6 Eylül 2008 Cumartesi
E.D. ve necdet şen ~ 25-26 Haziran 2002
"ESKİ DEVRİMCİ" yazısına E.D'den yanıt:
Merhaba,
Siteni birkaç aydır ziyaret ediyor, o tarihlerden bu yana yazdıklarını, çizdiklerini izliyorum ama, bir buçuk yıl önce yazdığın ve adımı anmadan beni tarif ettiğin, üstelik bugüne kadar muhatabı olmamak için neleri göze aldığımı hayal bile edemeyeceğin hakaretlerle dolu yazından haberdar değildim, okumamıştım.
Yazıyı sonunda bana da ilettiğine göre, yazmakla yetinmemiş, belli ki canımı iyice yakmak istemişsin.
Yaktın da.
Böyle bir yazıyı bir gün posta kutunda bulsan sen ne yaparsın bilmiyorum ama, ben, meselâ bundan on - on beş yıl önce olsa çıldırırdım, bundan emin ol. Ve yine emin ol, böyle bir çılgınlığın sonuçları ne olursa, hepsini ikimiz de yaşardık.
Ama, çoktandır, bir yerime saplanan, saplanmak istenen bıçaklara bile içime tutulmuş birer ayna gibi bakmaya çalışıyorum. Böyle her bıçakta "Acaba ben bu bıçağın sahibine bir şey yaptım mı'" diye kendi kendime soruyorum.
Ama bunu bıçağın bedenime girdiği gün yapamayacağım için, önce acının biraz olsun dinmesini bekliyorum.
Şimdi de öyle yaptım. Kendimi tanıyorum, neleri yapıp neleri yapmayacağımı biliyorum ama, insanız, hepimizin içinde bir parça şeytan var, üstelik aradan uzun zaman geçmiş; o yüzden "sana ait bir projeyi Yakup'un meyhanesinde bir arkadaşının zevzekliğinden istifade edip çalıp çalmadığım, bunu hemen ertesi gün bir büyük kanala satıp satmadığım, bu konuda benden hesap soran o arkadaşına 'ne yapayım, işsizdim' pişkinliğinde bulunup bulunmadığım" konusunda belleğimi iyice yokladım, sana ondan sonra yazıyorum.
1. Ben sana ait olduğunu yazdığın ve gerçekten de kötü uyguladığımız projeyi, aşağı yukarı 25 yıl önce, Fransız Devrimi'nin 200. Yıldönümü kutlamaları için Paris'teyken, o günlerde küçük bir Fransız gazetesinde yayımlanan hayali Mirabeau söyleşisini okuduğum günlerde geliştirdim. O söyleşide hayali Mirabeau, yargılanması sırasında haksızlığa uğradığını, suçsuz yere giyotine gönderildiğini anlatıyordu. Sonra da bir başka şeyden, Malcolm X'in çoktan ölmüş olan katilinin ya da katil sanığının gıyabında yargılanmasını konu alan ve bir İngiliz televizyon kanalında yayınlanan dramadan esinlendim.
2. Projeni ağzından çaldığımı yazdığın arkadaşının kim olduğunu bilmiyorum ama, sana anlattığı doğru değil. Çünkü ben öyle çok gezen, meyhane dolaşan biri değilim, Yakup'un meyhanesine de hayatım boyunca sadece beş defa gittim: İkisi 1990'dan önce, seninle aynı gazetede çalıştığımız sıradaydı; birinde 1993 ya da 1994'te, Galatasaray Lisesi'nden iki eski arkadaşımla (bunlardan biri yurtdışında yaşıyor, öteki de zaman zaman gazetecilik yapıyor) birlikteydim; öteki ikisinde de, son iki yıl içinde, eşimleydim. Bunlardan hiç birinde sözünü ettiğin gibi bir projeden söz edilmedi, tarihleri itibariyle edilemezdi de.
3. Hayatımın hiç bir döneminde, bana 'Neden falan ya da filan projeyi çaldın?' sorusunu soran birisi olmadığı gibi, kimseyle böyle bir hesap sorma cesaretine sahip olacağı türden bir ilişki kurmadım, böyle bir hayatım olmadı.
4. O projeyi uygulamayı kabul eden kanala sunan, kabul ettiren de ben değilim, bunun çok tanığı var; bunlardan birini sen de iyi tanıyorsun, çalıştığın plazada oda arkadaşlığı yaptığını yazıyorsun yazının bir yerinde. Bir başka tanık da o kanalın halen genel müdürlüğünü yapıyor.
5. Özetle, sana aktarıldığını yazdığın 'proje hırsızlığı,' 'proje hırsızlığı pişkinliği' gibi iddialarla birlikte anılacak adamlardan değilim, hiç olmadım.
6. Bu gönderdiğim metin üzerinde düşünmek, ardını araştırmak ve yazdığın yazıya bir buçuk yıl sonra ancak gelebilmiş bir cevap olarak sitene koyup koymamak senin bileceğin şey. Ama birini bir kez olsun 'Nedir bu hikâyenin aslı' diye sormadan suçlamak, her şeyini tarif edip adını açıkça anmadan, böylece kendini savunma olanağından yoksun bırakarak onu hakaret dolu bir metnin nesnesi olarak ortaya salmak, eleştirdiğin 'plaza gazetecileri'nin işi; bunu yapmamanı tavsiye ederim.
7. Yıllarca aynı yerde çalıştık ama, sende 'O adam bunu yapmaz' hissi yaratacak bir tanışıklığımız olmamış, bunu becerememişim, bundan ötürü üzgünüm. Ben o gazeteden ayrılalı on iki yıl oldu; bu on iki yılda 'plaza patronları'nın istediği gibi bir gazeteci' yönetici olmadığım için, çalıştığım her yerden istifa ederek ayrıldım, sözünü ettiğin medya grubuna o proje sayesinde girmediğim gibi şimdi orada yönetici de değilim; yapmam istenen tetikçiliği reddettiğim için bir yıl önce işten atıldım. İzleme kolaylığı olsun diye yazıyorum, son durum bu.
"E.D.", 25 Haziran 2002, İstanbul
Merhaba.
Yazdığım-çizdiğim şeyleri kelle koparmak amacıyla değil, gördüklerimi öğrendiklerimi, aldığım dersleri hayata geri yansıtmak, borcumu ödemek amacıyla yazıyorum. Konu ne olursa olsun, şahsıma yapılmış yanlışlarla ilgili hiç kimseyi isim zikrederek topluma afişe etmiyorum. Okurlarımdan gelen "o kimdi?" tarzı sorulara yanıt vermiyorum. Yazıp çizerken en gözünün yaşına bakmadığım kişi de çoğunlukla "kendim" oluyorum.
Şunca yıldır kalem oynatan ve sayılamayacak kadar çok kişiyi kendine düşman etmiş biri olarak, delirmeye eğilimli okurlarımın "delirdiklerinde" ne yapacakları konusunu pek dert etmediğimin de farkındasındır sanırım.
Gerçekten de tanışıklığımız vardı denemez. Zaten olsaydı da peşinen "yapar" ya da "yapmaz" sonucuna varmazdım. Bu tarz şeyleri yapanların boynuzu kulağı yok.
Senden yanıt alana kadar o vakitler ne yaptığının çok iyi farkında olduğunu ve bunu da içine sindirdiğini düşünüyordum. Ama bu mektubu okuyunca şu şık da olası görünmeye başladı:
Daha önceden aklında olan bir fikir, bir sohbet sırasında benzeri zikredilince yeniden kafanda canlanmış olabilir ve sana o çağrışımı yaptıran konuşmayı (önemsemediğin için) ertesi sabah unutmuş olabilirsin. "İlham" denen şey zaten çoğu zaman bulunduğumuz ortamdaki dip seslerden oluşur, "yarattık" sanırız.
Bu konuda en olumlu ihtimal neyse, ona inanmak isterim. Ahbaplığım olmasa da, eski bir tanıdığın böyle tatsız bir konuda temize çıkması beni olsa olsa mutlu eder.
"Bana sorsaydın" diyorsun. Bunun gerçekten "çalan" ve işi pişkinliğe vurmayı kafasına koyan birine karşı pek geçer akçe olmadığını bilmen gerekir. Bugüne kadar çizgi romanlarımdan pek çok bölüm, cümle, paragraf, hatta topyekün hikâye apartıldı ve bunu yapanların bazılarına sorduğumda "yooo, o fikri ben kendim buldum" yanıtını aldım.
Bir diğer sormayış nedenim de, yakın zamana kadar fikirlerimin ve eserlerimin tırtıklanmasına aldırış etmiyor ve böyle şeyler için kimseyi incitmek istemiyor oluşum idi. Ama artık aldırış ediyorum ve eskisi kadar munis olmamaya karar verdim. Aynı şey bugün olsa (artık böyle şeylerin hesabını mutlaka soracağımı, senin deyiminle canını acıtacağımı bildiğim için) muhatabımı arar ve "hakikaten yaptın mı?" diye yüzleşirim.
Ama yüzleşme, iki ucunda da kör tıpa olan boruya benzer; alınan yanıt "evet" de olsa "hayır" da olsa, bir yere varılmaz; iki kişiden biri mutlaka diğeri tarafından hırpalanmış ya da kandırılmış olur.
Fikrin benim aklıma gelmiş olması başka kimsenin aklına gelemeyeceğini göstermez; ama bir arkadaşa anlattığımın ertesi günü öyle bir meyhane boşboğazlığı ve ardından TV kanalına pazarlanması ve onun ardından da "işsizdim" ayrıntıları uç uca eklenince, artık sorulacak sorular da tükenmiş, kanaat oluşmuş oluyor.
Merakını gidermek için söyleyeyim; oturup intikam tasarlamış falan değilim. Bir buçuk yıl önce bir "medya etiği" sitesinde bir yazara ahlâk dersi veren bir yazını gördüm. Aklıma o eski olay geldi, oturdum yazıverdim. Ve dün, bir başka "medya etiği" sitesindeki linki tıklayarak ulaştığım sitede okul yıllığı gibi dizi dizi duran fotograflar arasında senin yüzünü görünce, bir buçuk yıl önce yazıp bir daha ilgilenmediğim o yazım aklıma geldi.
Sonuç olarak, bu konuda bir açıklama yapma ihtiyacı duymuş olman benim için yeterlidir. Ne senle ne de başkasıyla kan davası gütmüyorum. İşin aslı her nasıl olursa olsun, yine de senin yaralanmış olmandan üzüntü duyuyor ve içini rahatlatmak istiyorum.
Arzu edersen, seni üzen o yazıyı yayından kaldırabilir, ya da mektubunu (yine isim zikretmeden, bu mektup da dahil) yazıya ekleyebilirim. Bu yanıtıma yanıtın varsa, onu da ekleyebilirim. Anasayfadan link vermem gerekiyorsa bunda da sakınca görmem. Yine arzu edersen, "okul yıllığı"ndaki arkadaşlarına bu yazışmaların linkini de gönderebilirim.
Son olarak, "posta kutuma bu tarz bir yazı gelse ne yapardım?" sorusuna bir yanıt: Bugüne kadar popüler medyada, hem de adım zikredilerek çok galiz hakaretlere ve iftiralara maruz kaldım ve hepsine güldüm geçtim. Özgüvenim zedelenmedi.
Beni ancak "dost" bildiğim kişilerin hainliği yaralayabilir. Geri kalanların yaptıkları, sadece düşünmek ve yazmak için birer vesile...
Sevgiler.
Necdet Şen, 25 Haziran 2002
Merhaba,
Cevap verdiğin için teşekkür ederim.
"Senden yanıt alana kadar o vakitler ne yaptığının çok iyi farkında olduğunu ve bunu da içine sindirdiğini düşünüyordum. Ama bu mektubu okuyunca şu şık da olası görünmeye başladı
Daha önceden aklında olan bir fikir, bir sohbet sırasında benzeri zikredilince yeniden kafanda canlanmış olabilir ve sana o çağrışımı yaptıran konuşmayı (önemsemediğin için) ertesi sabah unutmuş olabilirsin. "İlham" denen şey zaten çoğu zaman bulunduğumuz ortamdaki dip seslerden oluşur, "yarattık" sanırız."
Böyle yazmışsın mail'inin bir yerinde. Gerçekten de böyle olur, "ilham" çoğu kez böyle gelir. Ama ben sana bu şıkkın da ihtimal dışı olduğunu, en azından seninle ilgili olarak ihtimal dışı olduğunu, çünkü böyle bir Yakup seansı yaşanmadığını yazdım.
Bunun senin tarafından ihtimalden de öte gerçek durum olarak kabul edilmesi için yapabileceğim, yazabileceğim başka bir şey yok.
Bu yazışmaları nasıl değerlendireceğin de önem taşımıyor benim için, ben sana yazdım, çünkü bu olayda canının yanması önemliydi benim için, benim de böyle çok yanım yakıldı, o yüzden bildiğim bir duygu bu. Bu duyguyu bildiğimi ama, canını yakanın ben olmadığımı, argümanlarıyla sana söylemek istedim.
Bu beni rahatlattı, seni de rahatlatır mı bilmiyor mu ama, hepsi bu.
Kolay gelsin.
E.D., 26 Haziran 2002
Mektuplar
Yazıların tam listesi

Ali Türkan
Maganda gibi sıfatları lâyık gören bazı ediplerimizin yazdıklarını okuyunca, zaten hiç demem ama kendim için "yazar" demek git gide daha zor hâle geliyor benim için. Neyse, bu konuyu ayrıntıyla "irdelerim" bir gün. Mektuptan da görüldüğü gibi, iyiyim ve dertsiz başıma dert arıyorum. Siz de iyi olun. Çocukları öpün benim için (Hokkabaz'ı ısırabilirsiniz). Sevgiler. ali Bir sonraki yazı: Hey kovboy, bu kasabada "öteki"leri sevmeyiz biz! Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.