Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Zincirleme mektuplar

Çamay ve necdet


"Doğu felsefesinin temelinde yatan çileci tavır başka nasıl kavranabilirdi ki? Onların her gün yediği sağlıksız yiyeceklere kanaat etmek, onların yaşadığı mezbeleliklerde uyumak, aynı külüstür taşıtlarla yolculuk edip, yorgunluğu, hastalığı, pisliği, kendini önemsememeyi, en kötüsü de belirsizliği göze almak, ambalajlanmamış bir hayatı denemek zorundaydım. Neden mi zorundaydım? Sorma bunu." demissiniz.

ben sormuyorum. anthony hopkins'in shadowlands diye bir filmi vardı. orda söylediği sözleri hatırlattı bana yazdıklarınız.

"Tanrı bizi birer heykel gibi yontar, bizi biraz daha güzelleştirmek, inceltmek icin vurduğu çekiç darbeleridir acı. her darbeyle çizgilerimiz biraz daha incelir. bir kaya parçasıyla bir heykeli birbirinden ayıran o darbelerle yaratılan acılardır. tanrı bizi yontarken cekicini hep bir mutluluğun arkasından indirir. daha keskin olsun ve daha iyi yontsun diye. siz daha az acı çekmek için talepkâr olamazsınız."

ha, bana bir seyi daha hatırlatıyorsunuz. daha doğrusu birini:
Nikos Kazancakis
'in el greco'ya mektuplar'i okuştum. haftalarca aradım, cahil amerikalılar yazarın adını bile duymamışlar değil ki kitabı bilsinler.

sonra okul kütüphanesinde ilk basımını buldum. sayfalarını koklayıp okşayarak okudum. geceleri aynı yastığa başımızı koyduk. gözlerimi açtığımda ilk dokunduğum bu kitap oldu. çok uzun zaman aldı bitirmem. bitirmek, elimden bırakmak istemedim. kendim gibi bir gezgin bulmuştum.

girit'e gitmeyi hic düşündünüz mü?

Çamay * 30 Nisan 2001


GİRİT DE DAHİL HER YERE GİDERİM ÜÇ KURUŞ PARAM OLSA.

KAZANCAKİS DE NE Kİ? CHARLES BUKOWSKİ'Yİ BİLE BİLMEYEN AMERİKALILAR, DEEP PURPLE VE JETHRO TULL'U HİÇ DUYMAMIŞ İNGİLİZLER TANIDIM BEN.

O KİTABI OKUMADIM. SHADOWLAND, ANTONY HoPKİNS'İN BİR YAZARI OYNADIĞI FİLM DEĞİL MİYDİ? HANİ KARISI ÖLÜYOR...

Necdet * 30 nisan 2001


şurup gibi bir gün bugün. bu çiçekler beni dellendirdi. en orgazmik mevsim bu bahar olmalı. kuşlar gibi cıvıldayıp, martılar gibi çığlık atmak geliyor insanın içinden.

bir önceki mektupta minnoş'dan bahsetmiştim. minnoş, fotografını görmediğiniz Van kırması bir prima donna. 10 emre karşı gelip bir kabahat işledi bu sabah.

bağırmasının sebebi (biz eyvah köpek boğuyor diye fırlamıştık yerimizden) tazecik bir yavru kuşu kendi yavrusuna getirmek istemesiymiş.

whiskas'la da beslesen, yağsız bonfilelerle, kuzu ciğerleriyle de vahşetin çağrısına engel olamıyorsun. üstelik, her fırsatta kendisini döven kızı için tutup da getirmesi kızmakla kızmamak arasında bırakıyor insanı. kızı, yani boncuk 7 yıl yaşadı. ve hiç hazzetmez annesinden. gel de içine sokma bu hayvanı, hâlâ annelik duygusuyla hareket ediyor.

yine de annemin anne yüreğini yumaşatamadı bu davranışı. fena azar işitti. national geographic'de seyrettiğim, yendiği rakibinin hanımına nikahı basan aslanın üvey yavrularını yemesini göz ardı edersem, sebepsiz öldüren tek hayvan yine de insan.

Çamay * 1 mayıs 2001


(live and let die)

Aslında insanın da öldürmek için sebebi var. Hayvanınkiyle benzeşiyor üstelik. Tuhaflık bizim rasyonel aklımızda.

Necdet * 1 Mayıs 2001


Çöldürdüğü kutup ayısının yanında poz veren cem boyner geldi şimdi gözlerimin önüne. ya da safari meraklısı, öldürdüğü aslanı anlatan ernest hemingway (sırf bu yüzden sevmem onu). zevk almak da bir sebep ise öldürmek için evet insanın da bir sebebi var.

Çamay * 1 mayıs 2001


İnan bana, aslanların fotograf makinesi olsa onlar da resim çektirirdi.

Necdet * 1 mayıs 2001


şu içinizdeki küçük neco'yu bana gönderemez misiniz bu akşam?

bayram yerinde kaybolmuş, yaramazlığının cezasını çeken sümüklü bir kız çocuğu gibiyim.

benim de tırnaklarımın içi tıklım tıklım iğde tozu, saçlarıma sakız yapışmış, bir batıp bir çıkıyorum cuvaldız gibi, karanlık dehlizlerimde bu akşam. içimdeki çocuk seksek oynuyor tek başına.

yüz verip iki satır yazdık diye mendil çıkarıp burnunu silmemi bekliyor bu kız da diyebilirsiniz.

insan yalnızken bütün korkuları üşüşüyor başına. yalnızlığımızın doyurulmasını istediğimiz zamanlar nedense ağzından memesi çekilmiş bebek gibi kalakalırız hep ortada.

Çamay * 2 mayıs 2001


Ah Çamay gönderirdim ama, anlaşılan o ki, ne sen Angelina Jolie kadar güzelsin ve ne de ben Keanu Reeves kadar yakışıklı.

Fakat şu mektuplardaki dil Angelina Jolie'de yok valla.

Yazmaya devam et.

Necdet * 2 Mayıs 2001


bakımlı, gürbüz, boğazını şık tasmaların süslediği sevimli finoları bırakıp, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, çöp kutularının çevresini tavaf eden, sokağın taptuk emre'lerine daha bir yakın hissederken kendinizi, nasıl olur da bir gece topladığı erikler eteğinden dökülmüş, mahalle kedilerine dağıtmak için mutfaktan çaldığı reçelli ekmeklerin kırıntıları yanağına yapışmış, göz çukurları taştı taşacak yaşlarla dolu, kaybolduğu için mutsuzluğun demir tacının alnını kırıştırdığı kücük bir kızın yanına, sırf Angelina Jolie kadar güzel değil diye kücük neco'yu göndermezsiniz?

meleklerin güzelliği hep yüzlerinde midir? dizlerini karınlarına doğru çekmiş, külotlarının göğe karşı yıldız gibi göründüğü iki küçük çocuk misali bir sokak duvarının üstüne oturup sohbet etmekti dileğim.

denizden taşıdığımız kova kova suyla sokak taşlarını yıkar, cam gibi parlatır sek sek oynardık, sokak taşları bir, ben iki, sen üç:) ben içinizden çıkarıp göndereceğiniz küçük neco'dan bahsediyordum, uzun bacaklı, küçük totolu kızlardan hoşlanan büyüğünden değil:)

Çamay * 2 Mayıs 2001


Peki o zaman, minik neco'yu gönderiyorum. Dolu doyum oynayın. Ama sakın üstünüzü başınızı kirletmeyin. Evden uzaklaşmayın. Koşmayın terlersiniz. Size yakınlık gösteren yabancılardan uzak durun. Babanızdan evvel evde olun. ödevlerinizi zamanında yapın. Size bir şey ikram edildiğinde "teşekkür ederim efendim "deyin. Büyüklerin lâfına karışmayın. Kavga yapmayın...

Ben yeniden minik neco olmak istediğimden emin değilim.

Necdet * 2 mayıs 2001


(live and get bored)

bugün mektuplarımın dibi tuttu, pek lezzet letafet yok.

burada olduğunuzu sanmıştım ama siz de yoksunuz.

habire bir fincan kahve, iki tutam tuz isteyen ısrarcı komşu gibi posta kutunuza dayanmaktan utanır oldum. benim kadar hem kekeme hem geveze olanı yoktur. kapı, pencere kapalı hatta baca bile tıkalı.

uğraşıp duruyorum. içeri alın beni. yarın söz, gideceğim.

Çamay * 2 mayıs 2001


Uyuyordum Çamay. Yaşlılıktan olsa gerek, akşam yemekleri mideme oturuyor ve geceyarısına kadar melek hanımla birlikte sızıyor, gece yarısı hortluyoruz.

Necdet * 2 mayıs 2001


(pussy cat called miss angelina:)

melek hanım'la yemek sonrası şekerlemenizi mi yapıyorsunuz?
melek hanım kaç yasinda? nasıl geldi size?
nedir melek hanım'in evrak-ı metrukesi?

Çamay * 2 Mayıs 2001


Üç yıl önce Hindistan'dan dönüp (birkaç haftalığına olduğunu sanarak) annemin evine yerleşince (burası giriş katı) hemen balkona (sık sık yaptığım bir numarayı tekrarlayıp) süt koydum ve kediler sökün etti.

Onların içinde biri vardı ki, bir cilve bir cilve, içeri girmek için kafasıyla kapıları zorluyor. Ama Nimet hanım "almam" diye kıyameti koparıyor. Önceleri o yatınca gizli gizli, sonraları daha alenen, en sonunda da (Nimet hanımın direncini kırıp) cebren ve hile ile bu sokulgan, had safhada iyi huylu, konuşkan ve ince sesli sarmanı ev halkı arasına kattım.

Tam da o günlerde dostum Yavuz Gökmen'in ölüm haberiyle sarsıldım. Plaza ahalisiyle karşılaşmak istemediğim için Ankara'daki cenaze törenine gelemedim. Yavuz (belki biliyorsundur) öz annesi kendisini doğururken öldüğü için anneannesi tarafından büyütülmüş ve onu yıllarca hakiki anne sanmış. Yazılarında sık sık anlatırdı.

E... Ç....... denen aşağılık kusmuk herif de Yavuz'a hakaret ettiği yazılarında ondan "Melek hanımın oğlu" diye söz ederdi. Kızımın adı buradan geliyor. Dostumun anısını canlı tutmak için.

Sana fotografını yollamış mıydım?

Necdet * 2 Mayıs 2001


gökyüzünü seyrettiniz mi, güneş haremine çekilirken?
simsiyah kesti her şey.

bu karanlığın içinden aslında ayıklanacak öyle çok şey bulabilir ki insan. ayıklamadan ya da öylesine huzurlanabilir ki karanlıkta yeter ki baksın.

gecede bir tek yıldızları seçebilen o kör gözlerden nefret ediyorum. aslında nefretten de nefret ediyorum.

hiç bir ölümsüzlüğün içine nefret olarak yerleşmesine izin vermemeli.

hiç bir kuşkunun, ne tekliflerle gelirse gelsin.

ama işte yine de içi panik ve korku dolu bir karışık turşu kavanozuyum ben.

Çamay * 2 Mayıs 2001


Benim Doğu seyahatim de aslında turşu kavanozunun dışına ekmek banmak gibiydi.

Gezgin deme, değilim.

Necdet * 2 mayıs 2001


neden böyle söylediniz?

Çamay * 3 mayıs 2001


Ben sadece turisttim. Gezgin başka şey. Yerli halkın giremediği otellerde kalarak ve Amerikan Express bozdurarak gezgin olunmaz.

Tapınak ve açık kıçlı çocuk fotografı çekmek de yetmez.

Ben Hindistan'ı değil, gölgesini gördüm sadece.

Necdet * 3 mayıs 2001


bir başka ilkbahar daha, bir ciğ damlası daha, tıpkı bir gözyaşı damlası gibi kaçacak olan. sizin de söndürdü mü sevinçlerinizi zamanın öpüşleri? ve yaşadı mı acılar bağrınızda sakladıkça? sizin de ayırdı mı hayatınızın ipeğini insanlar? aldatıldınız, aldatıldınız, aldatıldınız mı?

işte, bir ilkbahar daha geldi, bir küçük göçmen kuş, bir mevsimlik konuğumuz. sesimin yankılanmadığı, sesimi duymayan bir çöl bu dünya: ne kervanlara, ne güvercinlere yurt olan çöl. ve tıpkı bu çöl gibi bir yalnızlık ruhum; uçurumun kıyısında, bir elim hayatta ve ölümde öteki elim. umutsuzca hıçkırıyorum orada. duyulmuyor.

"bugün" sayfasını okudum. masum muyum? masumdum! okuduğumdan beri, her sabah yeşil dalların çiğleri içer içmez kapılarını açan miskinler tekkesi gibi hissediyorum. hani şu ibresi hayatı uzaklaştıran ve ölümü yaklastıran güneş saatinde gözleri, duvarları arasında bezgin, kederli sakinleri olan. tutunduğum ip kesildi ve tepe taklak düştüm kendi karanlık kuyuma.

hangi gişeden kimin bilet kestiğini, nereden, ne zaman çıkacağını hiç bilemediğin anda çekiyorlar insanı bu iç yolculuğa. hiç bir şey bozmadı içimde kurulu bu manastırın sessizliğini; nehir boyu bulutların tarlasını süren bir yaygaracı martı sürüsünden, bir kerem'den ve bu kederli münzeviye akşamları eve giderken eşlik eden bekçi çıngırağının rahatlatan sesine benzeyen mektuplarıyla sizden başka.

yazdıklarınız, çizgileriniz ve düşüncelerinizle ve mektuplarınızla susuzluktan kurumuş, ufalanmış pek çok ruha zemzem veriyorsunuz.

biraz daha. lütfen.

Çamay * 5 Mayıs 2001

 

Mektuplar

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Muska

Ali Türkan

ölen kardeşinin adını verdi oğluna. Yıllar sonra, bilmem kaçıncı kez taşındığım evlerden birine yerleşmeye çalışırken, bir kartonun içinde, boynundan fırlayıp önüme düşen o muskayı gördüm. Aradan o kadar zaman geçmişti ki, hiç düşünmemiştim kopuğu. O gün ağabeyinin sopa darbelerinden koruyamamıştı onu bu muska. Merak edip açtım. Çizgili bir dosya kâğıdını özenle katlamış, muska bezinin içine koymuştu. Kendi el yazısıyla "fasulyeden nağmeler" yazıyordu kâğıtta yalnızca. Hepsi bu! Yalnızdım. Yağmur yağıyordu. Şıp! Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°