle bir şey olmuştu falan filan. konu bitmiyor bir türlü bugüne gelinmiyor. vıcık vıcık çürümüş merkez sağa ilişkin hiç bir şey yok, kasımpaşa'da oturuyorsa halk adamıdır, suadiye'de elitistler oturur, bu kadar.
ayrıca bu insanlar hakkında durmadan böyle konuşup hâlâ dayak yememiş olmak da onların -olmadığı iddia edilen- demokratlığını ve tahammülünü gösteriyor. buna benzer yazıları meselâ nur cemaati hakkında yazsalar, kıyafetlerini, toplu davranışlarını, ibadetlerini böyle alaycı anlatsalar, görün başlarına neler gelir.
Mehmet Kılınç ~ 31 Ekim 2008 (01:09)
Eski Sovyet Rusya için karşı tarafın uydurduğu bir fıkra vardı benim gençliğimde:
Moskova sokaklarında adamın biri bağırıp duruyormuş "Zalimler, alçaklar, kan emiciler!" diye.
Polis adamı hükümete hakaretten tutuklamış. Adam "Ben hiç hükümet sözü etmedim ki!" deyince polis, "Hadi oradan, o söylediklerinin kim olduğunu biz bilmiyor muyuz sandın?" demiş.
Siz de bir tane bile "Laikler" ve "Atatürkçüler" sözü etmemişsiniz ama hemen anlamışlar işte.
Ali Sedat Çetinkoz ~ 2 Kasım 2008 (00:32)
Emin Oktay'ın yazdığı tarih kitabını okudum. Ne söyledilerse inandım, iman etmiş gibi gözüktüm. Taşradan kalkıp İstanbul'a geldim tırnaklarımla yer tutunmaya çalıştım. Sonra, yurt dışına çıkma imkanım olmaya başladı.
Tarihi farklı kaynaklardan çapraz okumaya; zorla öğrettiklerini sorgulamaya başladım. Dünyanın merkezinin Türkiye, tek doğrunun da bize öğretilenler olmadığını gördüm.
Dünya dönüyordu!
Uyanın halkım, onlarca senedir, uyuşturulup uytulduğunuz uykudan uyanın, "kandırılıp, aldatılıyoruz".
Necdet Şen ve aydınlık fenerine teşekkür ediyoruz.
Bir Garip ~ 15 Kasım 2008 (23:33)
Bizler de pasif içiciler olarak giderek ziftleşen bu ötekileştirme, "düşman içimizde" atmosferinde kendi pencerelerimize taktığımız o (bu yazı gibi) aspiratörlerin ipine asılıp duruyoruz biraz olsun oksijen alabilmek için. Ama o zehiri üretenler, "soktun yine içeri zehir gibi havayı" diyorlar.
Dilek Y. - 19 Nisan 2009 (14:25)
Yazmayayım dedim ama dönüp dönüp karşıma çıkıyor. Mehmet Kılınç'ın yukarıdaki yorumundan bahsediyorum. Arka arkaya sıraladığı ezbere dayalı sloganlara o kadar takılmıyorum da, şu "bu insanlar hakkında durmadan böyle konuşup hâlâ dayak yememiş olmak da..." kısmı var ya, iki çift lâf etmeden geçilecek gibi değil.
Fikirlerini kalemiyle ifade etmeye çalışan adeta lânetlenmiş sayılabilecek insanların "şiddet" unsuruyla tehdit edilmesi ya da susturulmaya çalışılması artık alışıldık bir şey.
Bir "Faşist" ile karşı karşıya isen tedbir alabiliyorsun. Ama bu saldırı, kendine "demokrat" ve "çağdaş" diyenlerden geldi mi ne yapmalı?
Ruhunun karanlığını ve şiddet açlığını demokratlık maskesi arkasına saklayanların içine düştüğü durumu gördükçe, onlara karşı içimde uyanan acıma hissi daha da artıyor.
Çünkü "fikirlere" dayak atabileceklerini sanmaları gibi vahim bir yanılgıları da var. Oysa "Fikirler kurşun geçirmez." Bu yüzden de sesleri kendi karanlıklarında kaybolup gidiyor her seferinde.
Yazık, oysa her şey bambaşka olabilirdi.
Erdem Abaka - 20 Nisan 2009 (22:40)
Mehmet Bey de, "laikler ve atatürkçüler" olarak tanımladığı (ve belli ki kendini de içinde gördüğü) insanların tipik hastalıklarından muzdarip: 60 yıllık sağ iktidarlar sendromu! Ne kadar da güzel açıklıyor tüm bir Türkiye tarihini bu sihirli sözcük:) Ayrıca CHP'yi, Mehmet Bey ve benzerlerini de "sol" bir konuma konuşlandırıveriyor. Tartışmanın imkân dahilinde olmadığı, kemik bir anlayışın rafine ifadesi olan bu yaklaşımı, oturup Mehmet Bey ve benzerleri ile konuşmak konusunda en ufak bir iştahım yok. "Kendince modern bir hayat yaşayan ve elindekileri -haklı veya haksız (?)- savunanlara" da diyecek bir şeyim yok! Ama sormak istediğim çok temel bir soru var: Bu mücadele içinde darbe ve ordunun vesayeti meselesine bakışınız nedir sizin? Örneğin 28 Şubat konusuna bakışınız nedir? Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan 367 rezaletine bakışınız nedir?
Solda olduğunuza dair -satır aralarınızdan çıkardığım- imanız, ben ve benim gibi kendini sol içinde tanımlayan ve demokrat kimlik adına bir miktar tutarlılık arayışı içinde olan insanları ziyadesiyle rencide ediyor! Solun size muhtaç olmadığını, aksine, varlığınızın solun omuzlarında taşımak zorunda kaldığı en ağır yüklerin başında geldiğini bilmenizi isterim.
M. Engin - 30 Temmuz 2009 (10:39)
Bu yazıyı bir yıl önce bugün yazmışsınız, tesadüf bu ya ben bugün okudum. Her şey aynen yazınızda belirttiğiniz gibi, pencerelerde bayraklar, asap bozukluğu, histeri krizleri, paranoya... Ne diyelim, Allah bu insanlara akıl fikir versin. Yok yere kendilerine elem keder yaratıyorlar.
Selman Gökyay - 29 Ekim 2009 (15:26)
Necdet Şen
Öfff! Zaman geçmiyor be!
Ali Türkan
Kedi gibi sokulup, timsah gibi ısıran ve ardından sırtlan gibi, leşinin üstünde dolaşan insanları tanımış biri için, Zeytin, Basriye ve bilumum haşere, zaten en kral arkadaşlar oluyor. O da olmadı, oturur yazarım bunları, sıkıntım dağılır. Devam
Kara Ütopya - Mutluluk adasının tanrı insanları
Necdet Şen
Sizler geleceğin allâme-i cihan'larını yetiştirme yarışında diğer anne ve babalardan geri kaldığınız, çocuklarınıza "rekabet"in erdemini değil, modası geçmiş "dayanışma"yı öğrettiğiniz için, evlâtlarınızı yarının "mutlu" vicdansızlarını barındıran ayrıcalıklı adaya gönderemediniz. Devam
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Hasan Arpacıoğlu - Ali Türkân'ın yazılarını yeni keşfettim. Okudukça ne kadar büyük bir yetenek olduğunu... Dallamalık konusunda doktora yaptım abi!
Erdem Abaka - Kimlik kartları bazı bilgilere kolay ulaşmak ve güvenlik açısından etkili olmakla... Kimlikler lütfen!
Burak Öztürkçü - İdeoloji, dünyanın nasıl olduğunu kendi penceresinden resmeder, nasıl olması gerektiğini... İslâmî Cemaatler
Raif Yalçın - Ben uluslararası çalışan bir TIR şöförü olarak GPS aletini çok sık kullanmak zorundayım... GPS'li hayatlarımız
Bilge Bozkurt - Köyden kente göç sürecinde yalnızlaşan insanın, biraz da dînî bütün bir kimlikse hele... İslâmî Cemaatler
1977 seçimlerinde Şehremini'de sandık müşahidiydim. Bir ara yaklaşık 40 kişilik sakallı-çarşaflı bir grup geldi, oylarını kullandı. İçlerinden birini tanıyordum, dışarıda kime oy verdiklerini sordum, "AP'ye, yani Demirel'e" dedi. Sebebini sorunca "CHP korkusu" dedi. İçim cız etti.
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
Daha fazlasını iste!
Erdem Abaka
Neden güzele ve ümit verene dair öneriler aldığımızda umurumuzda olmuyor da, ihtiyacımız olmayanı tüketme hastalığımız yüzünden başımıza gelmeyen kalmadığı halde, "tüketim canavarı olma" denildiğinde dinimize küfredilmiş gibi celâlleniyor, aslan kesiliyoruz? Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. http://www.derkenar.com/necdetsen/bagdat-caddesindeki-geleneksel-fener-alayi/