Patronsuz Medya

Bir ben vardır bende benden içeri

  Melih Özel - 2 Haziran 2012


Hiç isim benzerliği nedeni ile bir başkası ile karıştırıldığınız oldu mu? Olmuştur mutlaka. Özellikle yaygın kullanılan bir ad (örneğin Mehmet) ve soyadına (örneğin Öztürk) sahipseniz, mutlaka bir şekilde, bir yerde karşınıza çıkmıştır bu benzerlik.

Ama neredeyse bir ömür diyebileceğiniz bir süre içerisinde, birisi ile karıştırıldığınız oldu mu?

Benim oldu.

Şanslıyız ki hep esprili, hoş karışıklıklar yaşadık. Bir kısmını paylaşayım istiyorum. Bir kısmını diyorum çünkü adlarımızın karıştığı kişi ile meslektaşız ve akranız. Aynı hastanede, aynı yıl, çok şükür ki farklı branşlarda ihtisasa başladık. Yirmi üç yıldır, kendimiz de dahil olmak üzere, birçok kişi tarafından birbirimizle karıştırılıyoruz. Hepsini hem hatırlamıyorum, hem de örnekler o kadar çok ki, yer yetmez.

Okuldan da tanıştığımız için, ihtisasa başladığımız ilk zamanlarda dikkat çekecek bir karışıklık olmadı. Sadece pek çok kişi tarafından Sizin sadece adlarınız aynı değil, aynı zamanda birbirinize de benziyorsunuz şeklinde hükümler veriliyor, arkasından da ehi, hi hi, he he… filân diye sinir sinir gülünüyordu. Bunun nedeni, ikimizin de saçlarının dökülüyor olmasıydı (dökülüyor filân değil eni konu kel olmuştuk daha o yıllarda).

Hatırladığım ilk karışıklık birlikte bir acil nöbeti tuttuğumuzda ortaya çıktı. O cerrahî branştan (göz), ben de dâhili branştan (iç hastalıkları) nöbetçiydik. Nöbete başladık. Sabah her şey sakin gidiyor. Acil servis, genellikle mesai sonrasında kalabalıklaşır. Bir ara hademe arkadaşlardan birisi geldi:

Hocam, buyur gazeteni. Bu da açman, simit kalmamış diye paketi ve para üstünü verdi. Birkaç saniye birbirimize boş boş baktık. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken, sanırım o da suratımdaki şapşal ifadenin nedenini anlamaya çalışıyordu.

İstedin ya hocam… diyecek oldu, sonra ikimiz birden karışıklığı anladık, gülüştük.

Ama durum biraz sonra iyice karıştı. Adaşımın istediği tetkiklerin sonuçlarını bana getirenler mi ararsınız, cerrahî müdahaleyi bana, miyokard infarktüsünü ona muayene ettirmeye çalışanları mı? Neler neler! Epey bir espri malzemesi elde ederek bitirdik nöbeti.

* * *

Bir gün asansörde aşağı iniyorum. Bir alt katta hastane personelinden bir arkadaş bindi. Bir gözü bantlı. Beni görünce: Hah hocam, ben de size geliyordum dedi. Güldüm, Adaşıma söyle öbür gözünü de ameliyat etsin dedim.

Bu tür küçük karışıklıklar hep olurken, hem şans, hem de kader, karıştırılmamız için elinden geleni yapıyordu. Örneğin bir dönem benim dahilî telefonumun numarası 2457, onunki 2458 idi.

Örneğin beni arayan birisi, telefonum meşgulse, bir sonraki numara da nasıl olsa aynı kliniğe aittir diğer numarayı çeviriyor ve telefona çıkan şahıs Buyrun, ben doktor Melih diye kendini tanıtınca başlıyordu benimle ilgili derdini anlatmaya. Arkadaş dinliyorsun filân da, ee bazen iş - güç oluyor, konu uzuyor. Sözünü kessen bir türlü, kesmesen aynı lâfı bir daha anlatmak zorunda kalacaklar.

Bazen şöyle yapıyordum. Beni gözcü Melih sanan kişinin kim olduğunu not ediyor, anlattığı konu acil ve sağlıkla ilgili filân değilse, dinleyip hım, hı hı, tamam filân diyor, sonra da Melih'i arayıp, Adaş, filânca aradı, şöyle şöyle dedi deyip vaziyeti idare ediyordum. Adaşım da aynı şeyi yapar olmuştu.

Kaderin katkısı ne peki? diyecek olursanız. O da ilginç. İhtisasımızın ilk yılının sonunda ikimiz de evlenmeye karar verdik. Nişanlandık. Arkadaş bu kadar mı olur?

Eşlerimizin adları arasında sadece bir harf fark var.

O sıra hastane yönetimi ikimizi birden, geçici görevle bir başka şehre gönderdi. Aynı misafirhanede aynı odayı paylaşıyoruz. Cep telefonu çağı henüz başlamamış. Akşam gelince resepsiyona soruyoruz Arayan, soran var mı? diye. Doktor Melih beyi bir hanım aradı. Ama Yelda mıydı, Selda'mıydı tam anlayamadım. Aramanızı istedi diye çok kibar iletiyorlar notu.

Abi, hangisi, hangimizi aradı yahu?

Odamızda bir de öğretmen var bizle birlikte kalan. Adamcağız kafayı yiyecek. Adaşımla bir akşam yemeğe gittik. Döndüğümüzde gülmekten yerlere yatıyor. Biz yokken ağabeyim aramış. Odayı bağlamışlar. Sohbet öldürücü olmuş tabii. 'Melih ile görüşecektim', 'İki Melih var, hangisi ile?', 'Doktor benim aradığım', 'Valla ikisi de doktor…', 'Benim aradığımın saçları biraz şey…', 'İkisi de öyle de…'

Sohbet bu minvâl üzere giderken, birisi ulan, bu herif benimle dalga mı geçiyor diye, diğeri de ya, adam dalga geçiyorum zannedecek şimdi diye epey bir terlemişler. Sonunda dahiliyeci olan mı, gözcü olan mı gibi, biraz daha özgün arama kriterleri dahil edilince konuşmaya, sorun çözülmüş.

* * *

Zaman geçtikçe, sıradan karıştırmalar rutine bindi. Bazen ben onu arıyorum Abi, enişten aradı, bir hayli sitem etti. Ara da hatırını sor diyorum; yahut o arıyor, Öğleden sonraki hasta gelmeyecekmiş, randevu iptal diyor. Normalmiş gibi yaşıyoruz.

Bu arada bunları anlattığımız kişilerin de bazıları inanıyor, bazıları Amma attılar ha diye düşünüyorlar, bazıları da Siz bunu mahsus yapıyorsunuz oğlum, başka türlü olmaz diyorlar.

Buna neden olan hikâye de hepi topu ikimizin de birbirimizden habersiz bir şekilde, aynı marka, aynı model ve aynı renk araba almış olmamız. Ne varsa bunda? Allah allah!

Adaşım bir ara bir yıllığına Amerika'ya gitti. Birkaç ay mahvoldum. Sürekli birilerine Yok ben buradayım, gitmedim diyorum ya da Aa ne zaman geldiniz? diyenlere Melih'in hâlâ ABD'de olduğunu söylüyorum.

Arkadaşım ABD'den döndü, ben de birkaç ay sonra Antalya'da bir kongreye gittim. Toplantı arasında kahve içiyoruz. Bir meslektaşla tanıştırıldım. Adımı ve çalıştığım hastaneyi söyleyince, Ben geçen yıl ABD'deydim. Orada sizin hastaneden bir arkadaşla birlikte aynı yerdeydik. Onun da adı Melih. Size de çok benziyor… şeklinde başlayınca anlatmaya, ben de benzerlikler ve karışıklıklarla ilgili detayları anlattım. Gülüştük, filân… Sonra birbirimize telefon numaralarımızı verdik. Ayrıldık.

Akşam üzeri tekrar karşılaştık bu dostumla. Ya, bu kadar mı olur? dedi. Öğleden sonra telefonu çalmış. Bakmış, Dr. Melih arıyor. Ben arıyorum zannıyla telefonu açmış. Arayan diğer Melih, ama o ben sanıyor. Melih kendisini tanıtmaya çalışıyor hani beraber ABD'deydik ya… çabası ile. O da ben arıyorum da, kafaya alıyorum sanıyor. Abi, daha demin görüştük, yapma ya bu kadar da yemeyiz diye. Durumun anlaşılması 10 dakika kadar sürmüş. Karışıklığın bu kadar çabuk gerçekleşmiş olmasına da Pes valla! dedi.

* * *

Bir gün, nasıl hastayım. Erken çıktım hastaneden. Arabada giderken, telefon çaldı. Açtım. Hastaneden bir arkadaşım. Abi neredesin? dedi. Arabadayım, eve gidiyorum dedim. Bir sessizlik oldu. Ha… dedi. Hayırdır? dedim. Hanımı getirmiştim de dedi Senin odanın oradayız. Randevu vermiştin ya bu saate. Eyvah dedim, kendi kendime. Nasıl unuturum ya? Hemen dönüyorum dedim kusura bakma lütfen.

Kapattık telefonu, dönecek bir yer ararken, birden şeytan dürttü. Melih'i aradım. Adaş, Selim'in eşine randevu vermiş miydin? dedim. Evet, odama doğru gidiyorum, birazdan oradayım dedi. Nasıl bir gülmek geldi bana. Aradım az önceki arkadaşı, Şimdi seninle konuşurken, birazdan orada olacağım dedim. O sırada Melih'i karşısında görünce o da anladı karışıklığı.

En son yaşadığımı da anlatıp kısa keseceğim. Bu kez başrolde ben varım. Yaşlar ilerledi. Artık yakın gözlüğü kullanma ihtiyacım oluyor. Otoparkta, arabadan Melih'i arayacağım. İki telefon kullanıyorum. Birisi iş, diğeri özel amaçlı. Birini çıkardım. Gözlüğüm yanımda yok. Zorlanarak numarasını buldum. Daha doğrusu bulduğumu sandım. Çevirdim.

Tam telefonu çalmaya başladığı sırada, benim diğer telefonum çalmaya başladı. Bir kulağımda Melih'i aradığım telefon var, diğerine de açtığım telefonu yaklaştırdım ve Alo dedim.

Sesimi diğer kulağımdaki telefonda duyduğumda, acı gerçeği, yani Melih'leri karıştırdığımı anlamıştım, ama iş işten geçmişti.

Hemen kendi ismimi sildim her iki telefon defterinden de.

* * *

Uyarıyorum, bu yazıyı yazan benim.

Yorumlar

Benim de bu konuda denizcilere ve havacılara kurumsal bir maruzatım olacak.

Zaman zaman, benimle adaş olan bazı televizyon programlarıyla ya da dergilerle karıştırılıyorum. Abone olma koşullarınız nedir? ya da tanıtmanız için size kitaplarımı göndereceğim, posta adresiniz nedir? türü sorularla karşılaşıyorum.

Bilvesile açıklamak isterim ki, bendeniz (Patronsuz Medya namıyla maruf) Derkenar Efendi Hazretleri, bu dünyada tek ve biricik olup, başka hiç bir yerde ve hiç bir mecrada şubem, ilçe bucak teşkilatım, lojmanım, yazlık kampım, dinlenme tesisim yoktur.

Keza, abone olma koşullarım falan da yoktur haliyle. Derkenar'ın malı meydanda, isteyen istediği kadar okur, isterse termosuna doldurur, kana kana içer, rakısına katık eder, bu konuda yasak yok. (İçeriğimi araklayanı oyarım, o ayrı mesele.)

Kitap göndermek isteyenlere de itirazım olmaz. Ama sana kitap gönderdim, tanıtsana türünden bir baskıya maruz kalmaktan da çekinirim azıcık.

Saygı bizden…

Derkenar - 3 Haziran 2012 (00:04)

Yazınızı okurken kahkahalarla gülmekten kendimi alamadım, çok yaşayın emi.

Ahmet Duranlı - 11 Ağustos 2012 (16:37)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

162