Nuriye Akman ~ 1 Haziran 2002 (Zaman)
'Kalp krizi bana verilmiş ve hak edilmemiş bir ödüldür'
Gazeteci Metin Münir:
Duvarın arkasında bir şey var. Ben o duvarın arkasındaki yolun başına girdim. Yolu yürümedim ve nereye kadar gidiyor bilmiyorum. Yani ölüyor olmanın algılamasını ve duygusunu yaşadım. Birdenbire havaya zıpladığımı hissettim. Bana muazzam elektrik veriyorlar, o insanı zıplatıyor havaya. Sonra hoşlanma duygusu bitti ve ben hastane odasına geri döndüm. Tekrar sızı başladı.
"Bir sözlük alın, içindeki bedene acı veren bütün olumsuz kelimeleri çıkarın. Geriye kalan bütün olumlu duyguları aynı anda yaşadığınızı düşünün. İşte ölüm..."
Her şey bir ay önce oldu. Sabah Gazetesi yazarı Metin Münir, bir gece kalp krizi geçirdiğini anlayarak Amerikan Hastanesi'ne gitti. Kalbi orada birkaç dakika durdu. Anında yapılabilen operasyondan sonra hayata döndü. Bu öte tarafa kısa süreli "gidiş–gelişi" hemen ertesi günü köşesinde anlattı. Herkes bu enerjiye şaşırdı. Ama kimse bu olayın üzerinde fazla durmadı.
"Onun yaşadıklarından bize ne düşer?" diye sormadı. Oysa bu deneyim, usta gazeteciyi derinden sarsmıştı. Kalp krizinin ona bir armağan olduğunu düşünüyor, bunu insanlarla paylaşmak istiyordu. Ölümle hayat buluşunun kitabını yazmaya karar verdi. Bu, aynı zamanda öteki Metin'in de hikâyesi olacaktı. Kararını uyguladı; bir nefeste kitabı yazdı. Şimdi daha derin nefesler alarak kitabı olgunlaştırmaya çalışıyor. Metin Münir, kitabının bir özetini NA'ya anlattı.
Kalp krizi geçirmek, dünyayı algılayışınızı nasıl etkiledi?
Kalbim durduktan sonra bütün algılamam değişti. Aslında anlatılması çok zor. Şimdi burada sizinle oturuyoruz. Neredeyiz? Odada, üçüncü kattayız. Kuzguncuk'tayız, İstanbul'dayız, Türkiye'deyiz, dünyadayız. Ben sizi yazılarınızdan tanıyorum, siz beni yazılarımdan tanıyorsunuz. Çocuklarımı, eşimi gördünüz. Otururken rahatsınız veya değilsiniz. Bir algılamanız, referanslarınız var değil mi? Şimdi uçakla geri döndüğünüzde, ne bileyim o uçak diğerinden daha büyük veya daha küçük olacak. Rahat olacaksınız veya daha rahatsız. Belki uçak sarsacak veya sarsmayacak. Ama bütün bunları biliyorsunuz siz. Daha önce yaşadınız, referans noktaları var.
Ama sizin kalbinizin durmasından sonra yaşadıklarınızın bir referans noktası yok.
Evet, böyle bir şey yaşamadım ben daha önce. Dolayısıyla, bunları anlatabilmek için bir kelime hazinesi yok. Şimdi ben sizi buradan çıkarsam, yukarıda çok harika bir koru var. Oraya götürsem ve desem ki şurada durun, bana bu koruyu anlatın. Hiç bir şey sizi şaşırtmaz. İstanbul'u belki değişik bir şekilde görürsünüz; ama referans noktalarının hepsi üst üste oturmuştur. Ama insanın kalbinin durduktan sonra, algıladıkları tamamen bu çerçevenin dışında.
Ve siz şimdi bunu keşfetmeye çalışıyorsunuz, öyle mi?
Hayır ben onu keşfetmeye çalışmıyorum. Çünkü o beni keşfetti. Yani ben onu yaşadım. Öyle bir şey oldu, hastaneye gittim. Kalbim durdu, "üç dört dakika" dediler bana. Hemen kalbime masaj yapmaya çalışmışlar. Şok uygulamışlar. Ondan sonra kalbim tekrar çalışmaya başladı. Şimdi kelimeleri çok dikkatli seçmek; çünkü objektif anlatmak istiyorum.
Yüzde yüz objektif olunamayabilir; çünkü bu çok sübjektif bir hadise.
O açıdan değil. Yanıltıcı olmamak istiyorum. Şimdi burada dört safha var. Bir tanesinde, yoğun bakımdayım; ama orada olduğumun farkında değilim. Sonradan söylediler, ameliyata götürmeden önce beni yoğun bakıma götürmüşler. Yatakta yatıyorum. Hastanede beni bulan arkadaşımın elini tutuyorum. Aydınlık bir odadayız. Kalbimin ağrısının geçmekte olduğunu hissediyorum. Arkadaşıma "Kalbimin sızısı geçiyor." diyorum. Bu öyle bir his ki hakikaten böyle bir şey uzaklaşıyor gibi. Daha sonra o bana dedi ki, "Sen bu lâfları söyledikten sonra kalbin durdu". Çünkü monitörleri görüyor o. Hani filmlerde gördüğünüz gibi. O tık tık eder, ondan sonra düz bir hale gelir ya, öyle. Tabii ben monitöre takılı olduğumun bile farkında değilim. Burada size söylemek istediğim birinci olay şu: Beyin insana, "Kalbin duruyor, kalbin şu anda durdu, artık nefes de almıyorsun, öleceksin." demiyor. Anlıyor musunuz ne demek istediğimi?
Anlamaya çalışıyorum.
Diyelim ki ben dizinize bir tekme atsam, şiddetli bir ağrı duyacaksınız. Beyninizden aldığınız bir mesaj size diyecek ki, "Karşınızda oturan adam, sebebini bilmediğim bir şekilde tekme attı, diziniz şiddetli bir biçimde ağrıyor". Dizinizi ovup sızısını geçirmeye çalışırsınız. Benim kalbim dururken, beynim bana böyle bir mesaj vermedi. Yani ben ölme prosesi içine girdiğimi bilmiyordum. Bu bence çok önemli. Çünkü ben bunu hep düşünürdüm, acaba nasıl olur ölüm anı diye.
Peki bu "öldüğümüzü bilemeyişimiz" keşfi sizi nasıl etkiledi?
Ama bunları şimdi düşünüyorum, o anda bunları düşünmüyordum. O anda şöyle bir şey oldu: Çok tedrici bir biçimde, böyle bir nehrin üzerinde akan bir yaprak gibi, dünyadan ve bulunduğum yerden uzaklaştım. Anlıyor musunuz? Fakat, bu uzaklaşıyor olmamı bir uzaklaşma olarak algılamadım. Bunu hiç bir şey olarak algılamadım. Yani birdenbire orada oluyor olmaktan, orada olmuyor haline geçtim. Başka bir seviyeye geçtim.
Tabii bu geçişinizi hep sonradan algıladınız.
Evet. Çünkü ben orada kalbimin durduğunu ameliyattan döndükten sonra anladım ve hatırladım bütün bunları. Kalbim durunca bir grup doktor ve hemşire gelmiş, anlattığım masajı yapmışlar. Ben kendime geldim. Ama bunu "kendime geldim" olarak algılamadım. Zannettim ki, bu arada kısa, şaşırtıcı bir rüya gördüm. Oradan sonra beni derhal aldılar, ameliyat odasına götürdüler. Orada anjiyo yapıldı, kalbim açıldı. Tekrar aynı odaya döndüm. Aynı aletlere bağladılar. Arkadaşıma dedim ki, "Eğer ölseydim ne yapacaktın?" Bana "Öldün" dedi. Yüzüne baktım. Çünkü hayatımda tanıdığım en rasyonel, en soğukkanlı insanlardan biridir. Zaten o anda içeriye bir hemşire girdi, dedi ki, "Çok şanslısınız Metin Bey. Eğer sizi buraya getirirken, asansörde kalbiniz dursaydı, ölecektiniz".
Bütün bunlar, ölüme dair kabullerinizi nasıl etkiledi?
Ölümle ilgili hiç bir korku duymuyorum artık. Ve ölümün de her şeyin bittiği bir yer olduğunu sanmıyorum. Kalbimin durduğu anda, üç dört dakika içinde ben tıbben ölmüş değildim; çünkü beynim çalışıyordu hâlâ. Dolayısıyla benim gördüğüm imajları, beynimin son anda tamamen kapanmadan önce aldığı birtakım mesajlar olarak da düşünebiliriz. Ama ben öyle görmüyorum. Çünkü bu o kadar değişik bir şey ki. O kalbin durma anında, inanılmaz bir rahatlama, sanki bir tüy haline gelme, bütün dertlerden kurtulma oluyor. Ki bu kelimelerin hiç birisi o anki durumumu anlatamıyor. Çünkü size söylemiştim; bir sözlüğü ve referansı yok bunun. Yaşamadığımız bir şey için kelimeler ve tarifimiz yok. Hafif dediğim zaman size şöyle anlatayım: Bir sözlük alın ve içerisindeki bütün olumsuz kelimeleri çıkarın. Yani hastalık, yaşlılık, çirkin olmak, yorgun olmak, yerçekiminin altında ezilmek, uçamamak.
Gövdeye acı çektiren bütün sözcükleri çıkartalım yani...
Hepsini çıkarın, geriye kalan bütün olumlu duyguları aynı anda yaşadığınızı düşünün, öyle bir şey o.
Müthiş bir şey. Işık olmak gibi bir şey olsa gerek. Her şeyin ölümle bitmediğini düşünmek, başka insanlara, gazeteciliğinize bakışınızı nasıl etkiledi?
Bunları konuşmak için çok erken, hâlâ hazmedemediğim bir olay. Bir başka enteresan tarafı da şu: Bu kalp krizi başladığı anda, bunun feci bir şey olduğunun farkındaydım, beni öldürebileceğini de düşünüyordum. Fakat hiç bir şekilde içimde korku, panik yoktu. Beni şaşırtan bir olay bu. Yani kalktım yataktan. Göğsüm, kollarım ağrıyor. Tabii bu kalp krizi olabilirdi. Tansiyon hastası olduğum için tansiyonumu ölçtüm, normaldi. Ama korkmadım. Ameliyata başlandığı, doktorun yüzünü gördüğüm anda, sağ kalkacağımdan emindim. Yüzde yüz buna inanıyordum. Diyordum ki kendime, "Bu tatsızlığa tahammül et." Üşüyordum, ameliyathane çok soğuktur, biliyorsunuz. Sırtımda sadece bir ameliyat gömleği var. Bacaklarım açık. Bir şeyler sokuluyor içinize, bir şeyler kesiliyor, iğne yapılıyor falan, bayıltılmış da değildim.
Acı hissettiniz mi?
Hayır. Çünkü o bölgeye bir iğne yaptılar; ama kalbinize kadar bir şey sokuyorlar. Böyle hoş olmayan bir duygu. Adamın yüzünü gördüm, Kemal Şenşaban, operatörüm. Ondan da Allah razı olsun. Adam sabahın köründe kalkmış, Ataköy'den hastaneye beni ameliyat etmeye gelmiş. Ve bu arada bütün ameliyat ekibi hastaneye gelmiş. Olacak iş değil bir yerde.
Ama zaten bir şey yaşanacaksa her şey onun yaşanmasına yardımcı oluyor.
Yüzde yüz benim kullanacağım kelimeleri kullandınız. Yani bu kalp krizi başladığı andan ameliyattan çıkıncaya kadar olan her şey, sanki beni garantiye almak üzere organize edilmişti.
Aslına bakarsanız, sadece bu olay değil, yaşadığımız her şey bu şekilde oluyor. Yani başımıza gelen her şeyin bir anlamı var ve bütün olaylar başkasının başına gelen diğer olaylara yol açmak, onları yoğurmak üzere akıyor.
Doğru. Birkaç şey şu anda bana olmuş vaziyette. Bir defa bu geri dönüşümde, ben bir sürü yükü orada bıraktım. Bütün hayatım boyunca sanki sırtımda bir dert yüküyle yürüyordum. İkincisi, mesleki olarak başka bir şey oldu. Onu da ne yapacağım bilmiyorum. Ben bütün hayatını siyaset ve ekonomi üzerinde geçiren bir adamım. Artık hiç bir şekilde beni ilgilendirmiyor bu konular.
Tebrik ederim, hoş geldiniz kulübe.
O günden bu yana televizyonu hiç açmadım. Gazeteleri hâlâ getiriyorlar eve, bakıyorum beni ilgilendirmiyor. Başından sonuna kadar büyük bir dikkatle izlediğim bankacılık krizi, İstanbul yaklaşımı, Ecevit'in sağlık durumu, koalisyon, IMF, kamu sektörünün borçlanma gereksinimi, bilmem ne... Sanki bunlar başka bir kainatta kalmış gibi. Herhalde diyorum beni işten falan atacaklar.
Peki bütün bunların yerine hangi konular ilginizi çekmeye başladı?
Bir defa ben neden kalp krizi geçirdim? Bunun tahlilini yapıyorum. Çünkü görüyorsunuz, göbekli falan bir insan değilim ben. Kendime çok iyi bakıyorum. Ama ben kalp krizi geçireceğimi biliyordum. Yani benim yüz elli kiloluk arkadaşlarım var, hiç bir sağlık kuralına uymayan, aslan gibiler, tahtaya vurayım, yaşıyorlar. Ben onlardan önce kalp krizi olacağımı biliyordum. Benim kişilik yapım ve tarihimle ilgili bir şey bu. Biliyordum.
Zaten kendinizi programlamışsınız, kalp krizi geçirmeye karar vermişsiniz.
Yok karar verdiğimi sanmıyorum. Kalp krizi olmasın diye elimden geleni yaptım. (NA İç ses: Acaba düşüncenin gücü, eylemin gücünden daha mı büyük?) Çünkü, biliyorsunuz iki tane çocuğum var. Biri dokuz yaşında, biri yedi yaşında. Ben, onlar üniversiteden çıkıncaya kadar yaşamak istiyorum.
Daha evvel de ölümle her şeyin bitmediğini düşünür müydünüz?
Bakın kitaplarımı görüyor musunuz? Benim yaşadığım bütün mekânlar böyledir. Aşağıda kitaplarım var, Kıbrıs'ta kitaplarım var. Boşandığım eşimin evinde binlerce kitabım var. Ömrüm boyunca öğrenmeye çalıştığım şeylerden biri de buydu. Yani, neden dünyaya geldik? Şuna inanıyorum: Kainat bizim hayal gücümüzün bile alamayacağı kadar acayip bir yer. Biz her şeyi biliyoruz zannediyoruz; ama esasında çok az şey biliyoruz. Ben öldüğümde, var olmaya devam etseydim şaşırmazdım. Çünkü kendi kendime diyordum ki, her şey olabilir bu kainatta. Biz bu kainatta, sonsuzluğun o kadar küçük bir yerinde, o kadar küçük varlıklarız ki. Yani bizim "o olmaz, bu olmaz" diyecek bir bilgi birikimimiz, entellektüel gücümüz yok. Gerçi berbat ettiğimiz bir dünyada yaşıyoruz; ama hâlâ birtakım şeylerin muhteşem olduğunu ben görüyorum. Yani ben Kıbrıs'a gidip de ilkbaharda, bahçemde açan o dönümlerce kır çiçeğini görünce bir sürü şeyi anlıyorum. Yani bir materyalist olarak, ölüyorsun bitiyor her şey, keyfine bak gibi bir anlayışla yaşamadım ben hiç bir zaman.
Şimdi, bütün bunlara ne eklemlendi?
Yani o duvarın arkasında bir şey var. Ben o duvarın arkasındaki yolun başına girdim. O yolu yürümedim. O yol nereye kadar gidiyor bilmiyorum. Ama ben orada bir imaj gördüm. Yani ölüyor olmanın algılamasını ve duygusunu yaşadım. O kapandıktan sonra, önümde petekte bal renginde muazzam bir şekilde hareket eden bir şey gördüm.
Sabah'taki yazınızda "Kalbim durduğu an önümde bir hayal belirdi. Bu bir rüya değildi, eğer rüyayı filme benzetecek olursak benim gördüğüm bir slayttı. Sağdan sola galaktik bir hız ve gürültüyle giden bal peteği renkli bir ışıklı kütle görüyordum." dediniz.
Evet yani, içinde bal olan bir petek düşünün. Nasıl ki onun beyazdan kahverengiye kadar giden bir rengi var. Öyle bir renk. Böyle karşındaki bütün sahayı kaplayan, büyük bir süratle soldan sağa hareket eden bir şey gördüm ve yani ben orada vücudumla, 58 senelik tarihimle Metin Münir olarak yoktum. Ama benlik olarak oradaydım ben. Anlıyor musunuz?
Sizi bütün kalbimle hissediyorum. Çok açık, çok güzel anlatıyorsunuz.
Ondan sonra, bu şeyi gördüm ben ve böyle gözlerimle izlediğimi hissediyorum, baktım. Daha sonra yanımdaki arkadaşım bana dedi ki, "Ölmeden evvel bir şeye bakıyordun". Yanımda duruyordu. Gözlerimin bu tarafa gittiğini ve yüzümde memnuniyetle karışık bir hayret ifadesi olduğunu gördü, ki benim tam duyduğum his buydu. Kendi kendime orada ben, "demek ki doğruymuş" diye bir şey düşündüğümü hissediyorum. Gördüğüm şeyden hoşlandığımı hatırlıyorum.
Doğru olan neymiş? Bedensiz de var olunabiliyormuş manasında mı?
Hayır. Onu söyleyemeyeceğim. Çünkü oraya kadar götüremedim. O anda, dördüncü olay oldu, birdenbire havaya zıpladığımı hissettim. Bana muazzam elektrik veriyorlar, o insanı zıplatıyor havaya. Birdenbire o hoşlanma duygusu bitti ve ben geri hastane odasına, yatağıma, arkadaşımın yanına, doktorlara geri döndüm. Tekrar o sızı başladı, tekrar o ışıklar, aynen bu hayat.
Tekrar bedene döndünüz yani. Peki bu olaydan öncesi ile sonrası arasında nasıl bir "Yaratıcı" anlayışı var kafanızda?
O değişmedi; çünkü eskiden inandığımın aynısına tekrar inanıyorum. Yalnız bu defa o büyük gücün merhametine inanıyorum. Ölüm anı korkunç bir şey olabilirdi. Eğer bana beynim deseydi ki, "Metin Münir senin iş bitti kardeşim, senin şimdi kalbin durdu. Sen nefes de almıyorsun", ne kadar korkunç bir şey olurdu düşünebiliyor musunuz? Halbuki ben hayatımda hissetmediğim, tarifi mümkün olmayan, belki de hiç kimsenin hissetmeyeceği veya hissedip de geri dönmeyeceği bir şey yaşadım o anda. Yani bizim en korkunç an olarak düşündüğümüz şeyin, hiç böyle olmadığını gördüm.
Allah'ın merhametiyle kolay öldüğümüzü söylüyorsunuz.
Evet. Bir şey daha söyleyeyim: Bu kelimeyi de aslında kullanıp kullanmamakta tereddüt ediyorum. Bu laik bir olaydır. Yani ben orada melekler falan görmedim. Trombonlar ötüyor, huriler geliyor beni götürüyorlar, yıkıyorlar falan. Öyle bir şey değil. Zaten bundan sonraki hayatımızın bu hayata benzeyeceğine de hiç inanmadım. Çünkü çok net fotoğraflarla anlatıyorlar. Onları görmüş olmak için, çok uzun zaman orada kalıp geri gelmiş olmak lazım. Öyle bir deneyim yaşayan yok. Benim bu yaşadığım deneyimin de herkes için aynı olacağını iddia edemem tabii; ama öyle olacağına inanıyorum.
Yani ölüm anındaki o huzur duygusunun, sadece size bahşedilen bir şey olmadığını düşünüyorsunuz.
Evet. Ben buna inanıyorum. Bence Tanrı, Allah demiyorum Tanrı diyorum; çünkü sadece Müslümanlar Allah diyorlar. Ama bence bütün kainatın bir Tanrı'sı var ve bu dinlerden önce de vardı, dinlerden sonra da olacak. Benim inandığım Tanrı, bütün varlığın Tanrı'sıdır. Sadece Müslümanların, Hıristiyanların, Budistlerin, falanların, filanların Tanrı'sı değildir.
Bunu İngilizce ifade etseydiniz God diyecektiniz, böyle bir problem olmayacaktı.
God diyecektim evet. Zaten Türkiye'de bizim dinle problemimiz hiç bir zaman bitmedi, bitmeyecek de. Çünkü dini insanla Tanrı'sı arasında bırakma alışkanlığımız yok. Benim için adı Tanrı'dır. Ondan bir şey istediğim veya ona teşekkürlerimi yolladığım zaman, Metin Münir olarak doğduğumdan beri benimle beraber var olan ve benim konuştuğum birisi ile konuşuyorum. Onun bir ismi yok.
"Allah, Müslümanların" dediniz; ama Kur'an'da Allah, kendini tüm kainatın yaratıcısı olarak tanımlıyor.
Okey. Bence o Tanrı, o Allah, merhametini ölüm anında bütün insanlara veriyor. Belki Hitler'e vermemiştir. Şöyle bir lâf var: Her şeyi bilen her şeyi affeder. Ben Tanrı'nın böyle bir Tanrı olduğuna inanıyorum. Yani Tanrı katilin niye adam öldürdüğünü biliyor. Biz onu affetmiyoruz; ama o belki affetmiştir.
Bu tanım da Kuran'da var. Allah "Her şeyi bilen ve çok affeden" olarak tanımlıyor kendini.
Olabilir. Hitler gibi Pol Pot gibi korkunç insanlar var, Sırplar mesela. Hatta bugün yaşayan, aramızda dolaşan bazıları var ki bence o insanlara böyle kolay bir ölüm vermeyecektir. Bence birtakım şeyleri affetmeyecektir. Buna inanıyorum. Yani belki de aklımızdaki cennet, cehennem konsepti budur.
Siz dinsel açıdan kendinizi nasıl adlandırırsınız?
Ben kendim için "Müslüman değilim" demem. Fakat benim inancım dinin bürokrasisi dediğimiz şeyin dışındadır. Ben namaz kılmam. Namaz kılmaktan ne zaman vazgeçtim biliyor musunuz? Her cuma günü, Kıbrıs'taki İngiliz Okulu erken tatil oluyordu ve biz bütün okul, bütün Müslüman öğrenciler camiye gidiyorduk. Bunu bugün Türkiye'de yapmaya kalksanız herhalde ihtilal olur. Oradaki hayatımda gördüğüm en akılsız, en cahil hoca, zannediyorum hepimizi camiye gitmekten bıktırdı. Öyle bir adamın temsil ettiği dua içinde olmanın hiç bir yararı olamazdı.
Aradan yıllar geçti. Bu benim aklımda sürekli olarak dönen bir şeydi. Biz insanlar iki türlü bir hayat yaşıyoruz: Bir; siz ve ben gazetecilik yapıyoruz, yemeğe çıkıyoruz, kokteyle gidiyoruz, uçağa biniyoruz, birtakım yerlere gidip geliyoruz; ama bütün bunların arka tarafında da bir Nuriye ve Metin var. Ve onların hayatı, onların düşüncesi, onların olmak istedikleri şey çok farklı.
Gerçeği arayan, var oluşunu sorgulayan ikinci benimiz değil mi?
Evet, evet. Yani ben bu konuda kendilerimin, başkalarından farklı olduğunu düşünmüyorum.
Kendilerimin deyimini çok sevdim. Şu anda gördüğüm ve bunun arka planındaki Metin, bu kalp krizinden sonra bitiştiler mi?
Bence şimdi çok daha yakınlar. Siz şimdi diğeriyle konuşuyorsunuz. Ve daha çok diğeri olabildiğime de çok mutluyum. Bu kalp krizi bana yapılmış bir armağandır ve kendimi imtiyazlı hissediyorum bu hastalığı geçirdiğim için. Ameliyattan çıktıktan bir saat sonra bir ara uyumuşum. Sonra hemen kâğıt kalem isteyip de bunları yazdığıma şaşırdılar.
Evet ben de bunu soracaktım. Bu nasıl bir enerjidir, nasıl bir istektir?
Başınıza gelseydi, siz de aynı şeyi yapacaktınız. Biz gazeteciler bir şeyi alıp başkalarına veren insanlarız değil mi? Siz şimdi benimle niye konuşuyorsunuz? Benim deneyimimi ilginç buldunuz, herkes öğrensin istiyorsunuz. Siz esasında çok daha harika bir şey yapıyorsunuz. Sizin yazdığınızı okuyan herkes, benimle sohbet etmiş gibi olacak. Haziranın dördünde bir ay olacak, bu kadar akıl almaz bir şeyi yaşayan bir insan olarak benim susmam nasıl mümkün olabilir? Bu şuna benziyor. Bir uçak düşüyor. Siz yalnızsınız, bisiklete binip eve gidiyorsunuz, kimseye de bir şey söylemiyorsunuz. Böyle bir şey mümkün mü?
Tıpkı bedeninizden kurtulurkenki hafifleme duygusu gibi, tüm aidiyetlerinizde de bir hafifleme oldu mu?
Aidiyetlerimi belki etkileyecek, belki insanlarla olan ilişkilerim değişecek. Kıbrıs'ta maraz etmek diye bir lâf var biliyor musunuz? Yani endişelenme, korkma derler. Dert ettiğim şeyleri etmeyeceğim artık. Yükümün tamamını sırtımdan attığımı söyleyebilirim size. Korkmuyorum ve ayaklarım yere daha sağlam basıyor.
Nietzsche'nin bir sözünü yazmıştınız, aklımda kalmış. "Beni öldürmeyen her şey, beni daha güçlü yapar." Şimdi sahip olduklarınızı düşünerek, kendinizi daha mı güçlü hissediyorsunuz, yoksa aslında hiç bir şeyimiz olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Nietzsche'nin sözü bence doğru. Bu tecrübenin beni çok zenginleştirdiğine inanıyorum. Bu bana verilmiş ve hak edilmemiş bir ödül. Neden benim başıma geldi onu da bilmiyorum ben. Bunu belki de hak etmek lazım. Bu müthiş bir şey. Yani bir milyon doları bana birisi verseydi, geceleri uyuyamayacaktım. Ben bu parayı ne yapayım, ne olsun, ne bitsin diye. Ama bu başka türlü bir zenginlik. Bunu kimse sizden alamaz. Geçen Saint Augustin'i okuyordum. "Size ait olanlar, gemiyle beraber batmayanlardır." diyor. Yani gemiyle gidiyorsunuz. Gemi battığı zaman, malınız mülkünüz, her şey gidiyor. Ama bunlar zaten size ait değil ki. Size ait olan başka bir şey.
Süper! Ne güzel anlattınız durumu. Dolayısıyla kendinizi eskiden şöyle tanımlıyordunuz: Uçurumun kenarında olan bir adam. Artık bu tanım da değişmiş olsa gerek.
Hâlâ uçurumun kenarında olabilirim, nerede olduğumu bilmiyorum; ama ayaklarımın yere sağlam bastığına inanıyorum. Yani dünyaya olan bakışım değişti. Siz demin "Hiç bir şey bize ait değildir." dediniz; ama esasında bize ait olan bir can var. Yani biz dünyaya bakıyoruz. Tamam siz de, ben de hemen şu anda ölebiliriz.
Bakın şu vazodaki çiçekleri görüyor musunuz? Ne kadar harikalar değil mi? Bana inanılmaz miktarda çiçek gönderdiler. Hayatımda bu kadar güzel çiçeği bir arada görmedim. Türkiye'de bu kadar harika buketler yapılabileceğini bilmiyordum. Tabii trilyoner olmadığımız için o fiyatlara biz çiçek alamıyoruz; ama işte bu bize ait olan bir şey. Düşünün yani. Karanlık bir yerden geliyoruz ve birdenbire gözümüz açılıyor. 65, 70, 40, 50 yıl neyse bir süre yaşıyoruz ve orada bir şeyler alabiliriz esasında. Bir şeylerin tadına varabilir ve bir şeyleri anlamaya da çalışabiliriz. Eğer dünyanın bize ait olmadığını kabul edersek, o zaman bize ait olmuş olur. Anlıyor musunuz ne demek istediğimi?
Dünyayı olduğu gibi kabul etmek gerektiğini mi söylüyorsunuz?
Evet. Dünyada doğum var, ölüm var, şanssızlıklar, felâketler, her şey var. Herhangi birisi, herhangi birimizin veya sevdiğimizin başına gelebilir. Bunları kabul etmeliyiz. Yani böyle bir dünyada yaşamak üzere yaratıldığımızı kabul edersek eğer, o zaman çok daha rahat bir şekilde yaşarız.
Bu deneyiminizi hak etme adına neler yapabileceğinize dair projeleriniz var mı?
Hayatımı bir şekilde değiştireceğimi biliyorum; ama ne kadar değiştirebileceğimi bilemiyorum. Hayatımı sürdürmek için gazeteciliğe devam edeceğim. Ama belki daha değişik bir gazetecilik yaparım. Ama bu size özet olarak anlatmaya çalıştığım şeyleri kitap olarak kesinlikle yazmak istiyorum. Evden çıktığım an ile, ameliyattan çıkıncaya kadarki süreci yıldırım süratiyle yazdım unutmamak için. Tamamen bitirmek zaman alacak. Bunu yaşayan insan kimdi, biraz da bunu yazmak istiyorum. Çünkü kalp krizi yalnızlıkla ilgili bir şeydir. Kalp krizinin en büyük nedenlerinden bir tanesi yalnız olmaktır.
Kalabalıklar içindeki yalnızlık.
Evet onun gibi bir şey. Yani hayatımı bir analiz etmek istiyorum. Bu benim kişisel öyküm olacak. Size söyledim ya, iki hayat yaşıyoruz diye. Yüzeyde bir hayatımız var, bir de onun altında bir hayatımız var. Ben o altındaki hayatımı anlatmak istiyorum.
Sevgili Nuriye, Öteki benim, ötekim benim, sevgili adaşım. Metin Münir'den döndükten sonra görüşemedik, nasılsın? Onunla yaptığın söyleşiyi okumak için sabırsızlanıyorum.
Bana sakın dünyayı sadece beş duyuyla algılayan o bilmiş halinle ''Ama sen de oradaydın, duydun ne konuştuğumuzu.'' deme. Ben görmek için kalbimden başka bir araç kullanamadığımdan seni ve muhatabını sadece hissetmeye çalışıyordum. Başa gelebilecek en ilginç olayı, ölümü yaşayan bir insanın, öte tarafa gidip gelmenin mutlu şaşkınlığını, senin onun kelimelerini hararetle içişini güzel bir film gibi seyrettim o gün.
Mayısın bir dokunuşla üşüten, bir dokunuşla ısıtan ipek kadife bir günü. Kuzguncuk'ta yeşil badanalı; üç katlı ahşap bir evin en üst katı. Hem yatak, hem çalışma odası. Yer yatağı, bilgisayar, masa, her santimetrekaresi kitap, CD, kâğıt dolu duvarlar ve yerler, iki sandalye, kilimin üstünde uyuklayan bir kedi, rüzgârı içeri çağıran balkon kapısı. Melek yüzlü Alman eşin, kırık Türkçesiyle ''Hoş geldiniz.'' deyişi, bize kahve, kurabiye taşıyıp, rahatça konuşalım diye alt kata çekilişi. Piyanist olduğunu sonradan öğrenişimiz. Aşağıda evcilik oynayan çocukların şen sesleri. Onların daha on yaşlarına gelmeden İngilizce, Almanca ve Türkçe'yi konuşabildiklerini öğrenişimiz.
Söyleşiden sonra balkona geçişimiz, üzerinde yemek yediğimiz hasır bir bank, mahalleye testere, hızar sesi yayan bir marangoz, başka evlerin bacaları, pencereleri, duvarları, üzerinde kargalarla martıların kavga ettiği damlar, sadece bir bölümünü gözlerine sunan, hepsinin bu kadar olmadığını fısıldayan bir koru manzarası, bir Anadolu kasabası edasıyla akan zaman.
Nuriye, sen Sabah'ta çalışırken de severdin Metin Münir'i; ama tanışmak kısmet olmamıştı. Dört Mayıs'ta geçirdiği kalp krizini, hemen ertesi günü köşesinde anlattığı günden beri onunla nasıl konuşmak istediğini biliyorum. Biraz kendini toparlasın da öyle arayayım diye düşündün. Onun eşsiz deneyimini gazetecilik arsızlığıyla değil, dostane bir şekilde paylaşmak istedin. Henüz zihninde hazım sürerken, bu çok özel duyguları seninle paylaşması ne büyük cömertlikti değil mi? Şimdi herkes senin vasıtanla onunla konuşmuş gibi olacak. Görebildin mi bilmem; onun bir gazeteci olarak enerjisini reel olana, güncele, haber değeri taşıyana aktarmaya alışmış benliği, şimdi nasıl da kanatlarını açmış, başka anlamlar ülkesine göçüyordu. Buna nasıl hem seviniyor hem ürküyordu.
Meslektaşın, içindeki bütün çatışmaları aktarmadı tabii ki, aktaramadı. Ama lezzetli keşifleri vardı: En korktuğumuz şey, ölüm çok kolaydı, güzeldi, bedenin ağırlıklarından kurtulmaktı, tüyden hafif olmaktı. Ölmekte olduğunu insana bildirmiyordu Allah, bu O'nun merhametindendi. Ölünce bal renkli bir ışık kütlesiyle birlikte kayıyordu. Ölüm son durak değildi, ötesi vardı. Ama ne vardı, niye vardı, niye var olduğu gösterildi ona; henüz resmin netlenemeyen bölümleri var. Yaşamının amacı artık bu soruların yanıtlarını bulmak olacak ve sanırım Nuriye, seninle bir özetini paylaştığı kitabını bitirince daha fazla şey öğreneceğiz bu konularda. ''Geçirdiğim kalp krizi bana bir armağan, onu hak etmem lazım.'' diyebilecek dinginliğe kavuşan ruhunu sevgiyle selâmladım içimden.
Ve aferin sana Nuriye, hayata dair kendi modellerini sorularına karıştırmadın, Münir'in deneyiminin katıksızlığını bozmaya yeltenmedin, sadece dinleyebildin. Kızma; ama pek senden beklenmezdi bu. E tabii, öyle bir pozitif enerji üfürüyordu ki, seni bir gün önce üzüntüden uyuşturan olaylar, bedenini terk eden bir ruh gibi uzaklaşıverdi. Bazen kardeşim, bazen düşmanım gibi gelsen de, seni anlıyorum Nuriye. Özetle, ''Ölümden korkmayın, çok kolay oluyor.'' diyor Metin Münir. Öldükten sonra da kolaylık sürüyorsa mesele yok. Metin Münir, öteye geçerken vücuduyla yokmuş; ama benliğiyle varmış. Bu durumda bir müşkülümüz var Nuriye. Sen ne dersin öteki benim söyle. Ötede de sen ve ben olacak mıyız? Yoksa birimiz burada mı kalacak? Hangimize bahşedilecek orası? Hangimize kalacak burası?-->
Konuk Yazılar

Ali Türkan
Sokağı tut ve birkaç ay ortalarda görünme. Kaçmaz da fena sopa yersen, "yok ben duymadım, bana kimse söylemedi" diye zırlama. Gene unutmadan, kıçının kılları kadayıf olmuş bir takım büyüklerinin size lâf sokmasına da izin verme fazla. Dünyanın içine, düzeltelim derken biz ettik, size de bizim yediğimiz nanelerin sonuçlarına göre ayar çekmek kaldı. Suçsuzsun yani. Devam »

Necdet Şen
Kırk yıldır solcuyum, sesim gitgide cılızlaşıyor. Artı değerden, emekten, sermayeden, sınırsız ve duvarsız bir kardeş sofrasından söz etmeyeli uzun zaman oldu; mütemadiyen savunmadayım. Devam »
İkinci sınıf yeteneklerin oluşturduğu ittifakı tedirgin eder namuslu insanlar, dürüstlükleri ve açık sözlülükleri nedeniyle...
Hele hakiki sanatçılar, keskin sezgileri nedeniyle yalanla doğruyu daha kolay ayırt edebildikleri için, açık sözlülüklerinin bedelini ödemeye zorlanırlar gün gelir.
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
İsmail Ragıp Geçmen
Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »
Necdet Şen
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »
Vahap Demir
Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Devam »
Arkadaşım saol... Şapkalı a yapmak ne kadar zormuş. Bulamadım bir türlü sen yazmışsın. Allah razı...
Muhammet Uyar - Masaüstü, Bakım Sihirbazı, Şapkalı Â
Henüz çok küçükken anneannem büyüyünce ne olacağımı sorduğunda pilot olacağım, dedim. Güldü...
Ramazan Korkmaz - Kaybolmayan kardeş
Atilla sonraki yıllarda ciddi bir trafik kazası geçirdi, kazada beli kırıldı. Sonrasında mucizevi...
İlker Tortop - Gençliğe Övgü
Çok güzel bir yazı... Derken; duyguların çok güzel ifade edildiği bir yazı ... Hepimiz...
Leyla Erkol Bıkmaz - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
Çok işime yaradı bu site gerçekten çok güzel herkeze tavsiye ederim çok güzel olucak kesin ödevim...
Seda Taşçı - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.