Çamay ve necdet
Ben ne renk Türk'üm?
Beyaz Türk yazısını okuduğumda bir dolu soru çengel atmıştı aklıma. Yazıyı birkaç kez daha okuyup, soruların çengelini çözüp, zihnimde sıraladıkça, yaşıma göre pek çocukca sorular olduklarına karar verdim. Üstelik ortaya konulan görüşlere en ufak bir katkısı da bulunmayacağımı düşündüğümden, çekindim birazcık da.
Kürt kökenli bir babadan, Selanikli bir anneden geliyorum. Her iki aile de geçimini topraktan çıkarmaya çalışmış. Hacetlerini evin dışında gidermiş, idare ışığında okumuşlar. Elbiseleri olmadığından, mintan giyip okula gittiklerinden dayak yemişler.
O dönemlerde eminim aynı zorlukları yaşayan çok insan vardı. Ben gidip babamın ve amcalarımın doğup büyüdüğü köyü gördüm. O zamandan bu zamana değişen pek bir şey yok gibi. O iğne deliğinden çıkıp, büyük şehre gelmeyi nasıl başarmışlar benim aklım almıyor. Hepsi kendini yeniden inşaa etmiş ama neleri unutmak, nelerin üstünü örtmek pahasına bilmiyorum.
O zorlukların hiç birini ben yaşamadım. Bana geçmiş hiç anlatılmadı. Yaşanan zorlukların sadece yoksulluktan kaynaklandığını sanmıyorum. Neyse elimden kaçırıyorum söylemem gereken asıl noktayı. Yani pek de beyaza çalan bir rengimiz yok. Siyaha daha dönüğüz. Ama büsbütün siyah da değiliz işte.
Okulda hepimiz aynı zihniyetin rahle-i tedrisinden geçtik. "Almanlar yenildiği için biz de yenik sayıldık" lâfına bir türlü anlam veremedik. Adana'da Ermeni Mahallesi ile sırt sırta evlerde otururken, neden farklı isimler taşıyan insanların böylesine parçalanmış farklı sokaklarda oturduklarını o zamanlar bilemezdim. İzmir'de yazları anneannemden, sözlerini şimdi bile hatırladığım "margarita mulefki, antoz mu agapito, tomikro mu mistiko..." diye devam eden şarkıyı dinlerken, bunun hangi dilden olduğunu sormak bile geçmemişti aklımdan. Ankara'da dedemin kucağına tırmanır, gıgısını çekiştirirken, hem gönlümü alıp hem de benden kurtulmak için "mimmen hatun sakarina seyni, vay hatuney lorke" diye bir şarkı tutturur, devamını da anladığım sözlerle " leblebi yemiş dişi kırık vay hatuney lorke, hacca gitmiş ırzı kırık vay hatuney lorke" diye getirirdi. Sözleri eminim bu şekilde yazılmıyordur; bunlar benim aklımda kalanlar. Dede, bu nece, neden böyle konuşmuyoruz diye sorduğumda, dedem Kürtçe olduğunu söylemişti ama Kürt'ün ne olduğunu bile bilmiyordum o zamanlar.
Columbia'dayken bir arkadaşımdan dinlediğim hikâye geliyor sık sık aklıma. İstanbullu bir aile, evin doksanına gelmiş, hatta aşmış büyükannesinin birden bire anlaşılmaz sözler söylemeye başlaması ile ne yapacağını şaşırır. Önceleri yaşlı kadının bunadığını ve anlamsız şeyler mırıldandığını düşünürler. Ve sonunda anlaşılır ki, kadın çok eski bir ermeni çocuk şarkısı söylemekte ve artık kimsenin hatırlamadığı bir ermeni ağzı konuşmaktadır! Nasıl bir baskı ile sustuysa küçük kız, yıllar sonra yaşlılığın özgür kıldığı zihni, sustuğu yerden konuşmaya başlamısına neden olur. Böylece aile kendi kökenini öğrenir.
Bizimkilerin yüzlerine baktıkça, "acaba" sorusu zaman zaman gıdıklıyor aklımı.
Benim uyanışım çok geç gerçekleşti hatta hâlâ uyuyor bile olabilirim. Lise yıllarında eve hangi gazetelerin girdiğinin ayırdına vardım. Ondan önce çizgi romanlar vardı; Doğan Kardeş vardı. Dedemin kütüphanesinden arakladığım Kültür Bakanlığı'nın bastırdığı tiyatro eserleri serisi vardı; Hayat Ansiklopedisi vardı. Madam Bovary, Parma Manastırı, Anna Karanina, Fareler ve İnsanlar ve sayısız edebiyat harikası vardı.
Kitaplık bittiğinde ben Liseye gelmiştim. Ve görmüştüm ki bizim eve Cumhuriyet giriyor. Okulda herkes sıkı solcuydu, ben ayıplamayın ama bunun ne olduğunu bile bilmiyordum. Solumu sağımı hep birbirine karıştırmışımdır. İlkokulda, her hafta okula kocaman adamlar gelirdi (o yaştayken insana koca adam gibi geliyor 18-19 yaşındaki insanlar). bir hafta sol ellerimizi yukarı kaldırır bir hafta sağ yumruklarımızı dikerdik havaya. Bunu da doğru yaptığımdan emin değilim.
Neyse işte. Ben Shakespear, Balzac diye sayıklarken millet solcu köşe yazarlarının isimlerini ezber ediyordu. Ben gazetenin çizgi roman bölümü ve arka sayfası ile ilgileniyordum. Cehaletimi yüzüme vurmasınlar diye içini de okumaya başlamıştım. E, napiim yani, apolitik gençliğin bir temsilcisiydim.
Bu yazarlar yazları sürekli Ören'e gider ve hep Ruhi Su'nun evinde sazlı sözlü rakı muhabbeti yapar, sonra da köşelerinde, onun hastalığı hakkında bilgi verip, adamcağızın pasaport alamamasına veryansın ederlerdi. Bu muhabbet yıllarca hiç değişmedi. Bizim evde de vardı bir Ruhi Su plağı ve ben çok severdim söylediği türküleri. Sözleri hoşuma giderdi, bir de O'nun, o abartılı söyleyişi. Taklidini yapardım.
Ha, bir de Filiz Ali'nin sürekli piyano başında oturup, çalan sanatçının nota sayfalarını çevirdiği konserlerden bahsederlerdi. Müşerref Hekimoğlu'nun içinden hiç çıkmadığı Devlet Konukevi'ni merak edip durdum yıllarca. Ne Cumhuriyet Balolarına evsahipliği yapmış değil mi bu konukevi. Her bayram, anlatılırdı eski kutlamalar. Dışarda davet edilmemiş binlerce külkedisinin hikâyesini hiç dinleyemedik oysa. Okurken ne kadar güzel şeylerden bahsediyorlar deyip, kendi çiçekli basma elbisem içinde, kurdelâlı, farfaralı, katkat etekli, parlak kumaştan elbisesi olan bu insanların dünyasının dışında olduğumu hissederdim.
Ruhi Su'yu aklıma, yazınızda bahsettiğiniz türkü plaklarını kırılması olayı getirdi. Türkülere bu kadar nefretle bakıyorlarsa, Ruhi Su'yu neden seviyorlardı? Bu plakların kırılması ile ilintili zihnimin yaptığı bir başka quantum sıçraması daha var. Bir televizyon programında, hangi kanal hatırlamıyorum, Musa Eroğlu ve Neşet Ertaş ile söyleşi yapıyorlardı. Musa Eroğlu kırgın bir sesle, şimdiki gençlerin ve TV kanallarının türkülere gösterdikleri ilgiden memnun olduğunu ama bir zamanlar TRT repartuarına bir tane Alevî türküsünün giremediğini söylüyordu. Yaşattıklarımızı inkâr etme ya da olmamış gibi davranma yüzsüzlüğünü kimselere bırakmıyoruz gibi.
Sorularımla, öylesine yoldan geçen düşüncelerim birbirine karıştı. Bir tane bile soru soramamış oldum. Ama yazdıklarımın içinde de onlarca soru var. Sadece yazarak anlatmak zor geliyor. En basitinden şu elinde dolarlarla
Afganistan'a giden aydınımız kim onu merak ediyorum. Bir kuvvacının sergüzeştinin yazarı kim peki? Ya türkü plaklarını neden kırmışlar, bu ne zaman oldu?
Soracaklarımın bir çoğunu da unuttum. Bildiğim ya da doğru olduğunu sezdiğim bir dolu şey anlatıyorsunuz yazıda. Haddim olmayarak bir şey söylemek istiyorum: Necdet Şen'nde yer alan ilk yazılarınıza göre burda daha popülist bir dil kullandığınızı düşünüyorum. Yanlış düşünüyor olabilirim, ama bende bıraktığı his bu.
Çamay (11 Şubat)
Hangi cemaatten dışlanmak daha beter?
Merhaba Çamay.
Sanırım önceki yazılarda geçen "toplumsallaşmak duyarsızlaşmaktır" ve benzeri sözlerimden yola çıkarak almış olmalısın bu popülizm etkisini.
Peşinen itiraz etmeden evvel, oturup buna kafa yormam gerekir tabii ki.
Ama şu anda bu sorudan yola çıkarak sesli düşünmeme izin ver.
Daha önce de sözünü ettiğim için kısaca değinicem; ayrıntı için o yazıları bulup oku derim vaktin olursa.
Toplumsallaşmak, duyarsızlaşmaktır; çünkü insan içine her çıkışımızda, diğer egoların (şişkinleşmiş, devleşmiş hastalıklı egoların) saldırgan söz ve davranışlarına, kem bakışlarına, sokuşturmalarına, çelmelerine maruz kalır, en derindeki milyonlarca yıllık "saldır" ya da "kaç" dürtülerimizle boğuşur dururuz. Bazen korkudan saldırır, bazen de öldürme dürtümüzü frenlemek için kaçarız.
Belki örtülü ya da açık düşmanlığa şu ya da bu şekilde maruz kaldığın o anlarda bir şeyler üretmek, dinlenmek, sözkonusu saldırganlığa rağmen hayatını doğal akışı içinde sürdürmek ve hem kendine hem de etrafa renk vermemek ikilemini yaşarsın.
Bize öğretilmiş olan budur çünkü: "Uzlaş, renk verme, kıçını kolla."
Bu da ancak duyarsızlaşmakla, nasırlaşmakla mümkün. Tibet'teki bir manastırda 10 yıl inzivaya çekilip, Nirvana'ya ulaşmış olarak dönmüş bile olsan, toplumsal hayata katıldığın an tekrar tırlatırsın. Bunca kalabalık ve bunca kemirgen egonun arasında, hep orta kanalda ve dengede kalman maddeten mümkün değil.
İşte o nedenle duyarsızlaşmadan toplumsallaşamazsın.
Peki sence ben yukarıdaki açıklama özelinde "toplum" derken kimleri kastediyor olabilirim?
Avam Türk'ü mü? Hayır. Benim onlarla yolum kesişmiyor ki...
Ben, İstanbul'un mutena semtlerinden birinde oturan, insan içine çıktığında da yazar, çizer, yayıncı, üniversite hocası, hadi bilemedin, bayramdan bayrama yakın akrabalarımla görüşen biriyim. Daha da genişletirsek, bana "abi" diye hitap eden bakkalla, sucuyla, kapıcıyla, anlık kesişmeler yaşıyorum. Herkes kendi katmanında kalıyor; evli evine, köylü köyüne; çilingir sofrasına oturup, birbirimize hayatlarımızı anlatmıyoruz. Teorik olarak değişse bile, demek ki pratik olarak, benim Toplum'um Beyaz Türk. Diğer katmanlarla ilişkim yok ki sorunum olsun.
Dolayısıyla, "öteki"ni değil, kendi doğal yaşam alanımı mercek altına alıyorum. Bana iş verecek, yazdıklarımı okuyacak, arkadaşım, dostum, sevgilim olabilecek insanları kızdırıyor, tırnak içinde "menfaat kapımı" kapatıyorum. Dahası, eli kalem tutan, aleyhimde kamuoyu oluşturabilme imkânına sahip olanları, muktedirleri huzursuz ediyorum. Bokböceklerinin, hırs kumkumalarının takıldığı oluyor zaman zaman ayaklarıma. Kendi çürümüş ruhlarını bana yansıtanlar çıkıyor.
Köylünün, arabeskçinin, minibüs şoförünün benimle ne gibi bir organik bağı var ki, onları aşağılayan kendi (eski) cemaatimin bu haksızlığına isyan ederek kanlı bıçaklı olmam popülizm sayılsın?
Beyaz Türk yazısında, tepkimi daha iyi anlatmak için "gel arabeskçi kardeşim, gel kara kafalı, aşağılanmış halk..." ve benzeri cümleleri sarfeden ben, Avam'la ne ittifak ne de kavga içindeyim. Kavgam (varsa eğer) Beyaz Türk ile var. Çünkü içinde yaşadığım katman orası. Dolayısıyla da benim için toplumsallaşmak, pratikte, ilişkilerimi en aza indirdiğim, ama görüşmek zorunda kaldığımda da yazılarımda ne söylüyorsam aynı netlik ve meydan okuyuşla suratlarına tekrarladığım Beyaz Türk katmanının arasına karışmaktır.
Ama hayır. Artık onlardan biri değilim. Aralarına girmiyorum. Nikâhlarından, cenazelerinden bile uzak duruyorum. Kokteyllerine, kutlamalarına, davetlerine icabet etmiyorum.
Soy sop olarak kimlerden ve nereli olduğum, hangi gelir katmanına (tabii ki sefalet sınırı) ait olduğum belirleyici değil; bendeniz kafa yapısı olarak Beyaz Türk'le köprüleri 10 yıl önce attım. Bunu da çizgi romanlarımda, medyaya verdiğim mülakatlarda, sonra da kitabımda ve Necdet Şen yazılarımda dile getirdim, halen de dile getirip duruyorum. Henüz tamamını okumamış olduğun için, aradaki malumat boşlukları sana benim çelişkim ve tutarsızlığım gibi görünebilir. Normaldir. Ama kapıdan giren her yeni konukla birlikte filmi bir kez daha başa saramam.
Bilmiyorum, ne kadarını anlatabildim meramımın?
Necdet (12 Şubat)
Memleketimden insan manzaraları
Şu "Beyaz Türk" dedikleriniz tam olarak kim oluyor, biraz daha açar mısınız?
Geceleri rüyamda renkten renge giriyorum. Siyah mıyım, beyaz mıyım anlayamadan uyanıyorum. Yazınızı her okuyuşumda da çiçek dürbününe bakıyormuşum gibi, konu farklı yönleriyle açılıp saçılıyor önümde.
Sizin yazınızda bariz olarak vurgulandığını düşündüğüm, her iki "cumhuriyet"in kurucularına duyulan tepkiydi. O dönemin anlayışının, tepeden inme beğenileri ve değerleri, bin yıllık bir birikimi yok sayarak halka benimsetmeye çalışması, bugün sahip olduklarımıza bakarsak, pek de başarılı olamamış gibi görünüyor.
Binlerce yıldan beri onlarca medeniyet yaşamış bu yamuk dörtgenin içinde. Eteklerindeki zenginlikleri döküp gitmişler, giderlerken. Bilmeden kullandığımız deyimlerde, bakmadan ezdiğimiz kilimlerin desenlerin, renklerinde, yazmaların oyalarında, halk hikâyelerinde, nedenini bilmeden inandığımız batıl inançlarımızda izleri var o kültürlerin. O izler de siliniyor artık. Üstlerinden loğ taşı geçmiş gibi düzlenip yok oldular.
Televizyondaki müzik kanallarına şöyle bir takılın, bakın en çok kimler dinleniyor. Sesinin dört oktav olduğu söylenen adam türkü söylemiyor; "bebeğimmmm, seni senden çok sevdimm bebegimmmm" diyerek gırtlak nameleri yapıyor. Millet, "bas bas paraları Leyla'ya, bi daha mı gelcez dünyaya?" ile kendinden geçiyor; "sende kaldı bende kaldı" diyen yarı çıplak hatunun detone sesinden, gözleri bacak arasına odaklanmış olarak, bilmem neresinin kimde kaldığını anlamaya çalışıyor.
Halkımın korkutucu bir çoğunluğu "bana bulaşmayan yılan bin yaşasın" sözünü düstur edinmiş. Televizyonda en çok izlenen programların başında show haber geliyor. İştahla küçük kızlara tecavüz eden öğretmenlerin, hastasına sarkan doktorların, çocuğunu zincire bağlamış, annesini pislik içinde yatıran ailelerin, vahşice öldürülen hayvanların kanlı görüntülerini seyrediyor.
İş yerinde her gün kapıda, asansörde karşılaştığım insanlar bir "günaydın"ı esirgiyorlar. Ben dediğimde ise, yüzüme dikilen bakışlardan kendimi ayıp bir şey söylemiş gibi hissediyorum. Sifonu asla çekmek gibi bir alışkanlığımız olmadığı ve kendimizden sonra gelen, önümüzden giden insanlara karşı hiç saygımız olmadığı için, hacetimizin kalınlığı konusunda da bayağı bir fikir sahibi oldum.
Yolda yürürken nereye bakacağımı bilemiyorum. Aşağı baksam "harrkkk tuu!" diyerek sallanan balgam parçaları. Karşıya baksam apış arasını avuçlayarak gelen adamlar.
Etobur bir milletiz. İster iki ayaklı ister dört ayaklı olsun iştah aynı iştah değişmiyor.
Adil miyiz, dürüst müyüz, vicdan sahibi miyiz, erdemli miyiz? İkinci Dünya Savaşı'nı ve özellikle de Musevilere karşı yapılan soykırımı anlatan filmleri izlerken, yıllardır yan yana evlerde yaşadıkları komşularını Almanlara ihbar eden, sonra da komşularının mallarını yağmalayan insanları, geçmişi tertemiz bir ırkın ahvadı olmanın vurdum duymaz tavrını takınıyoruz.
Oysa ki, geçtim gayri müslüm komşularını ihbar edenleri, mal satmayanları (ben bunlara tanık olmadım) mahallede hangi komşusuna hangi gazeteyi dağıttığını, belli bir görüşün adamı olan bayiye jurnalleyip, çocukken birlikte üç tekerlekli bisiklet arkasından koşturduğu, aynı sırayı paylaştığı arkadaşlarının, ilkokul öğretmeninin dövülmesine hatta bir kısmından bir daha haber alınamamasına neden olan insanları biliyorum.
Nerdeyse 30 yıldır aynı mahallede komşuluk yapan insanların, çocukları çocuklarıyla oynayan komşularını sırf Alevî oldukları için, evde yasak yayın saklıyorlar diye ihbar edenleri biliyorum.
Sana'nın, tüp gazın, şekerin bizleri kuyruğa dizdiği yıllarda, kendi kırk yıllık bakkalımız değil miydi stok yapıp, iki kat fiyatla bize satan. İkinci Dünya Savaşı yıllarında stokculuktan köşeyi dönen şark kurnazları kimlerdi?
Karası da, beyazı da, yöneteni de yönetileni de masum değil bence.
Çamay (14 Şubat)
Sev kardeşim!
Var mısın, şu son paragraflarını dünyanın bütün dillerine tercüme edip, o ülkenin insanlarına okutalım, bakalım ne yorum yapacaklar?
Sence "vay beee, siz Türkler çok berbat bir milletmişsiniz!" mi derler? Yoksa, "aaa, ne tesadüf, bizde de aşağı yukarı böyle!" mi derler?
Bozkırkurdu'nu yazan Hermann Hesse Türk müydü sence? Ya da Sineklerin Tanrısı'nı yazan William Golding? Ararat filmi ile Schindler'in Listesi filmlerinde anlatılan millet aynı millet mi? Kızılderili katliamını Türkler, Almanlar ya da Kızıl Kmerler mi yaptı?
Sen New York'ta da yaşadın. Geceleri Bronx'ta dolaşabilme şansın olabilseydi ne görecektin?
Barbarlık ya da Uygarlık sence hangi milletlerin tekelinde dersin?
Herkes ne kadar kirliyse biz de o kadar kirli ve herkes ne kadar temizse o kadar temiziz; velev ki aynanın karşısında kendimizi maskesiz, makyajsız suratımızla gördüğümüz an onu başkası sanmayalım.
Dahası, bu yazılar "kim kirli kim temiz?" tartışması yapmak için yazılmadı ki. Bu tartışmanın konusu: propagandanın "eğitim diye kakalanmış olması. Kendi fikrimiz sandığımız bir fikrin, kafamıza telkinle sokulmuş olması. Sapla samanı ayıramıyor oluşumuz.
Baksana, sen bile şu sağduyuna ve birikimine rağmen, kendi halkını buraları ziyaret eden bir turistin bakış açısından inceleyebiliyorsun. Daha düne kadar ben farklı mıydım? Hatta, daha birkaç yazı önce ekranı dolduran bozuk aksanlılara veryansın eden ben değil miydim, Beyaz Türk takıntılarımla?
Yerlere tükürme konusu gün gelir hallolur, bi şekilde yontuluruz; ama kendinden nefret eden bir toplum iflah olmaz gibime geliyor.
Hadi hep beraber şarkının tekrar bölümünü terennüm edelim:
"Gel kardeşiiim, eliiini veer banaaa! Sev kardeşiiiim!"
Necdet (15 Şubat)
Orda da burda da azınlıkta olan şey zarafet
Şimdi siteyi açınca kendi mektubumu gördüm.
Yazdıklarım, sizin yazınızı okuduğum anda beynime boca eden düşüncelerin, gelişine göre alt alta sıralanmasıydı. Ben de sizin gibi sesli düşünmeye çalışıyor, belki de sizden gelecek yanıta göre henüz zihnimde şekillendiremediğim sorulara bir cevap bulurum umudunu taşıyordum.
Uzatmayacağım. En kestirmeden söylemek gerekirse, ben ne sizi ne de yazılarınızı popülist buluyorum. Söylemek istediğim bu değildi. Necdet Şen'nde yer alan bütün yazılarınızı biliyorum, hepsini okudum. Aralarında bir tutarsızlık olduğunu düşünmüyorum, sizin sandığınız gibi. Ben Beyaz Türk yazısındaki uslûbun, diğer yazıların uslûbundan farklı olduğunu söylemeye çalışmıştım. Popülist bulmamın sebebi, herkesi galeyana getirebilecek ya da herkesin belki de ne söylenmeye çalışıldığını tam anlamasa da, körlemesine katılabileceği türden bir kalemşörlükle yazılmış olduğunu düşünmemdi.
İnsanların hangi müziği dinlemeleri, hangi resmin karşısında kendinden geçmeleri, hangi kitapları okumaları, neleri seçerlerse beyazlaşıp, nelere gönül kaydırırlarsa kararacakları, bir çoğumuzun farkında, bir kısmımızında farkında olmadığı eğitim propagandası ile zihinlerimize mıhlanmış olabilir. Bunların dışında, erdem sahibi, sevecen ve iyi niyetli bir insan olarak yetişmemizde, nasıl bir maya çalınmış ki hamurumuza ekşiyip bozulmuşuz.
Ben arabesk dinlemiyorum, zorla değil ya bana hitap etmiyor. Ama dinleyene de yan gözle bakmıyorum. Tahammül edemediğim, ben geceleri kimseyi rahatsız etmemek için kulaklıkla müzik dinlerken ya da pencereyi açtığımda radyonun sesini kısarken, alt kattan, üst kattan, yan komşudan sesi sonuna kadar açılmış müzik setinden değil sadece Ankaralı Turgut'un, Kibariye'nin, Deep Purple'ın, Lenny Kravitz'in, Mozart'ın da, dalga dalga gelip odamı işgal ederek, keyfimi iğfal etmesi. Bu terbiyesizliği Çankaya'da oturan da yapıyor, Cebeci'de oturan da, Keçiören'de oturan da.
Trafikte yol kesen, yol kapan, hiç bir kurala uymamayı zekâsal özür değil, bilâkis marifetten sayan, bu kadar tembel bir millet olmamıza rağmen nedense direksiyon başında tez canlı kesilen, kendi yaşamından başka hiç bir canlının yaşamına saygısı olmayan bu insanlara tahammül edemiyorum.
İnsana yatırım yapmayan, yetiştirdiği insanların emeğine saygı duymayan, düşünen ve üreten insanlar yerine, her söylenene biat eden insanların yükseldiği bir ülke oldu çıktı burası? Hep mi böyleydi, ben mi yeni açtım gözlerimi dünyaya? Tüm bu çirkinlikler hangi sokma akıl eğitimle öğretildi bize? Ben de bu yumurtanın içinden çıktım, şimdi dönüp kabuğumu beğenmiyorum?
ıktığım yeri kabullenmek zorunda hissetmiyorum işte kendimi. Bu kabuğun değişeceğini sanmıyorum. Bizim kabuk, şu diş macunu reklamındaki iki yumurtadan kalsiyumla korunmamış olanınkine benziyor. Gün geçtikce inceliyor.
Evet barbarlık ve uygarlık kimsenin tekelinde değil. Hiç bir ülke, insan hakları, soykırım, kültür emperyalizmi, devamını siz getirin, hiç bir konuda bir diğerine ders verecek kadar sütten çıkmış ak kaşık değil. Herkesin saklayacak çok ayıbı var.
Bir çok ülke gördüm, ikisinde uzun süre yaşadım. Bronx'u ve Harlem'i de biliyorum Doğu Londra'nın kenar mahallelerini de. Gece çıkmanıza gerek yok. Gündüz gözüyle sizi bu semtlere bıraksınlar, hangi ülkede olduğunuzu tabelalar olmasa asla bilemezsiniz. Alibeyköy'ün, Çinçin Bağları'nın kardeş semtlerinden hem New York'da hem Londra'da var. İnsanların ezilmişlikleri, isyankârlıkları, yoksullukları, dinledikleri müzikler birebir aynı nerdeyse. Gece yarısı kavga eden adamlar, radyoyu bağırtarak müzik dinleyenler, gaz şirketini, elektrik şirketini atlatmanın, telefon konuşmalarını bedavaya getirmenin yollarını bulan dehalar oralarda da var. Her toplumun çürüyen uzuvları var. Sadece biz miyiz "çok dindar" olan millet. Amerikalılar kadar din bağnazı ve sığ düşünceli bir millet daha olamaz. Şu sizin anlattığınız devekuşlarına herkes kadar onlar da benziyor.
Herkesin var bi çöpü göze batan velhasıl. Başka milletten insanlara, kültürlere ve dinlere ne kadar açık ve hoş görülü oldukları tartışılır, ama en azından kendi toplumları içinde bireye saygıları var. Bu da tartışılır, her tezin bir anti tezi vardır. Verdiğiniz örneklerle bir şeyi hem yanlış hem de doğrulayabilirsiniz. Ben yeni bir tartışma başlatmak amacında değilim. Sizin dediklerinize karşı çıkıyor da değilim. Yani onlara bir tezatlık olsun diye yazmıyorum. Sadece bu da benim meramımı biraz daha açmaya çalışmak çabası.
Çamay (17 Şubat)
Ben de ben de...
amay, bi itirafta buluniiym mi?
Yukarıda örneklediğin terbiyesizliği ben de yapıyorum.
Yani, ne zaman bir Fleetwood Mac kaseti koysam kasetçalara, özellikle de tam Stevie Nicks'in Beautiful Child şarkısına gelince köklüyorum potansiyometreyi, mahalle inliyor.
Hanzoyum, itiraf ediyorum.
Ama gene de Ermenileri ben kesmedim valla.
İnsanın paylaşası geliyor. Yani, ne biliiym, o şarkıda o kadar duygulanıyorsun ki, "bunu herkes dinlemeli" arzusu bütün benliğini sarıyor.
Valla sevgiden...
Bence sen de boşver, aç müzik setinin sesini sonuna kadar, bütün mahalle Zakir Hussein dinlesin.
Necdet (17 Şubat)
Mektuplar

Ali Türkan
Gülümseyerek kadına bakıyordu. Bizimki de hemen cilve yapmaya, benimle konuşurken, adama "iş atmaya" başladı. Amca, yanımıza gelmek için yerinden kalkınca, izin alıp evin yolunu tuttum ben de. Kalktım ki, komşum da rahat rahat ekmek parasını kazansın. Kahve de pek işe yaramamıştı zaten. Uykusuzluktan geberiyordum. Gene de kulağıma tıkaçları takıp uzandım yatağıma. Yazar

Necdet Şen
Meslekten kaynaklanan sorunlarımız ne olursa olsun, koşullarımızı düzeltmek için mücadele vermek yerine, bunun acısını bizden hizmet almak için orada bulunan kişilerden çıkarmak ayıptır. Hem de çok ayıp. Velev ki kişi kendini dünyanın en mağdur edilmiş kişisi olarak görsün, yine de ayıptır. Necdet Şen
DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.