Muammer amcanın güncesi

Muammer Özdayıoğlu - 26 Mayıs 1999, Çarşamba (Banu gönderdi)


Erken kalkıp kahvaltımı ederek dışarı çıkıyor ve yolda gerekli yiyecek maddelerini alarak dönüp sırt çantama yerleştiriyorum. Bundan sonraki yolumu, yani Antalya'ya kadar olan mesafeyi yürüyerek gitmek niyetindeyim. Bu da yaklaşık bin kilometre demek oluyor.

Şehirden çıkınca kendimi denemeye başlıyorum. Bir saatte üç km. yürüyor, onbeş dakikasını sigara molası ile geçiriyorum. Kendimi yormak, yarış yapmak niyetinde değilim. Bu hem bir spor, hem mukavemet, hem azim ve kararlılık hem de yeni yerler görüp, çeşitli insanlarla tanışarak bilgilenmek amacıyla yapmak istediğim bir uğraş.

Geyikli, Gülpınar kasabalarını ve birçok köyü geçip Bababurnu'na geliyorum. Edremit Körfezi'ne dönen burun. Burada Onbeşinci yüzyılda tamir görmüş eski bir kale var. Babakale. İlk yapıldığı yıllarda korsanların sığınağı imiş. Sonra Osmanlı'nın fethi ile tadilât görmüş. Sahilde balıkçı tekneleri ve bir cafe var. Buraya inip çay içerek öğlen yemeğimi yiyorum.

Çanakkale haritasında görmüştüm, buradan Behramkale'ye patika gibi bir toprak yol vardı. Bunu çaycı çocuk da doğrulayınca, saat üçte, yanımda yarım ekmeğim ve yarım matara suyum olduğu halde, bu yoldan gitmek üzere cafeden ayrılıyorum.

İki üç kilometre sonra patika yol bitiyor. Omuzuma kadar gelen yabani ot ve dikenlerin ortasında kalıyorum. Halbuki bu yolun sahil boyunca gitmesi gerekiyordu. Tam adım atıyordum ki, önümde bir "tısss" sesi ile irkiliyorum. Otların arası yılan dolu. Geri dönüş yok. Ayaklarımı yere vurarak ve mataramı kullanıp madeni sesler ile gürültü çıkararak sözde onları kaçırıyorum. Görebildiğim yerlere yavaş yavaş basarak deniz tarafına yürüyorum. Nihayet yamacın kenarına gelip aşağı bakıyorum. 50-60 metre bir yamacın tepesindeyim ve aşağı deniz kenarına inmek de pek kolay değil. Çünkü yamaç (çarşak da denen) kırık taş ve molozla aşağı iniyor.

Ayakta inemeyeceğime kara verip, oturuyor ve yavaş yavaş aşağıya kayıyorum. Kazasız belâ sız deniz kenarına varıyorum. Aman Allahım!.. Yürümek zorunda olduğum sahil, irili ufaklı yığılmış kayalardan uzayıp gidiyor ve bu yaklaşık 25 km'lik bir yol. Belki daha ileride düzgünleşir diyerek, kendimi kandırıyor ve yürümeye çalışıyorum. Fakat bu kesinlikle yürümek değil. Kayaların üzerinden kuş gibi sekerek, atlayarak ilerleyebiliyorum.

Müthiş bir sıcak var ve pür dikkat zıplamak beni fazlasıyla yoruyor. Bakıyorum, cep telefonum çalışmıyor. Karşıda Midilli adası. Balıkçı tekneleri çok uzaktan geçiyor. Kendi kendime "oğlum, macera arıyordun. Al sana macera! Güçlü olursan, bu yolu kazasız belâ sız geçersin" diyorum.

Aklıma gelen şarkıları bağıra bağıra söyleyerek ve başka şeyler düşünerek yolu aşmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de ayağımı bastığım yerlere çok dikkat ediyorum. Yanlış bir kayaya basar da, ayağıma bir şey olursa, eminim ki çok yıllar sonra kemiklerimi bulurlar. Sıcaktan bir an kurtulup serinlemenin yolu, tabii ki deniz. Soyunup, anadan üryan atıyorum kendimi suya yarım saatte bir. Böylesi de çok zevkli oluyor hani.

Hava kararırken yatmak için bir düzlük bulunca buraya yerleşiyorum. Bir bardak çay yaparak akşam yemeğimi yiyorum. Geceyi rahat geçiriyorum. Çünkü etrafta kimse olmadığı için çok emniyette olduğumun bilincindeyim.

Sabah uyanınca yine bir bardak suyla çayımı hazırlayıp son ekmeğimi de yiyerek kahvaltı yapıyorum. Mataramda ancak bir bardak suyum kaldı. Hazırlanıp, çantamı yükleniyor ve kayalarda zıplaya zıplaya yoluma devam ediyorum.

Sol tarafım yüksek bir yamaç, sağımda deniz ve en kötüsü su bulamayacağım kesin. Güneş yükseldikçe sıcak basıyor ve korunacak gölge gibi bir yer yok tabii. Suyumu olabildiğince idare etmeye çalışıyor, ancak kuruyan dudaklarımı ıslatmak için kullanıyorum.

Sanki Kalahari çölündeyim. Suyum bitti.

* * *

Nihayet akşama doğru yürüdüğüm kayalıklar bitiyor ve sol yamaçta bir yol, site inşaatı görüyorum. O tarafa gidip inşaatta çalışan ustaya selâm verip su istiyorum. Bir matara su içiyor ve tekrar dolduruyorum.

10 km doğuya gidince bir köy olduğunu öğreniyorum. O yola çıkıp yürümeye başlıyorum. Fakat saat 21:00 oluyor ve hava da kararıyor. Bir tarlaya kampetimi serip uyumaya çalışıyorum. Toprak zemin düzgün olmadığından rahat edemiyor, bir saat uyuyup kalkıyorum. Ay tostoparlak ve ortalık aydınlık. Yolun iki yanı orman. Yani yürümek için ideal bir ortam. Gecenin o harika sessizliğini, ormandan gelen tanıyamadığım hayvan sesleri süslüyor.

 

Görüşlerinizi paylaşmak ister misiniz?


Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« ( Rakamı kutuya yazınız )

 

 

Mektuplar

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Hani

Ali Türkan

Bu ülkenin adam gibi bütün adamlarını yok etmiş, kapatmış, sindirmiş, olmadı yurt dışına kaçmak zorunda bırakmıştır. Geriye de, kimya dersinde Fatih'in başarılarını anlatan lise öğretmenleri, reklamcı yazarlar, protest müzikçiler (bunu duydum ama ne olduğunu bilmiyorum), stand - up'çılar, gemisini kurtaran kaptanlar, arz ediyorum beyefendiler, his masters voice'ler, buraya puan ya da puanlar almaya geldik'çiler, sen benim kim olduğumu biliyon mu'cular, ben var ya ben'ciler, yalvarırım Memet Ali Bey'ciler, makro ekonomistler, mikro beyinliler falan kalmıştır. Yazar

Tıbbî Sorular

Necdet Şen

Kendilerini eleştiren yazara "hele bir elimize düş de gör gününü" diye mektuplar yazan bir sağlık çalışanı, eline halihazırda düşmüş bulunan hastalara acaba nasıl davranır? Hastalığın bilimsel tanımı nedir? İnsanlar gibi, kurumların ve camiaların da hastalandığı olur mu?   Necdet Şen

Web Gezgini

Bir asteğmenin günlüğünden: Terör niçin bitmiyor?

Şehit asteğmenin günlüğü:

"Bugün var ya aşkım... Bu terörün bitmeyeceğine bir kere daha şahit oldum.

Gözümüzün önünden on katır on kişi geçiyor, gidelim öldürelim diyoruz göndermiyorlar.

Helikopter çağırıyoruz yollamıyorlar.

Nuh Gönültaş (Bugün)

En Son Yazılar

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim?   Kitap Kurdu

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız.   Yazar

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor.   Yazar

Son Yorumlar

Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban

Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  
 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

118