Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Çekme Ulan Şerefsiz!

Önder Şuşoğlu


NEBBAŞ

Bu (polis muhabirliği) öyle bir meslektir ki farkında olmadan çok önemli olayların aktörleri arasında yer alıverirsiniz. Şartlar sizi beklenmedik zamanlarda beklenmedik yerlere götürür. İnisiyatifinizde de değildir olanlar. Akıntıya asla hükmedemezsiniz.

İstanbul güneşle vedalaşırken özellikle de Zincirlikuyu Mezarlığı'na karanlık çökmüştür. Metropol gecenin sessizliğine uğultular içinde çekilirken polis telsizlerine alışılmadık anons trafiği yansır. Tüm birimlerin ekipleri, tek bir adrese Zincirlikuyu Mezarlığı'na kaydırılmaktadır.

Haberciler de 'kokuyu' alır ve mezarlığa koşar. Kayda giren her kamera ve deklanşörüne basılan her fotoğraf makinesinin objektifi ünlü işadamı Vehbi Koç'un mezarına dönüktür. Haber merkezlerine tek cümle bilgi akmaktadır:

- Vehbi Koç'un cesedi çalınmış...

Tüm Türkiye o güne kadar ne duyulan, ne de görülen bir olayla karşı karşıyadır. Canlı yayın araçları mezarlıkla bağlantıya geçer. Ortalık toz duman olmuştur. Saatler saatleri kovalar ve sarsıcı hırsızlığın aydınlatılması ve Koç'un naaşının ait olduğu yere geri getirilmesi için 30 bin polis alarma geçer. Aranan hırsızlara sözlükteki karşılığı olan isim de konur: "Nebbaş".

Nebbaş operasyonunun komuta merkezi ise Asayiş Şube Müdürlüğü'dür. Gayrettepe'deki emniyet birimi kriz merkezi gibi çalışmaktadır. Polis muhabirleri ise 24 saat Gayrettepe'de gelişmeleri dakika dakika takip etmektedir. Alınan her duyumla birlikte önce polis sonra da haberciler harekete geçmektedir. İşin kuralı gereği böylesine büyük bir haber için en yakın arkadaş olan muhabirler bile birbirlerinin önüne geçip "iş atlatma" derdindedir.

Bir günlük gazetenin "Nebbaş arama" timi vardır ki onlar diğer meslekdaşlarından farklı bir şeyler yaşamaktadır. Ancak bu farklı şeylerin adı çok sonra konacaktır.

Şoför ve iki polis muhabirinden oluşan üç kişilik haber ekibi operasyonun her anında birliktedir. Önde muhtemel nebbaş zanlılarına pusu atan, alıcı kılığına bürünen sivil ekipler ve arkalarında "bizim" medya ekibi.

Uzun süren polis takiplerinde haber aracında geçen konuşmalar ise hayli ilginçtir. Muhabirler yıllardır beraber haber peşinde koştukları ulaştırma görevlisi ile abi kardeş olmuş her şeylerini paylaşır.

- Kardeşim nereden çıktı bu nebbaş işi?

- Çekilesi değil bu stres. Valla bıktım.

Muhabirlere ağabeylik yapan şoför ise sakindir:

- Merak etmeyin çocuklar işinize bakın siz bir şey olmaz. Çalışın.

Günler geçmektedir. Kamuoyu baskısı ile cendere içine giren polis, gelen her istihbaratı değerlendirmekte ve Vehbi Koç'un naaşını aramaktadır. Bizim ekip, bitmeyecek gibi gelen operasyonlara beraber iştirak etmektedir. Sohbet meslek serzenişleriyle devam eder durur;

- Para da kalmadı cepte. Trilyoner Vehbi Koç'un cesetini arıyoruz, ama yarın ne yiyeceğiz belli değil.

- Sorma be kanka, ben de tükendim. Cepte bırak ev kirasını ödemeyi sigara alacak para yok.

Şoför durur mu muhabbete katılır. Ama o farklı bir boyuttadır;

- Beyler üzmeyin kendinizi biz buradayız ölmedik daha. Yakında bana bir miras kalacak bildiğiniz gibi değil. Bu abiniz hepinize bakacak. Yaşatacağım sizi...

Oysa iyi tanıdıkları şoförlerini hiç böyle umut dolu görmemişlerdir.

Araştırmalar devam etmekte, uykusuz geceler ardarda uzamaktadır. "Bizim ekip" yine bir gece emniyette uyuklarken "polis nebbaşlara ulaştı ve yakalamaya gidiyor" dedikodusu ile ayaklanır. Arabaya atlarlar ve polis takibine geçerler. Muhabirler heyecan içinde çırpınırken, şoför çok rahattır.

- Abi hızlı sür, polisleri kaçırmayalım. Aman dikkat et.

- Korkmayın koçum. Merak etmeyin yakalayamaz onlar. Bu işten de bir şey çıkmaz. Bana güvenin siz.

- Ya abi sen nerden biliyorsun. Belki gelen bilgi doğru. Sen işine bak Allah aşkına.

- Ben bilirim koçum. Sanıklar yakalanmaz. Salak mı onlar? Eli boş döner polis, adım gibi eminim.

- Aman be abi bir an önce yakalansınlar da biz de kurtulalım.

- Bilemem ben orasını yakalanır mı yakalanmaz mı hırsızlar. Ama ben size derim ki yakında mirasım gelsin para yiyeceğiz hem de çatır çatır para...

Canı burnundaki iki muhabir yine muhabbeti es geçerler.

Ve beklenen gün... Nebbaşlar "Koç" ailesinin aracıları zannettikleri polislerle para karşılığı ceset mübadelesi için anlaşır. Küçükayasofya'da buluşan alıcı kılığındaki polis, zanlıları kıskıvrak yakalar. Polis başarısını haberciler vasıtası ile haber bültenlerine taşır. Polis muhabirleri merkezlerine operasyonun detaylarını aktarırken bizim "nebbaş timi" herkesten farklı bilgileri haber müdürüne iletmektedir.

- Abi yandık. Yandık ki ne yandık.

- Ne oldu oğlum. Lafı geveleme anlat.

Panik halindeki muhabir sarsıcı bilgiyi müdürüne söyler.

- Abi sorma nebbaş bizim şoför çıktı.

- Sen ne diyorsun lan, gerçekten mi, yanlış anlama olmasın.

- Yol abi yok. Şimdi sanıkları çıkardılar. Gözlerimizle gördük. Bizim şoför meğer Vehbi Koç'un naaşını çalan çetenin elebaşıymış.

- Aman oğlum kimse duymasın. Yanarız. Ben durumu üstlere bildireceğim. Siz meseleyi dillendirmeyin, biteriz.

"Nebbaş" operasyonunu beraber takip eden iki muhabir, olayın elebaşı ile yanyanadır. şoförleri hırsızlık çetesinin elebaşıdır.

Taşlar yavaş yavaş yerine oturmaktadır. Boş çıkan her operasyon öncesi ulaştırma görevlisi sanki sonucu önceden biliyormuş gibi rahattır ve rahatlatıcıdır. Parasızlıktan dert yanan iki çalışma arkadaşı muhabire yakında "voliyi" vuracağını ve onları yaşatacağını söyleyen şoför, paranın kaynağını "miras" olarak açıklamaktadır.

Arabada geçen tüm diyaloglar habercilerin beyninde yankılanmaktadır. Onlar "biz ne yaşamışız be kardeşim" diyerek şoku atlatmaya çalışırken merkezde müdürler "olayı kapatın" talimatı vermiştir.

(sayfa 24)

* * *

 çekme ulan şerefsiz KENDİ İMKANLARINLA GEL

Tanzimatla başlayan ekonomik ve siyasi iktidarsızlık, bu toprakların insanına huzur ve barışı tam anlamıyla yaşatamadı. Dönem dönem taleplerini ve tepkilerini kitleler halinde sokağa çıkarak dile getiren siyasi görüşler devletin kolluk kuvvetlerinin "dur" ihtarı ile karşılaştı.

Özellikle son yıllarda vatandaş neredeyse Çevik Kuvvet'le "akraba" oldu. Arkasına aldığı devlet gücüyle meydanlarda "fırtına" gibi esen Çevik Kuvvet, "Ben bilmem, merkez bilir" felsefesini "yürüyen" her vatandaşa copuyla göstermiştir. Bu felsefeden çoğu zaman gazeteciler de nasiplenirken "gözü kararan" birim, meslektaşlarına da "çevik olan kuvvetini" uygulamıştır.

Öykümüz ise "F" tipi cezaevlerinin protesto edildiği Galatasaray'da geçmektedir. Her cumartesi günü aynı yerde aynı saatte yaşanan protesto eylemi için Çevik Kuvvet ekipleri yerlerini alır. Protestocular da randevularına sadıktır, basın açıklamalarını yaparak yürüyüşe geçtiklerinde Çevik Kuvvet'i karşılarında bulurlar.

Yaşanan arbedede gözaltına alınan eylemcilerin fazlalığı polisi zor durumda bırakır. Çünkü polis minibüsünün kapasitesi "yolcularının" sayısı arasında ciddi bir fark vardır. Hınca hınç dolan minibüslerde hiç yer kalmamıştır.

Polis ortalığın sakinleştiğini düşünüp "merkezine" doğru yola çıkmaya hazırlanırken yaşlı bir kadın polis koridoru içerisine girer ve zafer işareti yaparak slogan atmaya başlar:

- İnsanlığın onuru işkenceyi yenecek!..

Polis kadının yaşı gereği "oralı" olmaz. Ama eylemci kararlıdır:

- Beni de alın. Beni de götürün.

Polisin kayıtsız kalması üzerine susan yaşlı kadına destek gelir. Çevredeki gençlerden biri aynı şekilde polisin önünde slogan atmaya başlar:

- İnsanlığın onuru işkenceyi yenecek.

Polisin genç ve gecikmeli eylemciye tavrı aynı olur. Polis minibüsü "doludur" ve yavaş yavaş hareket etmektedir.

Genç bu kez bağırmakta kararlıdır:

- Beni de alın. Beni de alın...

Gözaltına alınmak için çırpınan genç protestocuya gereken cevabı hareket halindeki minibüsün arka penceresinden sarkan bir polis memuru verir:

- Yerimiz doldu. Kendi imkânlarınla gel.

(sayfa 100)

* * *

DINK

 çekme ulan şerefsiz

"Gerçek öykünün" mekânı yine bir karakoldur. İşe bakın ki olayın öznesi yine bir "Güneydoğulu" vatandaş kavgasıdır.

İki hemşehri kıyasıya kavga ederken gücü diğerine yetmeyen "er meydanını" terkedip kaçmaya başlar. Hırsını alamayan "erken galip" ise kaçan arkadaşına doğru yerden kaptığı koca bir taşı fırlatır. Fırlatılan taş tam isabet kaydeder. "Kaçanın" kafasına gelen taş, ölümcül bir yara açar.

Olduğu yere yığılan talihsiz vatandaş son nefesini verir ve hayatını kaybeder. "Cinayetle" sona eren kavgaya müdahale eden polis arkaşının katil zanlısını yakalar, karakola getirir ve sorgulama başlar:

- Niçin arkadaşını öldürdün'

- Vallah komserim benim suçum yohtur.

- Ne demek suçum yok! Arkadaşının kafasını parçalamışsın.

- Ben taşı atmışem. Bir bakmışem, dınk cenaze yerde.

(sayfa 116)

* * *

 çekme ulan şerefsiz HAKARETE BAK

Gazeteci bayan, Avrupa'da "kaçak" yaşayan ve o yılların yeraltı dünyasının ünlü ismi ile röportaj yapmak için harekete geçer. Uzun bir uğraştan sonra Fransa'da bulunan mafya babasının telefonuna ulaşır. Acar gazeteci, kişileri garip sorularıyla köşeye sıkıştırmakla tanınmaktadır. Tuttuğunu koparan gazeteci ile ünlü "baba" daha önce hiç karşılaşmamıştır.

Gazeteci telefonla "babaya" ulaşır. Mafyanın önemli şahsiyeti büyük bir gazetenin muhabiri ile telefonda röportaj yapmaktan çekinmez. Karşısındaki kişinin tanıdığı birçok gazeteciden ne kadar farklı bir kişi olduğunu da sonradan anlayacaktır.

Gazeteci, milliyetçi ve ülkücü bir ideoloji taşıyan bu ünlü babaya sorumaya başlar:

- Siz uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor musunuz? Avrupa'daki uyuşturucu işlerinde siz de var mısınız?

Sorular tahrik edicidir. Ülkücü baba sorulara müthiş derecede sinirlenir. Yine de hiddetlenmez, inandığı ideoloji ve yapısı gereği uyuşturucu işleriyle alakası olmadığı söyler.

Gazeteci bayan ısrarlıdır. "Uyuşturucu" sorularıyla yeraltı dünyasının ünlü ismini sıkıştırmaya çalışmaktadır. Bu ısrar karşısında aşırı derecede sinirlenen ülkücü baba dayanamaz ve bayan gazeteciye, sinirli ve yüksek bir ses tonuyla bağırır:

- Kardeşim, sen anlamıyor musun? Benim uyuşturucu işiyle hiç bir işim olamaz. Yahu sen polis misin? Beni polis gibi sorguluyorsun.

Kaçak mafya lideri bu sözlere rağmen sinirini yenemez ve haberciyi azarlamaya devam eder:

- Şimdi ben sana "senin için orospu diyorlar" desem. Sen de bana "hayır" desen, ben de bu sözün üzerine hâlâ sana "yok sen orospusun" desem, sen ne cevap verirdin bana?

Öfke yer değiştirmiştir. Bu ifadeler üzerine bu kez gazeteci bayan çok sinirlenir. Tıpkı ülkücü baba gibi ses tonu yükselterek çıkışmaya başlar:

- Sen bana nasıl böyle bir şey dersin, ha nasıl dersin?

Gençliğinden beri küfür eden, sertlikler dünyasında yaşayan "baba" hatasını anlar ve haberciyi sakinleştirmeye çalışır:

- Bacım ben size öyle demek istemedim. Sadece benzetme yapmaya çalışıyordum.

- Siz benimle bu şekilde nasıl konuşursunuz? Siz beni ne zannediyorsunuz?

Gazeteci bayanı sakinleştiremeyen ismi bizde saklı mafya lideri kendini kötü hisseder:

- Bacım, orospu örneğiyle yanlış bir benzetme yaptım galiba. Özür dilerim.

"Özürlü" ifade de gazeteci bayanı sakinleştirmeye yetmez.

- Ben onu söylemiyorum. Sen bana nasıl 'polis' dersin?

Bu tuhaf soru karşısında ülkücü baba birkaç saniye sessiz kalır ve telefonu gazeteci bayanın yüzüne kapatır.

(sayfa 151)

* * *

Önder Şuşoğlu, Çekme Ulan Şerefsiz! Parantez yayınları

Derkenar okurları ne diyor?

Önder emice nasılsın sana ulasmanın yolunu buldum sıksık kafanı şişiririm senin artık tanımadıysan rahmetli rıfat şuşoğlunun torunu nurettin...

Nurettin Tığlı ~ 15 Ekim 2007 (6:27)

 

 

Kitap Kurdu

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Hadi biraz ısıtalım

Ali Türkan

O halk. O dörtte biri ruh hastası olan, balık yerine et yiyen kara kalabalık. Suçluyu bulduk. Bunlara boşverelim. Bunlar fakir edebiyatı, biz gerçek edebiyat yapalım: Yakamoz sevinçlerde örselenen çocukluğum, kırmızı bir sevdanın alaca gölgesinde kendini aradı. Sevdamın boz rengi tepesinden, kan kan bir top olup yuvarlandım. Yeşil bir kurt ulumasında, ayağıma basan yarasaya sarıldım. Gökte ay, paylaştı ekmeğini benimle. Vurduğun yerde, sarı bir diken bitti baba. Türküler aktı yanaklarımdan. Ağladım. Yazar

Son Yorumlar

Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)

Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım... (Devam)

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.