Onarımcılar.org
"Evrensel dolandırıcılığın hüküm sürdüğü zamanda gerçeği söylemek devrimciliktir." (George ORWELL)
Sosyal psikoloji bilimi bize toplumların hastalanabildiklerini, kendilerini sevmeyi unutabildiklerini gösterir. Ülkemizde bu hastalık sonunda ete kemiğe büründü ve gittikçe ağırlaşıyor. Yıllardır elbirliği ile ektiğimiz "biz adam olmayız!" hükmünün fırtınasını biçiyoruz.
Uzun tarihimizde benzeri bezginlik dönemleri vardı. Kurtuluş Savaşı öncesi muhtelif "ver kurtul"cularının söylemleri halâ kulaklarımızdan silinmiş değil. Buna karşın, ruhumuz bugünlerde olduğu gibi zincire vurulmuş değildi. Hiç bir dönemde gerçeklik kaybının, muhakeme yoksunluğunun, acizlik duygusunun bu denli gönüllü esiri olmamış, bu denli yanlış mevzilenmemiştik. Türkiye kendisini gassalın eline bir ceset gibi teslim etmeye talip gibi durmaktadır.
Açık konuşmanın zamanıdır: Türkiye artık kendisini sevmiyor! 'Türk' olarak tanımlanmaktan da utanır olduğumuz bir gerçektir. Oysa, ne Avrupa, ne de Amerika, gidecek yerimiz yoktur.
Cebelitarık'ta gemilerini yakan Tarık bin Ziyyad'ın askerlerine hatırlattığı gibi: "Cengâverlerim, nereye kaçacaksınız? Arkanız deniz, önünüz düşman. Tek umudunuz cesaretiniz, tek güvenceniz muradınız şimdi!"
Geldiğimiz nokta budur... Şimdi artık yiğitlik üzerine bina edilen bir söyleme sarılma zamanıdır.
Yiğit"i umutsuzluğu ve korkuyu ilkesel olarak reddeden, sayısız hasımla tek başlarına halleşebileceği bilgisini güçlendiren, haksızlığa yüreğindeki savaşçıyı uyandırmak suretiyle karşı duran olarak tanımlıyoruz.
Gerçeklerle silâhlanmamız lâzım. Verili medyada koparılan toz dumandan korkmadan ama toz dumanı küçümsemeden silâhlanmamız lâzım. Neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekir. Bunu başarabilirsek, umutsuzluğu ve korkuyu ilkesel olarak reddeden, sayısız hasımla tek başlarına halleşebilecekleri bilgisini güçlendiren, kıyıma yüreklerindeki savaşçıyı uyandırmak suretiyle karşı duran yiğitlerin sayısı artacaktır.
Gerçeklerle silâhlanmamızın önündeki en büyük müşkül, yitirdiğimiz özgüvenin yeniden tesisidir.
Milletçe fena halde ürkmüş durumdayız.
Savunmadayız.
Ya Avrupa Birliği gibi düşünü kurduğumuz bir gelecekte yaşıyoruz ya da Asr-ı Saadet gibi hayâl ettiğimiz bir geçmişte. Kendimize ait bir cümlemiz yok; "şimdi" yok! "Gün" kaybolmuş gibi; "Gün"ü savuruyor, "Gün"ü acımasızca tüketiyoruz. Saniyeler, dakikalar, saatler akıp giderken, bütünüyle edilgen, beklemedeyiz.
Batı dünyasını kıskanıyor hatta haset ediyoruz, bunun nedeni de bilgisizliğimiz. Oysa ki, Dünyayı bilmeyen dünyanın maskarası olur!
Ne isek o olmamız gerektiğini artık idrak etmemiz lâzım. Kendimizi ifade etmeyi öğrenmek zorundayız. Aslımızı reddetmenin kurtuluşu olmayan bir kaçış olduğunu görmek durumundayız.
Kendimize güvenmekten başka çaremiz yoktur...
ağımız dünyasından payımıza düşenin hakkını vermek; dil, din, ırk, cinsiyet ayrımının tuzağına düşmeden, zamanımızın en yetkin bilginleriyle, sanatçı ve filozoflarıyla dostluk kurmak durumundayız. Düşüncelerimizi aşkın zekâlarla paylaşmalı, emaneti ehil ellere teslim etmeliyiz.
Bizler, anneleri tarafından sakınılmak durumunda olan özürlüler ya da çocuklar değiliz. Devleti veya Avrupa Birliğini veya Amerika Birleşik Devletlerini anamız yerine koymaktan vazgeçmeliyiz. Ülkemizin kaderini eline almaktan kaçınan korkaklar olmamalıyız.
Bilmeliyiz ki, ülkenin yaşam mücadelesinde hedef ille de hasmı öldürmek değildir. Sakatlamak bile başvurulacak en son çaredir. Savunma, saldırıyı geçiştirmek, hasmın dengesini bozmak suretiyle denetim altına almak, yaşam alanını muhafaza etmek esasları üzerine de kurulabilir. İş ki, biz güçlü ve hür ruhlara itibar edelim.
Düşünce ve duygularını irdeleyen, düşünce ve duygularının kısıtlamalarının ayırdına varıp, zincirlerini kıran, dünya gerçekliğine ittihat edebilen arkadaşlarımızın önlerini açmalıyız.
Türkiye'mizin geleceğine ilişkin kötümserliğin yaygın olmasının, kolayca yandaş bulmasının nedeni, ataletlerini mazur göstermeye çalışanlardır. Korkaklıklarına, tembelliklerine bahane arayanlardır.
Kötümserliğin, aczin kölesi haline gelmemeliyiz.
Acizlik duygusunu yok etmeliyiz.
Kaybolan haysiyetimizi, bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı, milli gururumuzu yeniden bulmalıyız. Bunu yapmanın yolu, kendimizi bilmek, gerçekleri görmek, başımıza geleni doğru tahlil etmek, firar durumundaki arkadaşlarımızın meselelerini çözmelerine yardım etmektir.
Ancak, önce kendimizi sorgulamalı, bu çöküşte bireysel payımızı saptamalı ve itiraf etmeliyiz. Öğrenci, öğretmen, esnaf, köylü, şarkıcı, türkücü, işçi veya ev hanımı... Kim olursak olalım, ülkemizin yozlaşmasındaki payımızı sorgulamalıyız.
Birbirimizin bencilliğini teşvik ederken, toplumcu duygularını törpülediğimizi görmeliyiz...
Vermeden almak Allah'a mahsustur. Hep beraber arsız bir tüketim furyasına yuvarlandığımızı görmeliyiz...
Çocuklarımızı memleketten kaçıran yozlaşmadan her birimizin nasibini aldığını ama yozlaşmaya her birimizin de farklı biçimlerde katkıda bulunduğunu teslim etmeliyiz.
Biz ki;
Hırsızla aynı masaya oturmamalıydık...
Zalimle sohbet etmemeliydik...
Dolandırıcının yaşam biçimine özenmemeliydik...
Geçme namert köprüsünden ko' apartsın su seni!" derler. Bu kadim deyişi unutmamalıydık!..
Bizi güvensiz yapan, yalnız bırakan, sade ve onurlu bir hayatın keyfini çıkarmaktan alakoyan yozlaşmaya karşı durmakta geç kalmamızdır. Fakat, kötümserliğin bizi akla, ahlâka, adalete, adapa ve aşka beslediğimiz inancı yok etmesine, üçüncü dünya ülkesi dağınıklığına sürüklemesine izin vermemeliyiz.
Yaşam koşullarının giderek zorlaşmasına, milletimize, medeniyetimize ilişkin hemen her şeyin aşağılanmasına rağmen direnebilmeliyiz. Ortak geçmişimizin incelikleri düşünüldüğünde göreceğiz ki "biz adam olmayız" hükmü basmakalıptır, kolaycıdır ama asla doğru değildir! Ne kadar narin, ne kadar incinebilir, ne kadar bunalımda gibi duruyorsa dursun, Türkiye, yanlışlarının kefaretini ödeyecek, halkını gerçeklere uyandıracak mirasa sahiptir.
Gelişmeler karşısında şaşkına dönmüş, direnme gücünü yitirmiş, gelişen dünyayı kendi kaderine terk edip içine kapanmış Osmanlı'yı yüzyıl sonra bugün, daha kolay anlayabiliyor olmamız acıdır...
Sanki Birinci Dünya Savaşının son günlerine geri dönmüş gibiyiz. Yaşamı dayanılır kılan tek şeyin gününü gün etmek olduğunu fısıldayan aşağılık seslerin peşine takılmış gidiyoruz. Bu sesler ki bize düşünmekten vazgeçmemizi, kaderimize razı olmamızı fısıldıyor. Huzuru yozlaşmaya teslimiyette, gidişatı kabullenmekte ya da Ülke'yi terk etmekte bulacağımızı söylüyor.
Lâiklik söyleminin, toplumumuzun vahiye dayalı ahlâk anlayışını yok ettiği doğrudur. Rüşvet almaktan, yalan söylemekten, zulümden, Allah yasakladığı ya da Peygamberimiz öyle buyurduğu için uzak durmadığımız da öyle. Cehennem korkusu bile artık bizi dizginlemiyor.
İslamın ahlâk sistemi gitti ama yerine kapitalist bir ahlâk sistemi bile konamadı. Sonuç, Batılıların nicedir yakındıkları "göreceli" ahlâk sisteminin zaferi oldu. "Herkesin ahlâkının kendine göre" olduğu bu düzenlemede, bireye haz veren şey "iyi," haz vermeyen şey "kötü" sayıldı. Hedonist ahlâk denen sistem yerleşti. Tümüyle öznel olan bu sistem, güçlü olanın, sesi daha gür çıkanın kendi kurallarını dayatmasıyla sonuçlanır. Cazgırın onayladığı davranışlar "iyi," onaylamadıkları "kötü" sayılır. Edepsizlerin cazgır olduğu bu sistemde, hırsıza, hırsız diyemez olur, sinersiniz.
Ahlâk ilkeleri ihlal edildiklerinde, insanoğlunun akli ve duygusal olarak çözüldüğü bilinir. İslâmiyet, bu durumu "kişinin Yaratıcı'sını unuttuğu için kendisini de unuttuğu, kim olduğunu bilmediği, ne yapacağını, nereye gideceğini şaşırdığı durumdur" diye tanımlar. "Yabancılaşma", bu ruh halinin "lâik" terminolojideki karşılığıdır.
Yurttaşlarımızı acizleştiren, karamsarlığa sürükleyen ruh halinin ardında hedonist ahlâk sistemi yatar. Genç ya da yaşlı, bizleri muhakeme etmekten, davranışlarımızın sahici sonuçlarını öngörmekten alakoyan, direnme gücümüzü hırpalayan, sindiren, aciz bırakan, ezen, güçlü olduğu kadar da akıldışı olan bu göreli ahlâk sistemidir.
Ahlâk kavramını yeniden gündeme getirmek, yeniden yorumlamak, dünya görüşümüzün, toplumsal mutabakatımızın temeli yapmak zorunda olduğumuzu görmenin vaktidir.
Her türlü geri kalmışlığımızın nedeni olarak görmeye şartlandığımız İslâmiyet'in vahiye dayalı ahlâk sistemini reddedeceğiz diye, hak-haksızlık, doğru-yalan, haysiyet-onursuzluk, sadakat-ihanet gibi Türkiye'yi Türkiye yapan değerler arasındaki seçimi bireylerin keyfine bırakamayız. Çünkü, hak, namus, doğruluk, haysiyet, onur kadim doğrulardır; demokratik oylamaya da bırakılamazlar.
İnançlı olsak da olmasak da, biçimle değil özle, kurumlarla değil insanlarla ilgilenmenin zamanıdır. Yabancılaşmayı ortadan kaldırabilirsek, belki aynı camide namaz kılamayız ama daha alçak gönüllü, daha sevgi dolu olacağımız kuşkusuzdur.
Günümüz "ver kurtul"cularını, "bırak gitsinci"lerini yaratan bugünkü ruh halimiz, yabancılaşmayı davet etmektedir.
Biz diyoruz ki, yeni bir kamuoyu yaratmalıyız!!!
Bu savaştan muzaffer çıkmamız gerçeklikleri doğru saptamak kadar saptamalarımızın doğruluğuna duyduğumuz güvenle mümkün olur. Milletimizin cesaretle dillendireceğimiz gerçeklikleri göreceği, doğruluğunu teslim edeceği kuşkusuzdur.
Biz bize, yüz yüze, gönülden gönüle iletişim kurarak, düşüncelerimizi aktarabilir, perdahlayabilir, olgunlaştırabiliriz.
İktidardan, nüfuzdan yoksun olan bizler, insanın asıl ve doğal mücadele yöntemini kullanarak, kendimizi yabancılaşmadan koruyabilir, "Biz adam olmayız" yalanına karşı savunabiliriz.
Mücadele yöntemini doğru seçtiğimiz takdirde, bizi durduracak hiç bir güç yoktur. Ne içerde, ne de dışarda...
Konuk Yazılar

Ali Türkan
Maganda gibi sıfatları lâyık gören bazı ediplerimizin yazdıklarını okuyunca, zaten hiç demem ama kendim için "yazar" demek git gide daha zor hâle geliyor benim için. Neyse, bu konuyu ayrıntıyla "irdelerim" bir gün. Mektuptan da görüldüğü gibi, iyiyim ve dertsiz başıma dert arıyorum. Siz de iyi olun. Çocukları öpün benim için (Hokkabaz'ı ısırabilirsiniz). Sevgiler. ali Bir sonraki yazı: Hey kovboy, bu kasabada "öteki"leri sevmeyiz biz! Devam »

Necdet Şen
Şu gazete kalabalığının içinden neden bir tane küçük kara balık çıkıp "ben bu çirkinliği sürdürmek istemiyorum, ben insanların dehşet duygularına karşı daha duyarlı davranacağım, daha pozitif bir yayın politikası izleyeceğim, korku çığırtkanlığı yapmayacağım" deyip kolları sıvamıyor? Devam »
İkinci sınıf yeteneklerin oluşturduğu ittifakı tedirgin eder namuslu insanlar, dürüstlükleri ve açık sözlülükleri nedeniyle...
Hele hakiki sanatçılar, keskin sezgileri nedeniyle yalanla doğruyu daha kolay ayırt edebildikleri için, açık sözlülüklerinin bedelini ödemeye zorlanırlar gün gelir.
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
İsmail Ragıp Geçmen
Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »
Necdet Şen
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »
Vahap Demir
Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Devam »
Arkadaşım saol... Şapkalı a yapmak ne kadar zormuş. Bulamadım bir türlü sen yazmışsın. Allah razı...
Muhammet Uyar - Masaüstü, Bakım Sihirbazı, Şapkalı Â
Henüz çok küçükken anneannem büyüyünce ne olacağımı sorduğunda pilot olacağım, dedim. Güldü...
Ramazan Korkmaz - Kaybolmayan kardeş
Atilla sonraki yıllarda ciddi bir trafik kazası geçirdi, kazada beli kırıldı. Sonrasında mucizevi...
İlker Tortop - Gençliğe Övgü
Çok güzel bir yazı... Derken; duyguların çok güzel ifade edildiği bir yazı ... Hepimiz...
Leyla Erkol Bıkmaz - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
Çok işime yaradı bu site gerçekten çok güzel herkeze tavsiye ederim çok güzel olucak kesin ödevim...
Seda Taşçı - 20 Kasım, Dünya Çocuk Hakları Günü
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.