Çamay - 29 Ocak 2001
Geçen gece NTV'de Kurt Cobain belgeseli vardı. Ben hiç Nirvana dinlemedim. Cobain hayranı da değilim ama çok ağlattı beni. Uçuşuverecekmiş gibi duran sarı saçların döküldüğü minik bir oğlan çocuğunun iri lacivert gözlerindeki bakış ile yüzü çökmüş ve etrafı siyah bir kalemle çevrelenmiş lacivert gözlerdeki bakış tıpatıp aynıydı. Kendinden başkasının anlayamayacağı, tasavvur edemeyeceği bir acıyla baş etmeye çalışan bir insanın yüzü idi. Öyle bir yüz ki, baktığınız an yardım edemeyeceğinizi anlıyorsunuz. Öyle bir yüz ki, çok uzaklardan bakıyor insanlara. Çaresizlik en berbat duygu. Neye çare aradığını bilememek de öyle olmalı.
İnsanlara konserlerinde, plaklarımızı almayın, konserlerimize gelmeyin diye bağıran, popüler olmayı, kahraman olmayı reddeden, rock için ölmeyen bir anti kahraman. O da başkaları için değil kendisi için çalıyordu, besteliyordu belki de.
Neyse işte aklıma bir dolu şey üşüştü seyrederken. 32 yaşında ölümü seçen bir kadın şair geldi aklıma. Yazarken kendini mahveden, yanarken kendini bitiren mum gibi içindekileri dışa vurdukça yaralanan bir kadın şair Sylvia Plath. Yaratamadığı, kapana kısıldığını düşündüğü için intihar etmiş o da.
Burda kilitlendim. 30'unu görmeden seçimini yapan çok yazar, şair, müzisyen var. Herhangi bir sonuca da varamadım bunları düşünerek.Derin bir keder var nedeni bizlere malum olmayan, ben buna taktım işte.
Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek gerekiyor sanırım... (20 Ocak)
Epey bi dakka oldu, ekrana boş boş bakıyor olalı. Halbuki boş boş bakılan dakikalar öncesinde, siteye yeni koyduğunuz yazıyı gördüm. Aklım orda, yatmadan önce okumak istiyorum. Düşünceler, elekten geçirilen un gibi silkelenip düşüyor. Şöyle elimin iç kısmıyla çevreleyip bir araya getiremiyorum.
Nazım yılıymış ya bu yıl. Bütün gazetelerde ve televizyonlarda Nazım belgeseli veriliyor. Birkaç hafta önce bir yazı okumuştum gazetede ve çok etkilemişti beni. Bir şeyle yazmak istedim ama ne yazacağımdan bile emin değildim. Sonra bir baktım her yerden Nazım fışkırıyor. Aleme katılmayım diye yattım üstüne yazının. Ama haberdeki o kadına karşı derin bir acıma belirmişti içimde ve unutamadım. Bu gece oturdum yazdım. Yine bol mecazlı ve ağdalı oldu. Birine söylemek istedim o kadın için neler hissettiğimi, o kadar...
Bir kadın; "hayli geçkin hayli çirkin" bir kadın. Yılların attığı derin kesiklerle yol yol ayrılmış bir yüzü var. Etek uçlarından tutulup tersine çevrilmiş ve gelişi güzel atılmış bir elbise gibi dertop olmuş bedeni. Ne camiyi hayal edebilmek mümkün ne de mihrabı görmek. Aşırı makyajı ve erozyona uğrayan vücudunun artık dolduramadığı elbisesi içinde, Cats müzikalindeki Grizabella'ya benziyor biraz. Oysa sepia renkli bir başka fotoğrafın içinden, Medea'nın yakıcı bakışlarına sahip bir çift kara göz, çelik ışıltılarla parlıyor. Maşayla dalgalandırılmış saçı ensesinde toplanmış, dudakları yukarıya doğru alaysı bir kıvrımla bükülmüş. Tepeden tırnağa istek dolu bir kadın. Her iki fotoğrafın da aynı kadına ait olduğuna inanmak çok güç.
Kimbilir hangi "kültür-magazin" dergisinde çıkan bir röportajdan, kısa bir bölüm alarak, haber yapmış gazete. Kadın, "Nazım'ın tek ve gerçek aşkı bendim" diyor ve ekliyor "Piraye ve Münevver tavuk gibi kadınlardı. Onlar için alelâde şiirler, benim içinse bir opera yazdı Nazım".
Haberi okuduğum andan beri tek hissettiğim ve kavradığım, bana bildik gelen derin bir acı ve acıma duygusu.
Nazım'ın hayatına girdiği her kadın, O'nun tek ve gerçek aşkı olduğunu düşündü. Aşkı yaşadıkları anda öyleydi, o an için haklıydılar belki de. Bir süre sonra anladılar aşk karşısındaki yenilgilerini. Hepimiz icin geçerli bu, sadece Nazım, Piraye, Münevver ya da Semiha için değil. Aşk'ın, üç harflik bir kelimeye sığmayacak kadar sınırsız, tek bir yüreğe hapsedilemeyecek kadar özgür olduğunu kabullenmek kaç kişi için kolay olmuştur. O birçok kadından kimisi suskunluğunu hep korudu. Belki kırgındılar, kızgındılar, belki de "hiç kimsenin bu kadar sevilmeyeceği ve bu kadar sevemeyeceği" bilgisiyle mutluydular.
Susmayanlar içinde, yenilgiyi ve bir daha asla kazanamayacağını yüreğinde hissetmiş olan birisi var. O fotoğraftaki Medea bakışlı kadın bu. Ovidius'un söylediklerini hatırlatıyor bana;
Ne yavrularını emziren bir arslan
Ne görmeden üstüne basılan bir yılan
Kocasının koynunda oynaşını yakalayan
Gözü dönen, kızan, allak bullak olan,
Başı duman atan kadın gibi
Saldırır kılıçla
Atar, atılır eline geçenle."
Yalnızlık ve kıskançlık, bu kez çelik ateşlerle parlayan korsan çengeli kılıklı sorularını, kıstırdıkları bu yaralı ruha çentiklemişler. En çok rövanşı alınmamış yenilgilerin hatırlanması ve içten içe kabullenilmesiyle boşalır cevapları bakir sessizliğin. (Bu kadar edebiyat bayıyor değil mi?)
Sanırım o kadın artık biliyor cevabını sorularının: Tek aşkı değildi o adamın. Aşkından, sevildiğinden hiç bir zaman emin olmayan ve artık geri getiremeyecekleri zamanı kendi hayallerinde yeniden ve yeniden yaşamaya çalışan tüm kadınlar gibi, umutsuzluğunun ve çaresizce saldırmasının nedeni, aslında çok uzun zamandır bildiği yanıtı bulmasından diye düşünüyorum.
Çaresiz sevda suçundan müebbete kalmış Medea, engramı başa sarmaya çalışıyor. Aşkına dair umutlarını rüyalarında, planlarını imgelerinde yaşatarak, gerçeği yeniden kurgulamak istiyor belki de.
Ah! Bellek! Senden kurtulmanın yolu yok mu?
Zihni, kıymık çeker gibi çekip aşkın süptil saflığından, çıkarıp atmanın yolu yok mu? (22 Ocak)
Hani, "madem bilgi yarışmasına katılıp, kazanacağın parayla iyi bir şeyler yapmak istiyorsun, git katıl, o parayla da sokak hayvanlarını doyur, aşılattır, kısırlaştır" demiştiniz ya...
Aslında bir yarışmaya katılmak, gerçekleştirmeyi hiç düşünmediğim bir hayal. Bilginin bedelinin para olmaması gerek. Toplayıp dağarcığına katarken sana zevk veren bir şeyi sonra tutup paraya çeviriyorsun. Üstelik "ben biliyorum" diye oraya çıkıp büyüklenmek de neyin nesi oluyor? Teke'nin ne olduğunu bilemeyecek, bir futbolcuyu bir cumhurbaşkanından ayıramayacak kadar cahil olanların cesaretine bir şey demiyorum.
Bilgi yarışmaları da milli piyango ya da loto gibi bir oyun. Onları da oynamıyorum. Büyük ikramiye bana çıksa neler yapardım hayalleri de kurmuyorum çünkü paranın satın alamayacağı kadar büyük bir hayal dünyam var:) Yine de bazı şeyler var ki sadece "yeşillerle" yapılıyor. Sokak hayvanlarının bakımının yapılacağı bir hastane yapmayı, sokak çocuklarının yaşayacakları, kendi kendilerine bakıp, üretebilecekleri, şehir içinde "bubble"lar kurmayı isterdim. Yardım, sadece bunlarla olmuyor tabiiki biliyorum. Ama o tür yardımı hayal etmem gerekmiyor ki zaten yapmaya çalışıyorum.
İşin sırrı "sevdiğin bir uğraşının olması". Yazarının, çizerinin, aktörünün, şarkıcısının ya da anadan dümdüz etiketi olmayan her insanın bir kıçı var, evet, onlar da ihtiyaç gideriyorlar. Tıpkı yaşamak için paraya ihtiyaç duydukları gibi. Ölmeyecek kadar yemek, donmayacak kadar ısınmak, ayıbını göstermeyecek kadar giyinmek ve bol su olduktan sonra, gerçek anlamda "yaşamak" paraya ihtiyacımız yok. Benim yaşamaktan anladığım üretmek. Aklıyla, duygularıyla, elleriyle, tüm varlığını katıp, yaratabilmek çabası yaşamak.
Fiziksel özgürlüğün kısıtlandığı zamanlarda bile, zihin özgürdür. İstediği dünyayı yaratıp kendini içine kilitleyiverir. Artık yasaklı olan dış dünyadır, kişi özgürdür. İnsana mutsuzluğu, durağanlık ve kısırlık getiriyor. İşlemeyen bir beyin, işlemeyen bir beden çürür tabii.
Michaelangelo'nun biyografisi okuyorum bu aralar. Kitabın adı "The Agony and The Ecstasy":)
Adamın mermere ve ona hayat vermeye olan tutkusu, sevgisi öyle yoğun ki. Hayatın özü mermerin içinde gizli sanki de her defasında o gizi ortaya çıkarmaya çalışıyor. Yemek yemiyor, uyumuyor, kazandığını mermere yatırıyor. Ne kıyafetlerinin hırpaniliği, ne de kendisi için ne düşünüldüğü önemli. Bir tek önemsediği şey var: Hayat. Ve hayat da mermerin içinde.
Michaelangelo ciltler dolusu günlük bırakmış ardında. Yani kitap sadece bir kurmaca değil. Kendi dilinden kendisi anlatıyor tutkusunu. Hissettiğimi başka türlü ifade edemememin acizliğinden gözlerim doluyor okurken.
Yeteneğine imrenmiyorum. "Kaza bakıp da tavuk kıçını yırtmaz" der babam. Ben adamın ölünceye kadar yapmaktan bıkmayacağı, tutkuyla bağlı olduğu, en iyisini yapabildiğini bildiği bir işi yapmasına imreniyorum.
Üzüntüleri gerçek, çoğumuzunki gibi zahiri değil. Sevgilimden ayrıldım, tatile gidemedim, Laila'da fingirdeyemedim diye üzülmüyor. Keskisi ve çekici kullandığı sürece mutlu, kullanamadığında kederli.
Üstelik bildiğini yontuyor. Umurunda değil diğer sanat ulemasının ne düşündüğü.
Hepimizin korkuları var. O korkuları yenemeyenler anca giderler, haklısınız:) (23 Ocak)
Bu sayfaya neler oluyor? Alıntılar yanıp sönüyor. Hem İngilizce hem de
Türkçe bölümde alıntılar (mimosa'da size ait olan paragraflar),
makalelerin başlıkları ve altta diğer makalelere verdiğiniz linkler
yanıp sönüyor. Türkçe kısımdaki Ertuğrul Özkök yazısının duyurusu ve
Orham Pamuk ile ilgili olan da aynı şekilde gidip geliyor. Bu sorun
benim browserımdan mı kaynaklanıyor acaba?
Çamay (30 Ocak)
Durup dururken mi, mausla üzerine gelince mi? iyi mi kötü mü?
Necdet (30 Ocak)
Hayır. O karakterin "text decoration" kısmında "blink yazıyor. Süs olsun diye. Ben göremiyorum, sen şanslısın. Ama beğenmedinse değiştireyim.
Necdet (30 Ocak)
Bu yazılar sadece düşük model netscape ve explorer'da göz kırpıyor galiba. Zira evdekinde sorun yok. Yeni bir yazı konduğunda başlığının göz kırpması belki dikkat çekmesi açısından iyi olabilir ama çok fazla göz yoruyor. Hele alıntıların da sürekli kırpıştırıp durması onları okunmaz yapıyor. Sayfa, ağından küpeşteye boşalmış hamsiler gibi kuyruk ve kafa atıyor. Hani kedi olsam hangisine ayak basacağımı şaşırıp dört bacak ayrık yapışırdım yere. Bu yazıları da gözüm sürekli üstüne basıp yapıştırmak istiyor, dursunlar diye:)
Çamay (31 Ocak)
:-) Düzelttim. Hâlâ devam ediyor mu?
Bunlar aslında düşük değil yeni sürüm navigatörlerde görünür. Çok yeni şeyler çünkü, bilen çok fazla kişi yok.
Ama yine de gözünü tırmalayan şeyleri söyle.
Necdet (31 Ocak)
Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?
Mektuplar
?
Sırtımı hep kendim kaşırım
Ali Türkan
Ben de "ayrıldım" o dünyadan. Artık ne ruj ilgilendiriyor beni, ne sutyen kopçası. Ne beni başarılı görmek isteyen kadınlar, ne başarının bedeli. Hiç birine yaşamıma girme vizesi vermiyorum. Devam
Batı'nın karşısına Devlet'i koyan Kemal Tahir
Halit Refiğ
Batı'nın özellikle bilgi çağının araçları televizyonlar, internet aracılığıyla yarattığı, bireyin sınırsız özgürlüğe ve tüketim imkânlarına sahip olduğu varsayılan sanal dünyanın cazibesine kapılanlar için Kemal Tahir hiç de iç açıcı bir yazar değildir. Devam
Yıl 2112: Kapıcıların Resmî Tarihi
Necdet Şen
Haydar efendiii! Hooop! 10 numaraya ekmeek! Hay haaay! 22 numaraya detercaan! Hey heeey! 8 numaraya pambuuk, orkiid, asetoon! Derhaaal! 18 numaraya sosiis, salaaam, goka kolaa! Hemeeen! Devam
Syd Barrett - Çok büyük bir iştahla okudum yazıyı. Tanrım, bu... Cenk Öyküleri 1: Sen kimin uşağısın lan!
Şemsettin Oruk - Ken Parker' i hortlatmak gibi olacak, ama... Klasik çizgi romanın doruğu: Ken Parker
Wakkas Kelle - DEVAM Beyaz Türk kelimesinden ne kastedildiğini bilmiyorum, ancak... Beyaz Türk
Wakkas Kelle - Necdet Bey, kusura bakmayın ama yazınız mantıklı değil. 60'lı yılların Türk... Beyaz Türk
Buse Özkan - Herkes hayatının belli dönemlerinde birçok sıkıntıyla... Eroin Güncesi
Öcalan'ın hedefi ne sizce?
Bütün amacı kendisini kurtarmak. Yaşamı karşılığında, kendisine dayatılan şeyleri yapıyor. Eğer İmralı'da kendisine 'şunu yap, bunu yap' denmese, dışarıda iki asker öldürüldüğü zaman Öcalan'ın ödü kopar. Ama şimdi kendisine çatışma dayatılıyor.
Hüseyin Yıldırım - Neşe Düzel (Taraf)
Bir sor Allah aşkına
Seyit Balkuv
Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz? Devam
Kırık Emekli General Hayatları
Ahmet Faruk Yağcı
Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır. Devam
Trigger Happy
Deniz Türkoğlu
Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı. Devam
Hayat Oburu
Necdet Şen
Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum. Devam
Avrupa'da bir seçim
Yalçın Şahin
İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur. Devam
Kanlıca'nın yalnızları
Deniz Türkoğlu
Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk. Devam
Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru
Hülya Yalçın
Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor. Devam
Nişantaşı Reasürans
Nuri Yalçın
Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil. Devam
Boşluk
Ahmet Faruk Yağcı
Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız. Devam
Küllenmiş Zamanların Ardından
Bülent Karaköse
Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti. Devam
Adını yitiren Mehmet
Deniz Türkoğlu
Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş. Devam
Hayat çook garip!
Erdem Abaka
Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate. Devam
Etiketler
12 Eylül Aile Ali Türkan Askerlik Avrupa Bellek Beslenme Beyaz Türk Birey Bisiklet Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Film Çizgi Roman Çocuk Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekmek Teknesi Ekonomi Ensest Erkek Felsefe Feminizm Gazete Genetik Güvenlik Hayvanlar Hedonizm Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk Internet Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Konformizm Kürtler Masonlar Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mistisizm Mizah Mobbing Modernizm Münevver Müzik Nefret Nostalji Operasyon Oportünizm Otomobil Pazarlama Polemik Pornografi Portre Psikoloji Reklam Sanat Satanizm Seks Seyahat Sigara Sinema Siyaset Sokak Sosyalizm Sosyoloji Spam Spor Taassup Tabiat Takvim Tatil Teknoloji Televizyon Terör TIP Tiyatro Turizm Tüketim Toplumu Evlilik© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.

Yazı Boyutu
Büyük
Normal