cumhuriyet bayramı bağdat caddesi beyaz türk fener alayı kemalizm askeri darbe 10 yıl marşı bağdat caddesindeki geleneksel fener alayı necdet şen

Bağdat Caddesi'ndeki geleneksel fener alayı

(Ya da bir tehdit nesnesi olarak "Cumhuriyet coşkusu")

Necdet Şen - 29 Ekim 2008


Bugün 29 Ekim. Vakit öğlene yaklaşıyor. Güneşli bir hava var dışarıda. Karnım tok. Kasetçalarımda caz nağmeleri.

Biraz asansör müziği gibi aslında. Hani şu Ella Fitzgerald ile Louis Armstrong'un düet yaptıkları meşhur albüm var ya, o...

Ne yapalım, ben cazın ancak asansörlerde çalınanına tahammül edebilenlerdenim. Zaten -oturduğum semt itibariyle- çevremle uyumlu olabilmek için asansör müziği dinlemek ve bunu seçkin kimliğimin dışavurumu olarak telâkkî etmek durumundayım.

Dışarıda hava güneşli. Semtimin insanları omuzlarına attıkları şık süveterleri ve caddedeki mağazalardan alınmış pahalı eşofmanlarıyla sahilde tur atıyor olmalılar.

Giysilerinin ve köpeklerinin markasıyla hava atan ve yanından geçenlerin suratına boka bakar gibi bakmayı "asalet" sanan bu boktan kalabalığa karışmaktansa evde oturup asansör müziği eşliğinde Cumhuriyet Bayramı yazısı yazmak daha evlâ.

Akşam yemeğinden sonra caddedeki geleneksel fener alayı yürüyüşüne katılacak bu kalabalık. Ellerindeki bayrakları histerik bir öfkeyle sallayarak ve dev hoparlörlerden tokmak gibi kafalarına inen Harbiye Marşı eşliğinde ter ter tepinerek stres atacaklar.

Bir nevî umre ziyareti. Allah vere de kötü bir şey olmasa. Günlerdir ortalıkta dolanan "Cumhuriyet bayramında provokasyon amaçlı büyük olaylar olacak" türünden söylentiler boş çıksa. Kazasız belâsız tepinip bayrak sallasa, çatapatlarıyla oynasa şu şımarıklar sürüsü, sonra evlerine dönüp paşa paşa uyusa.

İlk bir iki yıl bir yakınımın zorlamasıyla caddeye kadar çıkıp ilgisizce temaşa eylemiştim bu kalabalığı. Sonraki yıllar sadece oturduğum koltuktan gürültülerini dinlemekle yetindim.

Ben semt komşularımın baktığı zaviyeden bakmıyorum hayata. Onlar gibi pencerelerimi kalpaklı Atatürk resmi olan bayraklarla donatmıyorum. Bayrak sallanan marş söylenen organize mitingler ilgimi çekmiyor.

Başbakan'ı ya da Cumhurbaşkanı'nı televizyonda gördüğümde gerisine parmak atılmış huylu adamlar gibi insiyakî olarak sövmüyorum. Kavga eden tarafların hepsine aynı uzaklıkta duruyor ve kayıtsızca ama dikkatli nazarlarla izliyorum olan biteni.

Ne iyimserim ne de kötümser. Su akıyor ben bakıyorum.

Ve aklım yettiğince adını koymaya çalışıyorum yaşamakta olduğumuz gündelik hayhuyun. Kendime biçtiğim vazife bu: Anlamak. Tüm ezberlerimden sıyrılarak, yansızca, anlamak.

Ahmaklar kalabalığından bir kişi eksilse fena mı olur?

Semtimin insanlarını benden farklı düşündükleri için değil, ama meraktan yoksun oldukları, düşünmedikleri, ezberden konuştukları için pek adamdan saymıyorum açıkçası.

Onlar, yaşadıkları bu ülkenin diğer insanlarını Arabistan kökenli dinin Allah'ına inandıkları için hakir görüyor ve sonra gidip Hindistan'dan falan gelmiş yarı bunak kocakarılara ya da cezaî ehliyetten yoksun olduğu doktor raporuyla belirlenmiş akıl hastası şarlatanlara tapınıyorlar.

Bayramlar ve coşku

Ahmet Altan "dinî bayramlarda olan bayram coşkusunun millî bayramlarda olmadığını" yazmış Taraf'taki bugünkü yazısında.

Bence her iki ucuyla da isabetsiz bir saptama bu. Çünkü ne dinî bayramlarda dişe dokunur bir coşku var, ne de millî bayramlar tümüyle coşkusuz.

Dinî bayramlarda şehirlerarası seyahate çıkıyor halkım. Kimi tatil yörelerine, kimi köyüne, kimi anasının atasının mezarı neredeyse oraya.

Millî bayramlarda ise -ama özellikle de 29 Ekim'de- marazî bir coşku yaşanıyor bizim buralarda.

Bağdat Caddesindeki patırtının sesi taa bizim evden duyuluyor.

Belediyenin parasıyla tutulmuş birtakım otobüslerin tepesine çıkartılmış kırmızı beyaz giysili amigo kızlar ve yüksek desibelli hoparlörlerden semte yayılan hamasî gürültü eşliğinde bir çeşit pagan ayini yapılıyor her sene.

Caddede toplanan kalabalığın yaşadığı coşku öyle böyle değil. Paranoyak bir çoşku bu. Kendi sahasında beş sıfır yenilmiş bir Fenerbahçe stadı kalabalığı gibi galiz ve saldırgan.

Bir çeşit linç kitlesi. Tehditkâr. Düşmansı. Bağnaz.

Hem bilime "inanan" hem de bilimsellikle inatlaşan, bencil bir öfkeyle donanmış tuzu kuru bir kalabalık.

Kafalarda kırmızı beyaz soytarı şapkaları.

Yıllar önce Güney Afrika'daki ırkçı beyaz azınlığa benzetmiş ve "Beyaz Adam" demiştim bu kalabalığa. Zenci gibi gördüklerinin siyaset dışı kalmasını arzuladıkları ve bunu gerçekleştirebilecek her türlü melânete peşinen teşne oldukları için.

Sırf zengin çocuğu ya da paşa torunu olarak ya da bu civarda doğdu diye kendisini ilelebet efendi olarak kalması gereken soylu bir kastın mensubu gibi gören ve kölelerin siyasette rol almasına -ve eskaza seçim kazanmasına- karşı derin bir antipati duygusuyla dopdolu, şımarık bir kalabalık.

Ama sadece bu semtlerde kalabalık... Memleketin geneline bakıldığında ekmeğin üzerindeki ufak -ve gün geçtikçe daha da ufalmakta olan- beyaz küf benekleri gibi.

Azınlıkta kaldıklarını anladıkça daha da kudurganlaşan bir kapıkulu zümresi bu.

Bizim semtin halleri

Türkiye'nin en zenginlerinin değil ama en kibirli insanlarının yaşadığı semtlerde oturdum son otuz küsur yılda.

Yoksullaşırken bile kölesinden, bahçıvanından, mürebbiyesinden vazgeçemeyen, eprimiş blazeri ve açlıktan kokan nefesiyle asalet taslayan bir zümre yaşıyor bizim bu semtlerde.

Kapıcısının ya da temizlikçisinin çocuğunun tıp fakültesini kazanmasını emperyalist bir komplonun parçası olarak görüyor. Kendi çocuğunun üniversiteyi bitirir bitirmez Amerika'ya kapağı atmasını ise, "başarı" olarak.

Büyükbabam da bunlar gibi biriydi tanıdığım kadarıyla. Taş plaklardan opera dinlerdi. Hep bu semtlerde yaşamış, adalarda modalarda salacaklarda orospularla fink atmış, biti kanlanır kanlanmaz da buralardan bir apartman dairesi almış. Biz seçmesek de bir kere semtimiz olmuş buralar.

Ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, Tayip Erdoğan ya da Abdullah Gül gibiler bir ev alıp bu semtte oturmak istemezler. Çünkü padişah bile olsalar onları gene de küçümseyecek kıçıkırık bir züppe güruhu yaşar buralarda. Öyle insanlarla komşu olup ağızlarının tadını bozmak istemezler.

Çocuklarını avrupalarda okutur ve paspaslarını alt kattaki komşunun yeni yıkanmış çamaşırının üstüne silkeler semtimin seçkin insanları. Kulağını temizlediği pamuklu çubuğu, suyu parkeye akmasın diye pencere kenarında yediği karpuzun kabuğunu, sigarasının paketini, akşamdan kalma sivrisinek tabletini kaldırıp arka bahçeye atar; ama gene de asaletine ve haşmetine toz kondurmaz.

Jacques Brel dinliyor diye Fransa'nın musluk tamircisine aşık olan ve Burhan Çaçan dinleyenlerle muhatap olmak istemeyen kibar bir zümredir semtimin insanları.

Komşusunun adını öğrenmemeyi asalet sanan moloz bir insan tipi yaşar buralarda.

Mimiksiz, donuk, kasıntı...

Mahrem bir şeymiş gibi bakışlarını saklar koridorlarda. Selâmını esirger.

Ve sadece bir yenisi bu akşam eda edilecek olan fener alayında coşkuyu andırır bir duygu uyanır içinde.

O coşku benzeri şey, hayatını -güzellik gibi, zenginlik gibi, paşazadelik gibi- doğuştan edinilen imtiyazlara bağlamış ve yıllar geçtikçe o imtiyazları da erozyona uğrayan, havadan kazanılmış iktidarları avuçlarının arasından kaydıkça bunun öfkesiyle hırçınlaşan bir cemaatin ortak hezeyanıdır aslında.

Kendine benzemeyenleri "bak, biz ne kadar kalabalığız ve ne kadar ürkütücüyüz haaa, ona göre" dercesine cüssesiyle tehdit eder.

Bu kalabalık ve bu fener alayları, aslında eski asr-ı saadet günlerine ve ruh çağırır gibi çağırılan darbe dönemlerine duyulan özlemin ete kemiğe bürünmüş halidir.

"Yaşa Varol harbiye ve hep Menderes'i ipe gönderdiğin günlerdeki gibi kal" demektedir semtimin ortak bilinçaltı. Tepinerek ve şamata yaparak kötü ruhları korkutmaya çalışmaktadır.

* * *

Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O "düşman" kendi kardeşleri bile olsa. Milyarlarca liralık havai fişek bir batında harcasınlar ve ertesi gün düğünlerde havaya silah atan "magandalara" ilensinler ağız dolusu.

Demokrasi düşmanları senede bir defa da olsa fener alayları yapacak, demokrasiye olan gizli garezlerini Harbiye Marşı eşliğinde dışa vuracak.

Bırakınız, vursunlar.

Yürüsünler. Bağdat Caddesi geniştir, aşınmaz.

Onlar da bizim insanlarımız. Biz onlara tahammül edeceğiz, onlar da bize.

Demokrasi kültürümüzü düşe kalka da olsa, böyle böyle inşa edeceğiz.

 

 Yorumlarınız

Hiç değilse ellerine silah alıp insan öldürmüyorlar, ya da mayın döşemiyorlar.

Ali Tarhan ~ 30 Ekim 2008 (18:12)

Öncelikle üstteki yorumu ele almak isterim. Onları teröristlerle karşılaştırıp iyilemek düz mantığın sınırlarını zorluyor. Yani bir kitlenin iyi ya da kötü olup olmadığına karar vermek için ellerine silah alıp insan öldürenlerle, yere mayın döşeyenlerle mi karşılaştırmamız gerekiyor?

Yazıya gelince, özellikle semtinin insanlarının sekter anlayışını öne çıkaran tarafı hoşuma gitti. Özellikle Jacques Brel dinleyen Fransız muslukçu ile Burhan Çaçan dinleyen memleketimin insanına karşı bakışları... Ancak metnin geneline bakınca sanki Cumhuriyet Bayramı'nı vahşi bir coşkuyla kutlayanların tamamının o seçkin zümreden ibaret olduğu izlenimine kapılıyor insan.

Öte yandan hazır söz cumhuriyetten açılmışken "Mustafa" filmine değinmek istiyorum. Filmi henüz izlemedim yakında izleyeceğim fakat her yerde filmin Atatürk'ün insani yönünü anlattığına dair açıklamalar duyuyorum. Bu nedenle bazı çevreler filmi beğenmemiş. Atatürk'ün zaaflarının anlatılmaması gerekirmiş. Bu bakış açısı Atatürk'ü putlaştıralım mantığıdır. Bu yüzden yazının konusuyla da bu olayın bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

Ufuk ~ 30 Ekim 2008 (20:39)

Yıllar önce "Bir gün Necdet Şen'i bir gazetede köşe yazarı olarak görebilecek miyiz? "diye hem niyet tutup hem de soru sormuştum. Bu dileğim gerçekleşti. Şimdi de Necdet Şen'in yazdıklarını bu ülkeyi yönetenler de okuyup, hazmedip bir işe yarasalar diye temenni ediyorum. Çünkü ben gazete diye okuduğum yazılardan bir şey anlamıyorum, ülkenin başındakilerin dediklerinden bir şey anlamıyorum. Eline sağlık...

İlker Tortop ~ 30 Ekim 2008 (21:54)

engin ardıç bir, necdet şen iki. nasıl olsa karşılarında doğrudan itham ettikleri bir isim yok, durumdan vazife çıkarıp dava açıp bezdirecek savcı, avukat vs yok, yaz babam yaz. her allahın günü laikler şöyle atatürkçüler böyle.

çocuğunu amerikaya "bursla" gönderip dönünce gemi almak halk adamlığı oluyor, onları eleştirmek elitistlik, ayrımcılık. ama kendince modern bir hayat yaşayan ve elindekileri -haklı veya haksız- savunanlara istediğini söyleyebilirsin. kibirli, kendini beğenmiş, taşkafa, faşist, ne dersen de, nasıl olsa karşındaki sinirlenip seni dövecek güçlü biri değil. emekli subaya, öğretmene, memura her allahın günü yaz.

eğer bugünkü durumumuz kötüyse (ki bence bu çalışmaya göre yine çok iyiyiz) herhalde bunun öncelikli sorumlusu 60 yıllık sağcı iktidarlardır. ama sağcıdan iyi yazı malzemesi çıkmıyor herhalde, ne varsa otuzlu yılların chp'sinde var. tesbit üstüne tesbit, faşistlerdi, ayrıcalıklı zümrelerdi, şöylelerdi böylelerdi, bilmemkaç yılında şöyle bir şey olmuştu falan filan. konu bitmiyor bir türlü bugüne gelinmiyor. vıcık vıcık çürümüş merkez sağa ilişkin hiç bir şey yok, kasımpaşa'da oturuyorsa halk adamıdır, suadiye'de elitistler oturur, bu kadar.

ayrıca bu insanlar hakkında durmadan böyle konuşup hâlâ dayak yememiş olmak da onların -olmadığı iddia edilen- demokratlığını ve tahammülünü gösteriyor. buna benzer yazıları meselâ nur cemaati hakkında yazsalar, kıyafetlerini, toplu davranışlarını, ibadetlerini böyle alaycı anlatsalar, görün başlarına neler gelir.

Mehmet Kılınç ~ 31 Ekim 2008 (01:09)

Eski Sovyet Rusya için karşı tarafın uydurduğu bir fıkra vardı benim gençliğimde:

Moskova sokaklarında adamın biri bağırıp duruyormuş "Zalimler, alçaklar, kan emiciler!" diye.

Polis adamı hükümete hakaretten tutuklamış. Adam "Ben hiç hükümet sözü etmedim ki!" deyince polis, "Hadi oradan, o söylediklerinin kim olduğunu biz bilmiyor muyuz sandın?" demiş.

Siz de bir tane bile "Laikler" ve "Atatürkçüler" sözü etmemişsiniz ama hemen anlamışlar işte.

Ali Sedat Çetinkoz ~ 2 Kasım 2008 (00:32)

Emin Oktay'ın yazdığı tarih kitabını okudum. Ne söyledilerse inandım, iman etmiş gibi gözüktüm. Taşradan kalkıp İstanbul'a geldim tırnaklarımla yer tutunmaya çalıştım. Sonra, yurt dışına çıkma imkanım olmaya başladı.

Tarihi farklı kaynaklardan çapraz okumaya; zorla öğrettiklerini sorgulamaya başladım. Dünyanın merkezinin Türkiye, tek doğrunun da bize öğretilenler olmadığını gördüm.

Dünya dönüyordu!

Uyanın halkım, onlarca senedir, uyuşturulup uytulduğunuz uykudan uyanın, "kandırılıp, aldatılıyoruz".

Necdet Şen ve aydınlık fenerine teşekkür ediyoruz.

Bir Garip ~ 15 Kasım 2008 (23:33)

 

 

Bu konuda siz de bir şeyler yazın

Ad Soyad
E Posta (görünmeyecek)             W

« (rakamı kutuya yazınız)

 

 

Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir

 

Necdet Şen

 

Ahiret'e işleyen araba

Ali Türkan

Umudu, biz öldürdük. Birileri, bizim ne mal olduğumuzu, kolayca teslim olacağımızı bilmese, yeni dünya düzeni kurmaya cesaret edebilir miydi? Tüm taframıza, dünyayı anlama gayretimize, okumuşluğumuza ve sol çakmamıza rağmen, bugün yakındığımız her şeyin üstünde kuluçkaya yatarak, dünyanın kirinde önemli bir paya sahip olduk. Kimse, bir tüfek dipçiğiyle beynimizi parçalamadı. Hayattayız ve bu da çok güzel. Devam »

Harcanmış çocukluk öyküleri

Necdet Şen

Seda'lar gözlerden ve gönüllerden ırak, kendi kendilerine büyüyorlar.

Muhtemelen Seda yarın öbür gün, çocukluk günlerinde içinde biriktirdiği zehirli atıklarla boğuşup duran mutsuz bir kadın olacak. Belki o da anne olacak, belki hiç cesaret edemeyecek. Devam »

Son Yorumlar

Erdem Abaka, dikkatiniz ve nazik uyarınız için çok teşekkür ederim. Yorumunuzu...
Necdettin Efendi - Totem ve Tabu

Konuyla doğrudan alâkalı olmamakla beraber, küçük ve önemsiz bir ayrıntıdan...
Erdem Abaka - Totem ve Tabu

Orhan Pamuk'la konuşan(!) adam bildiriyor: Evet sayın seyirciler meraktan kurdeşen...
Özgür Sarıkaya - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?

Sayın Solmaz Abilyondlu, siz de pek bir alıngansınız. Soruyu yanlış yerde sorup,...
Erdem Abaka - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?

Ya bişey yazmayayım dedim, ellerimi bağladım; buna bari karışma dedim; sen sus...
E.D - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Ermeni mallarını kimler aldı?

Müslümanların katledilmesi olayları tabii oldu. Ama bunlar 1915'teki tehcirden sonra 1917'de oldu. 1915'te Ermenilerin mecali mi vardı ki?

1914'te 40 yaş altı bütün Ermeni erkekleri askere alındı.

Hrant Dink - Neşe Düzel (Radikal)

Son Yazılar

Düşünce Soykırımı ya da Susturma Kültürü

Mehmet Atılgan Aslan

Ne zaman yüreğimizdeki faşistin sesini susturup başkalarının da en az kendimizinki kadar konuşmaya ve düşünmeye hakkı olduğuna inanacağız, işte o zaman egemen burjuva -asker demokrasisinin değil, gerçek sosyal demokrasinin bize tanıdığı hakkı ellerimize almış olacağız... Devam »

Bizim Ali'ye mektup

Necdet Şen

Peki, öyle olsun Ali. Işıltının çok azıyla bile mıhladın ya şunca insanı bilgisayar karşısına, vallahi sana aşk olsun! Metreslere ve yeğenlere ardına kadar açık olan yayınevleri ve gazete dergi sayfaları sana hiç açılmadı ya, bu ülkenin yekpare yayıncısına da yuh olsun! Devam »

Uzat kanadını zaman kuşu

Ali Sedat Çetinkoz

Bizim bayramlarımız, daha çok hüzünle harmanlanmış bir sevinçtir; daha vicdani, daha merhametli. Zevk almayı alkol, eğlence ve verilen hediyeden çok; yüreğimizi paylaşmada ve hal hatır sormada bulmaya çalışırız. Devam »

Orantısız Güç!

Serdar Demirdirek

Devletin kolluk güçleri üzerinde bazı oyunlar oynanmaya çalışılıyor ve en başta devletin kendi personeli buna çanak tutuyor. Belki bilerek belki de bilmeden ateşe körükle gidiyorlar doğrusu. Sonuçta içlerindeki şiddet arzusunu bastırmak için polis olan birçoklarını da duymuyor değiliz. Devam »

Krishnamurti'nin ihaneti

Seyit Balkuv

Krishnamurti, bilginin her yerde zaten mevcut olduğunu, insanların bilgiden nasibini alması için zihnindeki koşullanmaları, önyargıları bertaraf etmek üzere yoğunlaşması gerektiğini, insanın doğru, sarsılmaz olarak kabul ettiği tüm belleğini ortadan kaldırması gerektiğini savunmuş. Devam »

Biz! Sahip olduklarımızın esiri olanlar!

Özgür Sarıkaya

Hep "al, al, al" diyen sisteme almak da yetmiyor artık. Yeni argümanlar çıkarıyor karşına. Aslında bu şeylerin gerçek sahibi (henüz) değilsin diyor. Ne zaman ki sigortalattın, hah işte şimdi oldu. Mal senindir. Hayırlı olsun tepe tepe kullan. Devam »

İlk kundurayı günahsız olanlar atsın

Necdet Şen

Konu Bush ve benzeri yüz karası porteler ise meslekî açıdan bu hassas ayarı tutturmanın zor olduğunun farkındayım. Ama marifet, işte bu zorun üstesinden gelebilmek, değer yargılarımızın kişilere bağımlı olarak eğilip bükülemeyeceğini hatırda tutmak ve eğriyle doğruyu yerli yerine oturtabilmek. Devam »

Yakın Tarih Dersleri 04

Ali Sedat Çetinkoz

İyi midir kötü müdür bilmiyorum, öyle bir konumdayız ki, bizim her bir siyasi problemimiz aynı zamanda bir dünya siyaseti problemidir. O yüzden de bu özürün sadece lokal bir sonucu da olmayacaktır. Bu yüzden, işin içine "iyi sıhhatte olsunlar" mutlaka katılacaktır. Devam »

Asker oldum piyade

İlker Tortop

Yanlış insanlar gidiyordu, biliyordum bunu, emindim. Banka patronlarını, borsa spekülatörlerini, gazete sahiplerini yollamalıydık savaşa. İnsanı insan yerine koymayan, canlıya canlı muamelesi yapmayan ne kadar insan varsa onlar gitmeliydi. Devam »

Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?

Necdet Şen

Ben dünyadaki tüm milletlerle barış içinde yaşamak isteyenlerdenim. Silahsız ve nefretsiz bir hayatın mümkün olabileceğine inanıyorum. Kimse benden korkmasın, hiç kimse adımı sıfatımı yılgınlık ve dehşetle anmasın istiyorum. Devam »

Yakın Tarih Dersleri 03

Ali Sedat Çetinkoz

Yüz yıldır pamuklar içinde besleyip gözümüz gibi bakmakta; kast edecek dâhilî düşmanlara karşı 7/24 sürekli teyakkuz halinde, koruyup kollamaktayız. Her şeye rağmen bu ideoloji, sopayla, silah zoruyla da olsa ebediyen yaşatılacaktır. Devam »

Bana çaresizliğin resmini çizebilir misin?

Özgür Sarıkaya

Bugüne kadar yapılan en geniş çaplı araştırmanın sonuçlarından birisi de, çocuk ve gençlerin şiddete eğilimli olmalarını ailelerinde görüp yaşadıkları şiddete bağlıyorlar. İnsan sevgisiyle övündüğümüz bu topraklarda, zehirli bir ayrık otu gibi her yanı saran, şiddeti ziyadesiyle içselleştirmiş bu zihniyet ne zaman mayalandı? Devam »

Ev hayvanları ve lâftan anlamayan komşular

Nuran Ersoy

Merak ediyorum, başka ne yapılabilir bu durumda? Sokakta gezmeye alışmış hayvanı eve kapatamam ki bu saatten sonra. Zaten bu giriş katına sırf bahçesi var diye taşınmıştım. Nereden bilebilirdim böyle olacağını? Devam »

Gezme ceylan bu dağlarda, seni avlarlar

Seyit Balkuv

Dikkat, zokayı yutmak üzeresiniz. Zihninizle egonuz size bir oyun oynamaya hazırlanıyor. O amcayı yüceltmek ve dolayısıyla diğer birilerini aşağılamak üzeresiniz. Tabii siz yücelen tarafta kalacaksınız. Devam »

Gençliğe Övgü

İlker Tortop

Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »

 Google

 

© 2000-2009 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.




:::