Yasemin - 27 Haziran 2001
merhaba, bugünlerde "nereye?" adlı kitabını okuyorum. kitabı çıkar çıkmaz aldığım halde okumayı bir haftalık iznime denk getirmek istediğim için ertelemiştim. şu sıralar Fateh Sagar'ın çevresinde bisiklet turu yapıyorsun.
bugün 92.3'teki radyo programını dinleyemedim ama sormadan da edemeyeceğim: hangi şarkıları seçmiştin?
kitaba dönersek.. okurken kafamda sık sık Cat Stevens'ın kitapta senin de bahsettiğin şarkısının "it's not time to make a change, just sit down make it slowly, you're still young that's your fault, there's so much you have to go through" kısmı çalıyor.
Hindistan, Nepal bittabii gezmek görmek istediğimiz yerlerdi bizim de.. -hala da isteklerimiz arasında yer almakta- eee ne demişler: "hiç Hindistan'a gidenle gitmeyen bir olur mu?" :))
araçların binmeden önce vaadettikleri yere götürmeyip, yol ortasında bırakması ülkemizde de sık sık yaşanan bir olay. kazıklanma fobisi ve pazarlık ise yayan yapıldak gezilerin birkaç gün de olsa uzamasına yardımcı olabiliyor :)
şu çimenlere uzanıp Tenten okuduğun güne o kadar çok özendim ki, sonunda bir pazar günü Kadıköy'de eski kitap satıcılarından aldığım ama hâlâ okumadığım "Tenten Tibet'te"yi buldum, okuucam, ama sanırım çimensiz bi ortamda.
neyse, ben de en yakın arkadaşım elif'le birlikte 2 sene önce Güneydoğu'ya gittim. ilk fırsatta oraya gitmek istediğini okuyunca ben de bu geziyi sana anlatmaya heveslendim:
İstanbul'dan gece treniyle Ankara'ya gittim zira elif Ankara'da yaşıyor. Doğuya gitmek için Ankara daha uygun bir başlangıç noktası hem. Ertesi gün Aşti (Ankara otobüs terminali)..
elif: kızım bak son kez soruyorum, Olimpos mu Urfa mı? sonra oralara gidince niye geldik buralara diye başımın etini yeme, zaten bir haftalık iznimiz var, onu da heba etmeyelim senin huysuzluklarınla. yol yakınken dönelim, paşa paşa gidelim Olimpos'umuza, istersen..
yasemin: ya ne alakası var, ben istiyorum. asıl sen korkuyosun da o yüzden Olimpos'u karıştırıyosun işin içine.. ne demiştik en başta, Urfa'ya gitçez, Mardin'i de görcez dememiş miydik.. hadi yürü, şurda Öz İtimat Urfa Turizm'den alalım şu biletleri alcaksak, kurtulalım bu kaostan. hadi.
elif: tamam abi. sen istedin, ben karışmam. huysuzlanmak yok sonra.
yasemin: sen de velvele yapmıycaksın ama.. korkacak bi şey yok. gidiyoruz.
biletleri aldık, otobüs şirketimizin adı sahiden de Öz İtimat Urfa Turizm. hiç de itimat edilecek bir isim gibi durmuyor ama neyse. yarım saat sonra otobüs hareket edecek. biz bilette yazılı olan perona gittik, birkaç terkedilmiş bavuldan başka bir şey yok görünürde. hareket saatine 5 dakika kalmış ortada hâlâ (ilk kez inceltme işareti kullanıyorum, denedim ve oldu :) umarım abartmamışımdır.. iki tane doğru, di mi?) ne otobüs ne de yolcu var..
elif: abi, bak daha Urfa'ya gitmedik, hâlâ Ankara'dayız.. ama daha doğuya gitmeden bileti almakla doğu topraklarına ayak basmış olduk. ortada otobüs yok. ööööö :.( her şey belirsizlik üzerine kurulu burda. son kez soruyorum, emin misin?
yasemin: bunu bana sorduğuna göre asıl sen emin değilsin, neyse şurdaki adama soriym o ne bekliyormuş orda.. üç peron ötedeki adamın yanına gidip sordum; aaa o da Urfa otobüsü için orda duruyor ama niye orda bekliyor, bilette kapı gibi "Peron:27" yazmıyor mu, bak.
neyse, otobüs gerçekten de ordaydı ama biz yine de kendimizi tutamayıp biletin üzerindeki yazıyı muavine göstererek sorduk:
- bu otobüs neden burda, ya biz kaçırsaydık 27'de beklerken?
muavin: ne farkeder ha orda, ha burda..
- haa.!!
o anda anladık ki biz artık farklı bir dünyadayız. burda kurumsallaşmış artistik firmalar, yazılı prosedürler, uyulması gereken zaman çizelgeleri falan yok. birbirimize gülümseyerek son kez bakıştık ve otobüse atladık.
aman Allah bu ne.. çok feci bi koku.. biner binmez tokat gibi çarptı suratımıza. yerimize geçtik, ön taraftaki kafalar dönüp bize baktılar.. bazıları gülüyordu halimize veya bana öyle mi geldi? cepli pantolonlarla havamız 1500 de koskoca 14 saati (yanlış hatırlamıyorumdur umarım) nasıl geçiricez biz bu kokuyla?
Çelif: hâlâ gitmek istiyosun di mi?
yasemin: sen de hâlâ soruyosun di mi?
gecenin ilerleyen saatlerinde uykumdan uyandım, dönüp elif'e bi baktım arkadaş kafasına uzun kollu bi tişört geçirmiş, görünen sadece top şeklini almış olan kafası..
- eliif, elif. n'apıyosun sen orda..
- napıyım çok kötü kokuyodu ancak böyle uyuyabildim.
- hı hı anladım. işimiz var seninle.
ertesi sabah uyandık ve ikimiz koltuğunun arasından bir bana bir de dönüp elif'e merakla bakan bir kadın kafası bulduk. hiç konuşmuyordu, muhtemelen aynı dili konuşmuyorduk zaten, sadece yüzümüze ilgiyle bakıyordu. ne yaptıysak da vazgeçiremedik onu bize bakmaktan.. hiç bir mimik onu başını aramızdan çekmeye ikna edemedi.. son 2 saati beraber geçirdik, bizden sıkılınca okumakta olduğumuz dergilerin sayfalarına saplandı bakışları, aynı merakla. bence ilk kez farklı bir şehre gitmişti ve şimdi de geri dönüyordu, hatta ilk kez evinden çıkmıştı.
bize insanları rahatsız etmemek için onların yüzüne uzun uzun bakmamak öğretildi, oysa onun bundan haberi yoktu. "ne var?" anlamında başımızı iki yana salladığımızda ifadesinde hiç bir değişiklik olmuyordu.. zaten bir şey de yoktu, bebek gibi bakıyordu sadece merakla. iyi, peki öyle olsun.
öğlene doğru Urfa'ya indik. kırmızı steyşın Reno taksiye bindik -aa taksiler burda renk renk- ve önceden planladığımız gibi Urfa Valiliği Konukevi'ne gittik. rehberde 1890'lardan kalma bir Ermeni evi.. muhteşem bir taş konak.. terastan Urfa panoraması etkileyici.. hakiki Urfa mutfağını tanımak için ideal yer.. gibi cümleler okuyunca gelmişti aslında aklıma Urfa'ya gitmek ne yalan söyleyim.. orda da kalınacak yerler varmış madem, gidelim görelim, yiyelim şu Urfa yemeklerini, ordan da geçelim Mardin'e, görelim oranın da bal rengi taştan yapılma nefis evlerini şeklindeki düşünceler taşımıştı bizi buraya...
konukevinden içeri adımımızı attık.. yine rehberden okuyoruz: kemerli kalın taş duvarların altı, en kızgın yaz günlerinde serin.
hakkaten de serin, hoş, en kızgın yaz günlerinden birinde değiliz, aylardan eylül ama dışarda hava sıcak Urfa'dayız sonuçta. rezervasyon falan yaptırmamıştık, heyecanlı bir bekleyişten sonra bize bir adet oda bulundu. fiyat hiç fena değil, mekân gerçekten çok hoş.. ee bi de bizi bekleyen yemekler..
hemen odaya çıkıp çantaları bıraktık. odada tv, klima, mini buzdolabı falan var. Olimpos'ta olsak sabah kahvaltısı yapardık herhalde ama Urfa'dayız, hemen konukevinin yemek bölümüne indik ve ben elif'in hayretleriyle birlikte önce bir çorba içtim sonra da harikulâde bir kebap yedim. ha bir de Eşkiya filminin ağa düğünü sahnesi burda çekilmiş ama ben o filmi seyretmedim.
Balıklı Göl çok yakın. önce oraya gittik. kaldığımız yerin şehrin tarihi merkezinde olması da gezmek istediğimiz her yere rahatça (yürüyerek ve hatta kimseye bir şey sormaya gerek duymadan) ulaşmamızı kolaylaştırıyor. Balıklı Göl'de koca koca balıklar, hem de ne kadar çok, yüzüyorlar. sıkışmıyorlar mı kalabalıktan? gölün çevresi -aslında hiç de göle benzemiyor, bir kanal gibi- ve sonra da Urfa Kalesi..
kaleye çıkarken ve kaleden inerken çocuklar taşladılar bizi, azcık tırstık. tepeden şehri izlemek güzel ama güneş de bizi tepeden izliyor.. eski Urfa'nın dar sokaklarında, evlerin önüne yığılmış kırmızı biber sapları ve çekirdeklerini izleyerek dolaştık.. şehrin bu kesiminde insanlar bir yıllık kırmızı pul biber ihtiyaçlarını kendileri karşılıyor olmalılar. kırmızı biber mevsimi..
eski çarşıya (burası bir bedesten mi?) girdik.. in cin top oynuyordu, günlerden pazardı. sadece orta yerde bir kahvehane vardı, orda adamlar rahleye benzer tahta taburelerde oturuyorlardı.. rahat mıdır bunlar? (rahatmış, ertesi gün bir dükkanda oturduk ve gördük) sonra susadık ve pastane görünümlü bir yere girmeye niyetlendik.
aa onlar da ne? vitrinde çeşit çeşit tatlılar, baklavalar.. bunlardan tatmamak olmaz şimdi. bir tabak karışık tatlı istedik, yetmedi ikinciyi de istedik. hayatımda hiç bu kadar lezzetli baklavalar yemedim.. adlarını hatırlasam keşke..
yürüyerek konukevine döndük. duş alıp dinlendik ve kilimlerle, halılarla döşenmiş şark odalarından birine yerleşip klasik Urfa Kebabı'nı ve o sulu salatayı (çok ünlü ve bir ismi de var ama şu an hatırlayamadım ancak yarın sabah gelir aklıma, neyse..) beklemeye başladık.
hah! salatanın adını hatırladım: bostana.
derken koskoca bir bakır tepside yemeğimiz geldi.. görüntüsü muhteşem ama bunu ikimiz nasıl yiycez, hele elif'in midesi nanemolla öyle her şeyi yiyemez diye başladık yemeye ama böyle bir lezzet hakkaten çok zor bulunur.
bitti. kımıldayacak halimiz de kalmadı gerçi. elif biraz hafifçe sağa dönüp kendini sırtüstü döşeğe attı, zaten yer sofrasında yiyorduk. yattığı yerden ancak duyulabilecek bir sesle "odadan Kompensan'ımı getirir misin?" diyebildi..
sonra mırra (kahve) içtik ve gece terasa çıkıp binlerce yıldızın altında rüzgârlı, serin bir gecenin eşliğinde sohbet ettik. dur bi okuyum neler yazmışım, ben yazarken çok eğlendim, umarım sıkıcı olmamıştır.
mmm bana göre sıkıcı değil tabii.. istersen devamını da seve seve anlatırım, bu kadarı yeterli dersen ona da eyvallah.. şu rotayı izledik: Urfa, Harran, Mardin, Midyat, Hasankeyf, Batman, 2.kez Hasankeyf ve bir kez daha Mardin, Diyarbakır.
dönüşü uçakla yaptık, kitaptaki İngiliz'in (??İngiliz miydi?) bahsettiği iyi gezgin tanımına uyuyoruz galiba.. :)) beni en çok etkileyen zamanın akışı oldu orada.. ağır ağır akıyor zaman, hiç bir halta yetişmek zorunda olmadığımın farkına bu yolculuk sırasında vardım. iyi oldu.
Mektuplar

Ali Türkan
Komşum, apış arasındaki sancıyla daldı uykusuna. Bir yerlerde bir kadın, sevgilisinin genç kollarında uyuyor. Şimdilik bütün kaygıları gitmiş. Başka bir kadın, erkeğini özlüyor hıçkırıklar arasında. Bir çocuğun saçları terliyor yastıkta. Hayat devam ediyor. Benden sonra tufan değil. Ben, Berlin'in orta yerinde, geberiyorum kahrımdan. Bir tek bunu öğrendim hayattan. Yazar

Necdet Şen
Olaylara, nesnelere, bireylere yönelik düşmanca ifadeler, aslında o şeylerin içimizde uyandırdığı korkunun dışavurumudur. Asıl amacı bu Korku duygusunu ve onun en güçlü türevi olan Nefret'i açığa çıkarmak olan Terör, bilinçsizce başvurulan bu nefret söylemi sayesinde amacına bir adım daha yaklaşmış olur. Necdet Şen
DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.