Patronsuz Medya

Bir bilmecem var çocuklaar!

  Necdet Şen - 3 Nisan 2002


Bilgisayar karşısında oturmaktan katılaşan eklemlerimi ve betonlaşan kaidemi azıcık dinlendirmek için bu akşam biraz televizyona baktım.

Televizyonda seyredecek zevkime uygun bir film bulamayınca da kanalın tekinde yayınlanan ve bilmecemize konu oluşturacak olan o utanılası kolunu bize matah bir şeymiş gibi sunmaya çalışan bir programa takıldım azıcık. Ve epeydir alttan alta işittiğim bir mırıltı bir anda bilinç düzeyine çıktı.

Derin felsefe falan yapacak diilim, ne düşündüğümü kestirmeden söyleyeyim.

Yaav, bu (…) makulesinin alayı moloz valla!

Noktalı yerleri muvakkaten pezevenk diye dolduralım, saksıyı çalıştırarak onun aslında ne olduğunu kolayca buluruz.

Çocuğum yok ama eğer olsaydı ve o kadar iş varken tutup da bu mesleğe heveslenseydi, vazgeçirmek için uzun uzadıya dil döker, hatta belki korkutmak için onu dolaba kilitlerdim.

Vıcık vıcık yapmacıklık, poz, fiyaka ve iki yüzlülük, bu kirli mesleğin olmazsa olmaz ilk şartıdır.

Ne zaman ekranda bu tarz kendi yüzsüzlüğünün propagandasını yapan programlara rastlasam, hep şu dikkatimi çekiyor:

O muazzam bütçeler, İspanya'dan, Amerika'dan falan getirilmiş konu mankenleri, en son teknoloji ürünü çekim malzemesi, yok Amazon ormanlarında, yok Bali adasında falan kurulan çekim platoları, en pahalı aktörlere yaptırtılan seslendirmeler, o marka gözlüklerin, batik tişörtlerin, roleks saatlerin örtemediği hamlık, sadece bağlaçların Türkçe olduğu, içi İngilizce sözcüklerle doldurulmuş kof cümleler, devrik kamera açıları, filtreler, bilgisayar efektleri, yetmişli yılların sol söyleminden apartılmış özgürlük yaveleri, gezginlik ve ermişlik pozları, her konu bitirildiği için, trendy olma sırasını savmakta olan Hint felsefesi, Rock kültürü, talan edilen sanatsal değerler, sahne sahne yürütülen kült filmler, bir zamanlar uğruna ölünürken, şimdi yıkılmak istenen düzenin pezevenkliğine kurban edilen isyankâr söylem ve iki tutam davul tozuyla üç çimdik minare gölgesi.

Her şey, ama her şey, onlar tarafından gasp edilir, kırpılır, yamalı bohça gibi birbirine eklenip aldatmacaya dönüştürülür.

Bu meslek bize YALAN söylüyor

Sanat dünyasında bir halt olamamış ne kadar yazar, çizer, tiyatrocu, müzikçi, filâncanın yeğeni varsa, hepsi doluşmuş bu curuf sektöre, kimisi creative director, kimisi marketing terminator, kimisi painting sky with his fart olmuş.

Daha açıkçası, her biri birer profesyonel muhabbet tellâlına dönüşmüş. Herhalde bu yüz kızartıcı uzlaşmayı (yani sahtecilik ve yalancılığı) beceremeyenler de çıkmış ve elenip gitmişlerdir bu mış gibi piyasasından.

Bakıyor bakıyor, anlamayı başaramıyorum. Ya bu televizyon programcıları hınzırlığından en dandik ve en boş kafalı meslek erbabını seçip seçip ekrana davet ediyor bizi bu camiadan adam akıllı soğutmak için ya da sahiden bunların alayı moloz. Bir tane dişe dokunur fikir çıkmıyor ağızlarından. Bir tane düzgün cümle kuramıyorlar. Oturuş kalkışlarından, kılıklarından, kendilerini takdim ediş biçimlerinden insanın gözünü tırmalayan bir olmamışlık ve hazmedememişlik akıyor. Ya da bana öyle geliyor.

Ellerinin altında küpler dolusu para, sabahtan akşama kadar oturup soyguncuyla soyulan arasında durup, türlü çeşitli yalan ve göz boyamayla kitleleri nasıl uyutur, nasıl tahrik eder, nasıl imrendirir, nasıl lüzumsuz para harcamaya ikna eder, soyguncunun hasılatını daha fazla nasıl yükseltiriz? diye kafa patlatıyorlar; ama onlara sorarsanız halkı aldatmıyorlar; yaptıkları iş sanat.

Tabii, niye olmasın? Zurnik efendi de halis sanatkârdı, değil mi ama?

Eski devrimci, yeni muhabbet tellâlı

Sözkonusu mesleğin ne kadar utanılası bir iş olduğuna değinmeyi gereksiz görüyorum. Son tahlilde, becermeye çabaladıkları şey, kendi kalıbımızın içinde bir hiç olduğumuza ve ancak şu marka cep telefonunu satın alırsak ya da dişimizi falanca marka macunla fırçalar, kıçımızı filânca marka kâğıtla silersek adamdan sayılabileceğimize, fişmekân marka otomobilin direksiyonuna geçene kadar mutlu olamayacağımıza bizi inandırmak.

Eh, bu da cebimizdeki parayı son kuruşuna kadar çalıp çırpmak için, aklımızı bulandırmak değilse ne?

Bu iş, kitabına uydurulmuş dolandırıcılık ve pezevenklik değilse ne?

Bu üç kâğıtçı güruhunun en adi alt katmanı da vaktiyle sırtında parkayla ve belinde silâhla dolanıp, duvarlara kahrolsun emperyalizm yazarken, şimdi o yıkılası emperyalizmin gönüllü çömezlerine dönüşmüş olanlar.

Çocuğum eşcinsel olsaydı, bu onun tercihi diye düşünürdüm, faşist olsaydı, oturur nerede yanlış yaptım? diye kafa yorardım; ama sözünü ettiğim mesleği (?) seçmiş olsaydı, odunun tekiymiş, daha da beteri sütü bozukmuş, şunca yıl yanımda durmuş ama hiç feyz alamamış diye düşünür, evden kovardım.

Çünkü bu mesleğin erbabı insanlığa hizmet eden biri değil, daha fazla kâr adına bizi mutsuz etmekten, hayatımızı bir şeylere imrenip durarak geçirmemize çanak tutmaktan kaçınmayan haydut sınıfın uşağı, ücreti ödenip ruhu satın alınmış yalancısıdır. Peşimiz sıra dolanır ve aklımızı çelmeye, iç barışımızı bozmaya, kendimizden hoşnutsak, bu huzuru baltalamaya çalışır.

Bu mesleğin özü cıfıtlıktır çünkü. Şeytana hizmet eder. Pencereleri, duvarları, belediye otobüslerini, gazeteleri, televizyonları, radyoları, dağı taşı havayı suyu yalanla dolanla palavrayla boyar; bizi serseme çevirene, aklımızı çelene kadar tekrarlar o yalanları.

Bu pis işin karşılığını parasal anlamda fazlasıyla alır. Üzerinde iğreti duran, geldiği yerin neresi olduğunu gene de belli eden pahalı giysiler ve belki sığ kompradorları etkileyebilen ama dışarıdan bakan insana bir sitcom dan çıkmış mizahî tip izlenimi veren, İngilizce bulamacına batırılmış içi boş cümlelerle konuşmaya çalışan, kendisini bir şey zannetmemiz için çırpınan, ama aslında bir balon olduğunu bilmenin ve de bunu ilelebet saklamaya çalışmanın açmazıyla, hayatını hep mış gibi yaparak geçirmek zorunda olan, acınası bir insan prototipidir onlar.

Bildin mi bilmeceyi?

İyi.

Çoluğunu çocuğunu ve kendini sakın onlardan. Yalanlarına kanma.

Makarnanı ketçapsız ye. Araban eskimeden modelini yenileme. Cep telefonu taşımadığın zamanlarda bugünkünden daha tutsak olmadığını hatırlamaya çalış. Özgürlüğün falanca bankayla ya da filânca markayla kaim olmadığını bil. Şahsiyetin parayla satın alınamayacağını, ama para tutkusunun seni özgürlüğünden ve şahsiyetinden edeceğini de düşün ara sıra.

Bütün o pazarlanan zırıltıları satın alabilmek için neleri feda etmek zorunda kaldığını görmeye çalış. Yalanları dinleme artık. Yalancılarla arana mesafe koy. Dik dur. Çocuklarına da dik durmayı, muhabbet tellâllarına kanmamayı öğret.

Uyan!

Ve bir de, aslında, kedi oldu olalı bir fare tutamamış ve gidecek daha iyi bir yeri olmadığı için boynunu kırıp peçetecilik ajanslarına kapılanmış bir yığın sütü bozuğun şimdi art director, fart manager, creative guru oluşunu yine de değerler sistemimiz açısından bulunmaz bir nimet saymak gerektiğini de bil.

Düşünsene, ya bu cıfıtlar bir de zekî ve yetenekli olsalardı halimiz nice olurdu?

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

125