6 Eylül 2008 Cumartesi
Charles Bukowski
- "Sevgili Bay Bukowski:
Neden hiç siyaset veya dünya meseleleri üzerine yazmıyorsunuz?"
- "Sevgili M.K.:
Ne diye? Yani, yeni bir şey mi var? -yemeğin altının yandığını herkes biliyor."
genellikle bir başımıza sessizce oturup halının tüylerini seyrederken atar beynimizin tası -yan tarafında Temel Reis yazan jöleli şekerleme dolu kamyonun neden patlayıp havaya uçtuğunu anlamaya çalışırken.
sadece bu önemlidir; o canım düşün yitirilişi ve onu yitirmişseniz gerisinin önemi yoktur, generallerin ve para-babalarının oynadığı oyunlardır gerisi. söz generallerden açılmışken -Hidrojen bombası yüklü bir uçağın daha çakıldığını okudum- BU kez İzlanda yakınlarında denize. HESAPTA beni korurlarken hayli lâkayıt davranıyorlar çocuklar kâğıttan uçakları ile. İçişleri Bakanlığı Hidrojen bombalarının "pasif" olduklarını açıkladı, ne demekse. sonra bombalardan birinin yarıldığını, sözde beni koruyan bombanın denize radyoaktivite yaydığını okuyoruz ve ben koruma filan istemedim.
Demokrasi ile Diktatörlük arasındaki fark: Demokrasi'de önce oy kullanıp sonra emir alırsın, Diktatörlük'de seçimle filan zaman kaybedilmez.
şu düşen hidrojen bombalarına dönelim -bir süre önce aynı şey İSPANYA kıyılarında oldu. (beni heryerde koruyoruz.) bombalar yine kaybolmuştu. amma belâ lı oyuncaklar, kaybolup duruyorlar. üç aylarını aldı -yanlış hatırlamıyorsam- son bombayı bulup oradan götürmeleri. belki de üç haftaydı, ama oranın halkına üç yıl gibi gelmiştir herhalde. sahilden hayli açıkta bir kum tepeciğine düşmüştü o son bomba ve ordu son derece hassas bir çalışma ile bombayı tepecikten kancalamaya çalışırken bomba yerinden kımıldayıp aşağı doğru yuvarlanmıştı. sahil kasabasında yaşayan zavallı halk havaya uçma endişesi ile sabaha kadar yataklarında dönüp durmuşlardı, ABD'nin ikramı.
Amerikan Dışişleri bombanın fünyesinin olmadığını duyurmuştu elbette, ama o arada zenginler kasabayı terkedip başka coğrafyalara uçmuşlardı ve Amerikalı denizcilerle kasaba halkı diken üstündeydiler. (Lanet bombalar patlamayacaksa ne demeye uçuruyorlardı onları? ha patlamayan pomba taşımışsın ha iki tonluk salam.) neyse, bombayı bir türlü kancalayamıyorlardı, iradesi vardı sanki lanet şeyin. sonra denizde bir fırtına kopmuş ve güzelim bombamız denize yuvarlanmıştı. deniz çok derindir, devletimizden bile daha derin.
sonunda özel bir vinç tasarlamış ve bombayı denizin dibinden çıkarmışlardı. Palomares. evet, orada olmuştu. Palomares'de. ve sonra ne yaptılar, biliyor musunuz?
Donanma Bandosu kasaba meydanında bir açık hava konseri verdi. madem bomba tehlike arz etmiyordu, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? evet, bando çaldı ve İspanyollar dinledi ve herkes cinsel ve ruhsal bir rahatlamada kenetlendi. denizden çıkardıkları bombaya ne oldu, bilmiyorum, kimse (birkaç kişi hariç) bilmiyordu ve 1.000 ton radyoaktif İspanyol toprağı Aiken'e nakledilirken bando çalmaya devam etti. Aiken'de kiralar hayli düşük olsa gerek.
şimdi de bombalarımız İzlanda denizinin soğuk sularında serinliyorlar.
insanlar akıllarını çok iyi olmayan bir şeye taktıklarında ne yaparsın? kolay, akıllarını başka yere kanalize edersin. akıllarını aynı anda iki şeye takamazlar nasıl olsa. 23 Ocak 1968'deki gazete haberi örneğin: HİDROJEN BOMBASI YÜKLÜ B-52 İZLANDA AÇIKLARINDA DÜŞTÜ. DANİMARKA RAHATSIZ. Danimarka rahatsız mı? hay allah!
neyse, birden, 24 Ocak tarihli bir haber: KUZEY KORE AMERİKAN DONANMASINA AİT GEMİYE EL KOYDU.
milliyetçilik tırmanır! vay, orospu çocukları! ben o savaşın bittiğini sanıyordum! ha, anladım KIZILLAR! Koreli kuklalar!
AP kaynaklı haber: eskiden kargo gemisi olarak çalışan ve sonradan elektronik istihbarat ve oşinografi cihazları ile donatılıp casus gemisine çevrilen Amerikan istihbarat gemisi Pueblo, Kuzey Kore'nin Wonsan Körfezi'ne çektirildi. Kızılların işi, rahat durmazlar!
ama Hidrojen bombası haberinin kendine ikinci sayfada küçük bir yer bulduğunu fark ediyorum: "B-52'nin Düştüğü Bölgede Radyasyon; Bombadan Sızıntı Olasılığı."
Başkan'ın sabahın ikisi ile iki buçuğu arasında uyandırıldığını ve Pueblo'ya el konduğunun kendisine bildirildiğini öğreniyoruz.
sonra da uykusuna dönmüştür tahmin ederim.
ABD'ye göre gemi uluslararası sulardaydı; Kore'ye göre kendi sularındaydı. ülkelerden biri yalan söylüyor, biri söylemiyor.
insan sormadan edemiyor, uluslararası sularda bir casus gemisi ne işe yarar? güneşli bir günde yağmurluk giymek gibi bir şey. ne kadar yakın, o kadar bilgi.
manşet: 26 Ocak 1968: ABD 14.700 İHTİYATİ HAVACIYI GÖREVE ÇAĞIRIYOR. İzlanda'ya düşen hidrojen bombaları ile ilgili tek haber yok, öyle bir şey hiç olmadı sanki.
bu arada: Senatör John C. Stennis Başkan'ın ihtiyati havacıları silah altına alma kararını son derece "haklı ve yerinde" bulduğunu, kara kuvvetlerinde de benzeri bir uygulamaya geçilmesini umduğunu ilave etti.
Meclisin azınlık lideri, Richard B. Russel: "Son tahlilde, bu ülke geminin ve personelinin iadesini sağlamak zorundadır. Çok daha önemsiz nedenlerden savaş çıktığını unutmayalım.
Meclis Başkanı John W. McCormack: "Amerikan halkı komünizmin dünyayı ele geçirme emelinden vazgeçmediği gerçeğini bir kez daha idrak etmelidir. Bu fazlası ile hafife alınmaktadır."
Adolph Hitler hayatta olsaydı olanlara epey gülerdi sanıyorum. işte, siyaset ve dünya meseleleri hakkında söylenecek bir şey mi var? Berlin krizi, Küba krizi, casus uçakları. casus gemileri. Vietnam, Kore, kayıp hidrojen bombaları, Amerikan kentlerinde ayaklanmalar. Hindistan'da açlık, Kızıl Çin'de faili meçhuller. iyi adamlar ve kötü adamlar var mı gerçekten? hep yalan söyleyenler ve hiç yalan söylemeyenler.
bir gece düzüşürken ya da sıçarken ya da çizgi roman okurken ya da pul defterine pul yapıştırırken bizi paramparça edecek bir ışık ve ısı patlaması olacak mı? ani ölüm yeni bir şey değildir, kitlesel ani ölüm de yeni değil. ama ürünü geliştirdik; yüzyılların bilgisi, kültürü ve keşfi var elimizde yararlanabileceğimiz; kütüphaneler tıka basa kitap dolu; başyapıt oldukları varsayılan tablolar milyonlarca dolara alıcı buluyor; tıp kalp naklini gerçekleştirdi; sokaklarda akıllıyı deliden ayırmak mümkün değil ve birden, bir kez daha, hayatlarımızın geri zekâlıların elinde olduğunu görüyoruz. bombalar patlayabilir; bombalar hiç patlamayabilir.
0, piti piti, karamela sepeti...
şimdi, sevgili okurlar, izninizle fahişelere ve atlara ve içkiye dönmek istiyorum henüz vakit varken. bu konular ölümü de içeriyorsa, kanımca, insanın kendi ölümünden sorumlu olması, ölümün Özgürlük, Demokrasi, İnsanlık, Milliyetçilik ve/veya diğer palavraların bir sonucu olarak gelmesinden çok daha az rahatsız edicidir.
ilk koşu, 12:30. ilk içki, hemen. fahişeler, hep varlar nasılsa. Clara, Penny, Alice, Pathy...
0, piti piti, karamela sepeti...
Charles Bukowski, sevimli bir aşk hikâyesi, Sayfa 169-172, Çeviren: Avi Pardo, Parantez Yayınevi
Kitap Kurdu

Ali Türkan
Kalk! Akşama çocukların gelecek, köfte hazırla!" diyor. Kalkıyorum. Mutfak camına, kanadı gümüşlü bi güvercin konuyor. Köfte için ufaladığım ekmekten birazını ona veriyorum. Önce kaçıyor, az sonra ürkek ürkek girişiyor ekmek kırıntılarına. Sonra, çoğalıyor güvercinler. İki dilim daha ufalıyorum. Kıyma da koyuyorum azıcık. İki köfte az yesek n'olur yani? (Bu arada, köfte, Farsça'da "dövülmüş, ezilmiş" demek olan "küfte" kelimesinden gelir. Malûm, etimoloji sözlüğü.) Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.