Kendime yolculuk fikri "ürpertici". "Aysberg" gibi yerüstünde gezdirdiğim ben miyim ben? Belki de uzun, upuzun, şaşmaz bir düzenle sıralı gen zincirime, aynaya bakar gibi bakabilsem daha kolay olurdu yolculuğum. Zaaflarım, derinliklerim, sığlıklarım, kaygılarım, yeteneklerim, yeteneksizliklerim ve zayıflıklarımı, yaşlılığın ve ölümün gizini, kendimi bulurdum belki de o hücrelerde. Ne olsa DNA bilgi. Cahilim ben, zır cahil. DNA alfabesinin hepi topu dört harfiyle yazılan bir milyar kelimelik, sonsuz uzunluktaki romanını okuyamam. Okumam yok, yazmak zaten işim değil. Öylece etrafına bakan şaşkınım. Çaresizim, en çok da kendi bilgisinden yoksun, sırrı içine gömülü bihaberim.
banu - 16 Haziran 2001
belki de 'habersiz'
deniz - 16 Haziran 2001
Ben de kalender meşrebim.
Ortalık salhane gibi. Ne yana baksam aşk, ızdırap, kin ve otuz iki kısım tekmili birden... Neden bir manastır kültürü yok bizde?
Olmadı, şunu sorayım: Bizde bir manastır kültürü olmadığı için mi bu manastır kıvamındaki hayatlar?
murat yetkin - 18 Haziran 2001
Salhane mi? Salhane ha. "Salhane" ve "Doğumhane" iki ayrı hane.
Nereden baktın "haneme"? Nereden?
Kendine yolculuk fikri benim için olsa olsa bir "doğumhane" fikri. Kendimden, ademe, ademden doğaya, oradan evrene, ille de yaşama, hakkını vererek, dolu dolu, bir yaşama uzanan uzun, upuzun bir seyahatin başındaki "doğumhane" fikri, Kendine yolculuk. Doğum öncesi sancı gibi bu fikir. Ve ne yazık ki kansız doğum yok!
Bazı kokulara ben de tahammül edemiyorum, içim bulanıyor. Aşkın, ızdırabın hayat kokan aroması bir yana, kin, nefret, onursuzluk kokusu, benim için de ceset kokusu kadar dayanılmaz. Ve "ex" demek azaltmıyor kokuyu.
Salhane ve doğumhane, ölümün ve yaşamın başladığı iki ayrı hane. Nerede benzer ölüm ve yaşam birbirine "kan", "ızdırap", "acı" kokunca mı? Ya ayrıntı, incelik nerede? Nefeste " mi?
Evet Kendine yolculukla nefes nefese bir seyahati düşlüyorum. Kendimden gelip, insana oradan doğaya, evrene, nereye ve ne kadar gidebilirsem o kadar gideceğim. Sokak sokak sürteceğim. "Hane" mi büyüteceğim. Nereye sığarsam o kadar büyüteceğim hanemi.
Galiba "kalender" değilim. Dünyanın tadına varmak istiyorum. Manastırın "katı" kıvamıyla yetinenem... "Meşrebim" böyle yazık ki, "oburum".
Banu - 18 Haziran 2001
İyi yolculuklar öyleyse...
Umarım aradığını bulursun. Yolculuk düşleri kurarken hayatı ıskalamayasın için şey ettiydim... Galiba biraz öküzce oldu. Ben de kendi mezbahama doğru tam gaz gidiyorum.
Sütlüce'den Murat.
murat yetkin - 18 Haziran 2001
Hep böyle olur. Kızarım, köpürürüm, incine incine edindiğim incitme kabiliyetimi kullanır sonra pişmanlık duyarım. "Öküzce" ve "Sütlüce" lâflarına takıldım bu kez de. Kendi kötülüğümden utandım bir parça. O da düşlerimi, kan, irin kokan mezhabaya benzetmesiydi. O kadar mı katı, karanlık geldi sözlerim, ne yapalım diye avuttum kendimi sonra.
Sütlüce sabahtan beri aklımda. "Dana incik" çok severim. Koskoca danadan az miktarda çıkar. Nadir bir şeydir yani. Sütlüce "incik" için birebir hayvanların beslendiği memleket miydi? Neydi? Neydi? Etrafa soruyorum bilen yok! Ne demek şimdi "Sütlüce'den Murat" Sonunda buldum.
Sütlüce haa... Kendi mezbahana doğru tam gaz gidiyorsun haa... Gittiğin yer Sütlüce'yse mesele yok. İçime sular serpildi. Sütlüce, güzelim İstanbul'un ortasında Haliç'in göbeğinde iki kuleli tarihi "mezbaha." Yaklaşık iki yıldır ölümden, sese, renge, hayata uzanan bir yol yapımı varmış meğer oralarda. Yıl sonuna doğru neredeyse dünyanın en büyük kültür merkezlerinden birine dönüşecekmiş "Sütlüce Mezbahası" Neydi bunun adı "ironi " mi?
Nereye gidiyorsun Murat? Hem de tam gaz. Sütlüce Vapuru'na binmiştim daha evvel, uğradığı durakların hepsi birbirinden güzeldi. Hem Balat, Haliç, Sütlüce hayat "kokar". "ölüm" değil.
Bilir misin Sütlüce'nin adı nereden gelirmiş? Derler ki Bizanslılar bu bölgeye "Galatyani" derlermiş. Rumca, "süt" anlamına gelirmiş, "galatea" ve annelerin sütünü çoğaltan bir ayazma olduğu rivayet olunurmuş o topraklarda...
Merhaba "Sütlüce'den Murat".
Banu - 19 Haziran 2001
Benden de yürekten bir "merhaba" olsun, her nereliysen oralı Banu.
Umarım incine, incine incitmemenin ustası olursun bir gün; ben incinmemiştim yazdıklarından.
Güzeldir boklu Haliç, Balat da güzeldir, hayat da güzeldir. Sonu tam gaz mezbahaya doğru olsa da bir tanedir. Doğumhaneyle salhane arasına ne sıkıştırırsan odur. Seni sıkıştırmalarına izin verme.
murat yetkin - 19 Haziran 2001
Kusura bakmayın ama,çok soyut konuşuyorsunuz. Kullandığınız dil,kavramlar,son dönemdeki çok satan romanlarla aynı. O çok satan yazarlar gibi duygu sömürücülüğü... Süslü kelimeler,içi boş kavramlar...
Kendi kendinize masturbasyon yapıyorsunuz. Üzgünüm, biraz sert oldu ama, ağdalı, vıcık vıcık duygu edebiyatt an gına geldi... Açık olun, kendiniz olun, az satan romanlar okuyun.
Sevgilerimle...
Ecevit - 20 Haziran 2001
Estağfurullah "Bay Bakan" soyut konuşuyorum doğru. Gezip, görmediğim yerleri ballandıra ballandıra anlatacak kadar yetenekli değilim affınıza sığınarak. Size somut olarak anlatacağım kadar çok şey bilmiyorum çünkü. Beni böyle soyut konuşturan şey "habersizliğim".
"Kendine Yolculuk" konusunu Forum'a eklerken, sancılarını çektiğim bu kavrama ekleyeceğiniz "tuzu"nuz olur, belki yeni pencereler açılır önümde, ya da bir yol bilen vardır. Kopya çekerim istemiştim sadece. Oysa maşallah "bakan, bakana", çoğaltanı her zaman olduğu gibi "ara ki bulasın".
Demek duygu sömürücülüğü yapıyorum ha? Son dönemdeki çok satan romanların hemen hiç birini okumadım desem. Bana inanır mısınız? Hayır sanmıyorum. Galiba, çok yetenekliyim, müthiş yazarım tıpkı "Onlar" gibi. Hemen farkediliyorum, hatta öylesine gün gibi ortadayım ki "Bay Bakan, bakar bakmaz anladılar" Yine yakalandım, çırılçıplak! Kime kızgınsınız siz, bana mı? "Vıcık vıcık, ağdalı " edebiyattan gına getirenlere mi? Yazar değilim ben, yavaş gelin.
Bugün sözlüğe bakmak adetten oldu.
Sömürü: "hepsini birden yiyip bitirmek silip süpürmek" miş, bir de "bir kimseden veya bir şeyden haksiz ve sürekli çıkar sağlamak". Altı üstü bir tuz istedim onu bile vermemişsin. Sensin açgözlü! Hatta senden çıkarım olduğunu düşünüyorsan paranoyaksın!
"Kendine Yolculuk"la "Kendini tatmin" aynı şeyler miydi "Bay Bakan"? Bileydim hiç girişir miydim bu işe? Boşa uğraşmışım desene. Senin gibiler çoktan iğdiş etti beni. Bu seyirden sana birşey çıkmaz, boşuna "gözetleme..."
Banu - 20 Haziran 2001
Fazla konuşmadigimdan, dertlerimi paylaşamadigimdan ya da onlar bana bir şeyler anlattiklarinda yorum yapmadigimdan, sadece dinledigimden neden onlara yol göstermedigimden sikâyetci yakınımdakiler. Bense hep şöyle derdim:
Simdi ben sana ne soylersem soyleyeyim sen yine bildigini, hisettigini yapacaksin ki öyle de yapman gerekir (bence). Sen de herkes gibi kendi hayat öykunu yazacaksin. Senin dengene mudahale etmeye hakkim yok.
Neden anlatamadigimi ise, Necdet Sen'in "Bir guzellik yap. Hayati kolaylaştır." baslikli yazisini okuyunca daha iyi anladim. Şöyle diyor bizim Türkçe hocasi kilikli, kılı kırk yaran, titiz, okuyucularina sevdali Necdet'imiz:
"Belki o, senin üç saniyede yorumlayıp yanıtladığın konu için kırk yıl kafa patlatmıştır. Onun kırk yıl kafa patlatıp yine de yanıtını bulamadığı soruna üç saniyede yanıt icat etmekteki küstahlığı ve bu küstahlığın taşıdığı örtülü hakareti bir tart kafanda."
Figen - 21 Haziran 2001
Sevgili Figen, sanıyor musun ki bana, ona, şuna, "bulaşmadan", içinden süzüp çıkarttığın o ince şeye, "müdahale etmeme gayreti"ne rağmen dengelerimize müdahale etmiyorsun? İsmini bilmiyordum ama "tuz"suzluğuma katkıya devam eden "insanlardan" biriydin. Üzerimde bıraktığın etki, "habersizce" negatifti.
Elbette, kılı kırk yararak, kırk yılda kafa patlatılıp yine de yanıtı bulunamayan ince sorulara verilen kalın, küstahça yanıtlar değil kastım. İncelik, özen, nezaket, empati vs ne güne duruyor?
"Bir parça tuzum var ama..." diyorsan, "ver" derim. Belki bu karışık çorbanın içinde kaybolup gider. Ya onu lezzetli yapma ihtimali?
Banu - 21 Haziran 2001
"Kendine Yolculuk" konu başlığını Forum'a eklediğimden bu yana bir kaç hata yaptım. Oradaki satırları, eleştirenleri, yanıtladım, eleştirdim. Üstelik de bunu Forum'da yaptım. Oysa, bunu size göndereceğim "kişisel" maillerle de yapabilirmişim. Böylece "Kendine Yolculuk" fikrinin bir polemik alanı olması de engellenirdi belki. Fakat ister "sızma salaklık" diyin, ister "masumiyet", "saflık" diyip beni ihya edin bu "elverişli hali" dün bana mail atan arkadaşlarla birlikte keşfettim. Öyle ya da böyle, herkesten birşeyler öğreniyoruz doğru. Sağolsunlar, varolsunlar...
Kaç gündür içimden "bir, iki, üç... tıp" diyip yeniden başlamak geçiyor. Benim için "hayati" bir konu "Kendine Yolculuk" ve epeyce de özel... Öyleyse niye sizinle paylaştım. Sanırım ben ifade etmeye kalkarsam yanlış anlaşılma ihtimali yüksek. Fakat şu satırların hislerime ve niyetime tercüman olduğunu düşünüyorum. Leylacığım, Figenciğim, Muratcığım, hatta "aykırı" halleriyle belki de pek kızdığımız yalnızlaştırdığımız Cacklerciğim, Suatcığım ve herkes... Belki anlatacaklarımız "yüzyılın buluşu" değil ama ya yeni bir kapı açma ihtimalleri?
İNSAN İNSANI BULUR...
"Bilir ki desteksizdir kişioğlu, yardımsızdır, her an insanı bulmak (keşfetmek) zorundadır. Güzel bir yazısında 'İnsan insanın geleceğidir." demişti Francis Ponge. Çok yerinde bir söz. Gelgelelim, 'gelecek gökyüzünde yazılıdır. Tanrı onu görür, yönetir' diye anlamak da yanlıştır bu sözü. Çünkü o zaman adı geçen gelecek, gerçek bir gelecek olmaktan çıkar. Onun için, bu sözü, 'ne olursa olsun, insanın, yapacağı bir gelecek vardır, el değmemiş bir yarın onu bekler' diye anlamak doğru olur. Ama bu durumda da insan kendi başına bırakılmış olur."
Jean- Paul Sartre
Banu - 22 Haziran 2001
Yaşamı sorgulamakla başlıyor sanırım 'Kendine Yolculuk'.
Tüm aidiyetlerin dışında 'kendin olma' savaşı verirken buluyorsun sonra kendini. Savaşman şart. Önce dışarıda seni kendi kafasına göre yorumlayan ve sınırlarını çizenlere karşı. Ve sonra en önemlisi bu kolay yolu benimseyen içindeki diğer 'sen'e karşı. Hatta belki de öncelikle yapılması gereken bu.
Destek almaya ve yalnız kalamamaya öylesine alışmışken kendini bulmak pek de kolay bir iş olmasa gerek.
Üstelik hem yaradılış içinde tek ve biricik olduğunun, hem de aslında herkesle birlikte bir anlam ifade ettiğinin farkına vararak.
pupa - 25 Haziran 2001
Fark etmek, farkına varmak, farkında olmak. Ne derseniz deyin... Eğer "Kendine yolculuk"ta bir rehber, bir pusula, bir harita varsa o da sezgi ve belki bir parça da bilgi. Sorular sorup, yanıtlar aradıkça farketmek müthiş bir çekicilikle meydan okurcasına gülümsüyor. Çünkü farkına varmak; anlamak, ayırt etmek eninde sonunda değişim demek. Tam kendimize, yaşama, oluşlara dair herhangi birşeye "haa" dediğimiz gün, başa dönmüş gibi hissetmek bundan.
Ve ister savaşır gibi gergin, ister sevişir gibi hazzederek çıkın yola, farkederek başlıyor her şey. Kendinize, insana, yaşama, varoluşa, evrene doğru yolculuğun sonunda belki de elde kalan sadece düş kırıklığı olacak. Bir tatlı huzur olmayacak belki de cevap. Fakat ne olursa olsun kendimize ait olacak. Farkı bu olacak. Bir küçücük ayrıntıya, bizi benzerlerimizden ayıran, kendimize ait bir kücücük cümleye bir ömür harcanacak belki. Fakat o son "nokta"dan önceki cümle, genelgeçer olmayacak. Farkedilmiş ve belki de hakedilmiş olacak.
Banu - 26 Haziran 2001
Daha bir buzağıyken tüymek istedim buralardan. Tüm danalığım da uzakların düşleriyle geçti. Gittim, gördüm de epey yeri... (Hakkari'yi de)
Nereye gidersen git, kendini de yanında taşıyorsun. Kendinden kurtulmadan, ister yerinde ve ağır bir taş ol, ister globusda saatte bir zıplayıp dur.
En zor ve kallavi yolculuk, başka insanların yüreklerine yapılan oluyor galiba. Yoksa "ben" her yerde aynı ben.
murat yetkin - 27 Haziran 2001
Gideceğin yerde bulacağını sandığın 'şey', Yolculuğa çıktığın 'yer'in, başka bir biçimi olacaktır.
Çünkü hayatın eğip büktüğü yaşamından süzülüp gelen birikim, daha fazlasına izin vermez.
Boyalı Kuş - 28 Haziran 2001
"Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali
Sonun ademdir diyor insana yolun hâli."
F. N. Çamlıbel
"Kendine Yolculuk" şaşırmadan, yargılamadan, büyütmeden, küçültmeden, güzel ya da çirkin bulmadan, bütün hallerinle en üryan halini görmeye çalışmak.
"Kendine Yolculuk", ben-î âdemin, insana ve adem'e yolculuğu... İster yollara çık, sancılar çek, bedeller öde, ister "öylesine" ve uzun süre olduğun yerde dur: "İşte geldik, gidiyoruz" de, sonuç farketmeyecek belki de.
Farkeden, farkın ne olduğunu merak etmek.
Banu - 29 Haziran 2001
Mavra
Erdem Abaka
İnsanın önce doğayı ve çevresini tüketmesi, sonra da doğal çevreyle uyumlu yaşayabilmek için kurtarılmış bölgeler yaratıp şanslı azınlıklara, "doğal mekânlar" ve "ekolojik ürünler" adı altında pazarlaması, ikiyüzlülükten de öte, gaddarlık gibi geliyor bana.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 362 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart