22 Ağustos 2008 Cuma
Banu ve necdet ~ 1-4 Mayıs 2001
Kendime bir kötülük yaptım ve kitabını aldım. Bu sabah yine uğradım malum adrese ama dünkü, önceki günkü keyfi alamadım. Oysa ne güzel her sabah www.derkenar.com'a girip tuhaf bir iştahla okuyordum. Hatta bu ilk iş olsun diye açılış sayfam yapmıştım sayfayı. Benim için "bir işyeri kaçamağıydı". Offf artık her şeyi biliyorum...
Bana bir iyilik yap, hatta bu iyiliği sadece bana değil kitabı okuyan ama siteye uğramak için bir neden arayan herkese yap yeni birşeyler yazmaya başla lütfen. Çok ilginç şeyleri bizimle paylaşacağından eminim.
Ne haddini bilmez okur diye mi düşünüyorsun? İnternet böyle birşey galiba insanı cüretkar yapıyor. Şimdi bana çizdiklerinden, yazdıklarından daha yakındasın.
Haa bir de kitabı aldığımda kafamdaki çizerin nasıl bir yazar olacağını düşünüyordum. İçtenlikli, sıcak, doğal bir anlatım ama sanki yine de sende kalmış birşeyler var. Merak bu ya insan galiba bilmediğini bilmek istiyor. Oysa çok kısa süre önce nerede olduğunu bile bilmiyordum.
Tekrar birlikte olmak çok keyifli...
Sevgiyle
Banu * 1 Mayıs 2001
İsteklerinde çok haklısın Banu. Madem istedin, yeni bir şeyler yazmak boynumun borcu olsun.
Son derece zekice ve şeker mi şeker gözlemler. Yahu ne şanslı bir yazarçizerim ben, böyle birinci kalite extra extra okurlarım var!
Necdet * 1 Mayıs 2001
"birinci kalite extra extra" ha...
Sağol. Zeytinyağı ya da zeytin gibi hissettim ve her ikisine de biterim. Hoş bugüne kadar kendimi "sızma salak" gibi hissettiren onca olaydan sonra kulağa hoş geldiğini itiraf etmeliyim. Yanaklarım pembeleşti hafifçe...
Bugün bir kez daha "netice tetkiki" yaptım. Aman Allah, yaşasınnnn!!!!! "tık" "tık" sayısı her saat artıyor farkında mısın? En içten halimle söylüyorum. Kendim yazsam ancak bu kadar sevinirdim.
(Yalan, belki bir parmak daha fazla ama o kadarcık. O da egonun payı. Açgözlü ben ne yapayım? Bir yandan da gizli gizli "yine giderse" diye kaygı bastırıyor ama başa çıkacağım onunla da. O da egonun işi canımmm. Seviyor ya seni, bağlayacak yanıbaşına hele bir de bir yazarla lâflama ayrıcalığını edinmiş ki nasıl yitirsin? Dayanamaz!)
"Netice tetkiki"nden çıkıp mektuplara tıkladım. Ali'ye cevabında diyorsun ki, "Olur şey değil, şaşılacak bir şekilde benzer cümlelerle konuşuyoruz. Ya da ben, kendi hayatımı tek ve benzersiz zannederken, feci şekilde yanılıyorum." Feci midir değil midir bilmiyorum ama bir parça yanıldığını kendi hayatımdan biliyorum.
Ankara'da yaşıyorum ben, gazeteci(ydim) kısa bir süre öncesine dek. Burada senin havasını soluduğun kadar büyük plazalar yoktur. Büro atmosferinde, holding havası teneffüs edersin. Kapıda kartları okutmazsın ama sigara molasının yeri yine de ya merdiven altı ya sokak kapısıdır. Dinç Bilgin'in herhangi bir bilgisayarından değerli olmadığını bilirsin ya da bir başka patron için haberden dönerken kırdığın boyun kemiğinin, köprücük kemiğinin önemi yoktur. "Bugüne kadarki çalışmaların için teşekkür eden" yapay nezaket cümleleri dudağında, buruşmuş kâğıt tadında sokaktasındır burada da.
Haberini yazınca faxla - modem arasında bağını kaybedersin. Mürekkep kokusunu da bilirim. Taze gazete kokusunu da. Ama sanırım etrafımdaki kesif "insan müsveddesi" kokusundan haberin kokusunu hiç alamadım.
Yavuz Gökmen'i tanımıştım ilk gazeteciliğe başladığım günlerde, bana sarılıp sonra da eline bir büyüteç alıp çapkın çapkın bakmasını öyle özlüyorum ki... Staj için göndermişti bir hocam da, kapısından girerken, "cin gibiymişsin gel bakalım" demişti. Ben, "hiç adam çarpmadım" diyince de o kocaman kahkahasıyla gülmüştü.
İyi bir gazeteci olacağımı düşünüyordu. Haklıydı. Burnuma çarpan o kesif koku olmasa ve ben inatla her gün her gün aynaya bakıp, "Değişiyor muyum. Benziyor muyum?" demeseydim iyi bir gazeteci olacaktım. Alamadığım ücretler, kesilip kırpılan haberim, kadrosu gelmeyen arkadaşlarım için kavga etmeyi seçtim. Üstelik o kadar güleryüzlü ve sevimliydim ki, "BUNU BENDEN HİÇ BEKLEMİYORLARDI".
O kadar kötü bir gazeteciydim ki, haber kaynaklarımı "çok az" yanılttım. Çok araştırdım. Az yazdım. Çok büyük bombalar patlatmadım. MİT'le ilişkiye girmedim. MİT benimle irtibatı deneyince de "anlamamayı" seçtim. Sendikacılarla iyi ilişkilerim oldu. Politikacılarla da. Beni (gazeteci olduğum için) seviyorlardı. Onlardan ne kendim ne de bir başkası için hiç bir şey istemedim. Onların benden bir şey isteme ihtimalinden korktum! Çok işsiz kaldım. Çok fazla da işim, işyerim oldu. İşsizlik günlerimde çalmayan telefonlarımın da adresini bildim. Başbakan sofrasında, beş yıldızlı şaşalı salonlarda da...
"Başarısız" mıyım diye sordum kendime. Herkesinki gibi benim de egom vardı. Cevabını bilsem de incitici bir soruydu bu. Ne baltayla işim vardı ne sapıyla, ama otuzlu yaşlarında ailesinden harçlık alan "kız çocuğu" büyüyemiyordu!
Başaramadığım, kıymeti kendinden menkul mühim gazeteci olmaktı. Hiç bir havaalanında "uçağı durdurun. Başbakan'ın bilmem ne gezisine yetişeceğim" diye kavga çıkartmayı başaramadım. Ben gazeteci tartaklayan polislerle, "bunu yazma" diyen siyasetçilerle kavgayı seçtim... tim tim tim, velhasıl kelam severek yaptığım işi değilse bile onu yapma koşullarını giderek daha çok, daha çok sevmemeye başladım.
Şimdi ne mi yapıyorum? Halkla İlişkiler... Niye suratını ekşittin?
Sevgiyle...
(Derdim bunca uzun yazmak ve zamanını almak değildi. Napiyim şımarttın beni. Yüz bulunca...)
Banu * 3 Mayıs 2001
Sevgili Banu.
Seni ne kadar şımartsam azdır (girişteki hitaptan anla; yanlış yorumlanmasın diye kimseye o kelimeyle hitap etmiyorum).
Demek gazeteciydin haa? Tanımadığım için kırılmadın umarım. Gazete okumayan biri olarak tanımamış olmamı doğal karşılamışsındır.
Mektubunu sitede yayınlamak istiyorum. Hem de çok istiyorum. Takma ad da olabilir, ya da soyadsız ilk ad. Özel adları çıkararak (Dinç Bilgin vs) falan bunu herkesle paylaşmam gerekiyor.
Mektubunu okurken rahmetli Yavuz gibi benim de içimden sana sarılmak geldi (ama büyüteç nerede unuttum, aramaya da üşendim, çok mu miniciksin?)
Halkla ilişkiler... Olsun... Ben reklamcılarda bile sevilecek yan bulabilenlerdenim.
Bana kalırsa sen "sızma salak değil, süzme bal"sın.
Bana bol bol mektup yaz. Sevgiler.
Necdet * 3 Mayıs 2001
"Sızma" dan;
Heyy lütfen, seçim otobüslerinin üzerinde dirseklerimiz birbirine değerek not aldığım arkadaşlar bile tanımıyorlar beni yeri gelince... hiç yüzyüze, göz göze gelmedik ki, nasıl tanıyacaksın?
Yıldızlı, parlak bir isim değilim ben. "Bu haber gazetelerde yok" dönemlerinde de zaten sıtkım sıyrılmıştı. Mikrofon da tuttum, teyp de ama Çiller'in "mikrofon tutan çocuklar", "kamera taşıyan çocuklar" dediği gün bir daha yüzleştim yaptığım işle.
Yine döner miyim? O gürültünün içinde kendi sesimi bulmak sevdasına bilmiyorum. İhtimal, artık bu sessizliğe alışmaya başladığımdan yapmam. Hem ne adına? Bize kalın bir zırh sunan "halkın haber alma özgürlüğü" adına mı? Aslına bakarsan bir kaç zamandır "halk"ım ve haber filan da almak istemiyorum. Susayan ben değilim, "haberşörler".
Hissediyorum ki, gazetelerde televizyonlarda haber diye yayınlanmakta olan sızıntı bu toprakları sulamıyor. İzliyorum da ne oluyor? Aynı kesif koku çıkıyor satır aralarında karşıma, muhabirin en efendi haliyle, taş gibi bir iddianameyle suçlanan ve istifası beklenen bir bakana "Sayın Bakanım" yerine niye "Sayın Ersümer" demediğini soruyorum aniden ve yüksek sesle, öfkeleniyorum ister istemez.
Ve muhabir, sunucu, her kimse, niye ısrar ediyor bu yapış yapış uslubuyla "sayın bakanım aslında bunu sormak istemezdim" demeye. "Sorma o zaman defol git!" diye bağırırken yakalıyorum kendimi. Biliyorum ki ben sorardım: Hem de çatır çatır ve nasıl sormam gerekiyorsa öyle...
Aslında neşeli, sakin biriyim ben, böyle öfkelenmeyi de sevmiyorum. Bir başkasına dönüşüyorum aniden bu tip hallerde. Ve sağda solda böyle sorular soran "mikrofon tutan çocuklar" var artık. Öfkemi kabartacak potansiyel nar taneleri yani... Yani, kendime eski bir gazeteci diyemeyecek kadar "dün" içindeydim ve o kadar uzun süre kendimi eski hissetmişim ki şimdi herkes "yeni" ve "başkaları" gibi.
İstiyorsan yayınla o mektubu, Dinç Bilgin'in adının kalmasının benim açımdan sakıncası yok. Hoş bilmediği birşey değildir ama söz hakkı doğurmasın vs dersen çıkartmak daha doğru elbette ki. Sadece "Banu"yu kullanırsan daha iyi olur sanki. Bilmeyen için öyle biri yazmış olur. Bilen zaten "yine boyundan büyük lâf etmiş" diye düşünür.
Ne kadar mı minnacıkım? Yavuz abi bana bakar ve şöyle derdi:
"Sezen (Aksu) kadar var mısın? Gel bakiyim şöyle... (Burada göğsüne bastırırdı beni ve derin bir "ahh!" çekerdi. Yüzünde gülüp gülmeme kararsızlığı, sonradan birindeki ışıltıyı kaybettiği gözleri harika). Ben O'nun her halini bilirim. Gel gör ki karar veremedim. Galiba O'nun kadar varsın. Yok yaa, yoksun... Miniğim, kurtlar sofrası burası. Defol git diyorum sana!" (burada da itelerdi).
Gördüğüm en fokurtulu yüreklerden biriydi. Yattığı yer nur olsun. Haklıydı miniciktim ama düşünüyordum ki, "Orası da Liliput ülkesi değil" Ama galiba tanıdığım ilk "dev" o olduğu için şanssızdım ben.
Sahi sen de "kocaman" bir adam değil miydin? Niye kaçtın devlerin ülkesinden?
Sevgiyle...
NOT: "Netice tetkiki" sonuçları hoş... "tık" "tık" sayısı giderek artıyor sanırım. Bir arkadaşımı "tık"lattım bugün, yazını okuyunca "şamar" gibi dedi. Sanırım bende de öyle etki yarattı ki, kaç gündür sigarayı bırakmıştım ama sabah sabah bir tane yaktım. İçinde katmer katmer olmuş korkularından sıyrılıp kendiyle yüzleşmeyi kolay mı sanıyorsun? Ben bir sigara içmişim çok mu?
Bir de bir ara 4. Kuvvet Medya sitesine öyle dalmışım ki NEREDE olduğumu unuttuğumu itiraf etmeliyim. İşte beni şımartmanın sonu, bak sonra "yaz" diyip diyeceğine pişman olmayasın. Ne de olsa serde gazetecilik var. Ya yüzsüzlük sirayet eden bir halse...
Banu * 4 Mayıs 2001
Mektuplar
Yazıların tam listesi

Ali Türkan
Proleter patron yok ama patronların varlığını, aynı anlamda kapıcı, temizlikçi gibi meslek gruplarının olmasını, ille hiyerarşi olacaksa bunu belirleyenin erdem değil para olmasını böylesine kanıksamış olmamız üzüyor beni. Ve patron milletine posta koymamız gerekirken, "birbirimizi" böyle boktan nedenlerle ısırıp örselemeyi anlayamıyorum. Sevgiyle. Yazar
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.