Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Meme

Sedef Özkan


Her gece rüya değil kabus olmuştu memeler... Onlara dokunmak için tüm makalelerimi bağışlayabilirdim. Sonunda memelere, hacı olan babası yüzünden ulaşamayacağımı anlayınca, özgürlüğümü bağışladım; evlendim.

Memeyle evliliğim bir cinnetti. Düğünde onu köşeye sıkıştırıyor, ovalayıp duruyordum. Meme birileri görecek diye renkten renge giriyor ama zevkten de köşeleri dörtlüyordu. Gözüm memeden başka bir şey görmüyordu; evlendiğim yaratığın saçı, gözü, beyni var mıydı, şimdi bile hatırlamıyorum. O; memeydi ve hep öyle kaldı.

İlk gece kaç saat onlarla oynadığımı bilmiyorum. İkisi arasında gidip geliyordum; haksızlık yapmak istemiyordum, ilgiyi eşit dağıtmalıydım. Memeleri emmekten ağzım yorulmuştu, dişlerim gıcırdıyordu. Allahım böyle bir mutluluk bana bahşettiği için, bıyık bırakabilir aynı zamanda bacaklarıma ağda yaptırabilirdim. Yeter ki meme benim olsun; ölürüm de döneklik etmem.

Cinselliğe bakışım da değişmişti; sürekli iki meme arasında boşalıyordum. Normal bir birleşme nasıldır, hatırlamıyordum bile... Hacı babasından gün yüzü görmemiş karım, "gaç ay oldu, hala hamile galamadım, neden acep?" diye sızlanıyordu.

Eski alışkanlıklarımdan eser kalmamıştı. Önceleri iş çıkışı bara gider, biraz ense yapardım. Yeter ki canım istesin, eğer o gün eve tek gitmek istememişsem, düet takılmakta hiç zorluk çekmezdim. Doğrusu artık beni kadınlarla muhabbet çok çekmez olmuştu. Erkeklerle de öyle aslında... Konuşmaktan daralıyordum... Barlarda bu nedenle en sessiz, sakin kadını seçerdim. Sessiz, sakin ve elbette güzel... Özellikle gözler, dudaklar ve bacaklar... Sadece anamın memesini emdim demiyorum ama inanın daha önce, yemin ederim, meme saplantım falan yoktu!

Her şey bir araba kazasıyla başladı. Kaza sonucu, son iş transferinden elde ettiğim şahane sıfır kilometrelik yaratık sadece beni kurtarabildi, kendini feda etti. Böylece, biraz zorunluluk, biraz nostalji, o sabah kendimi vapurda buldum. Rastlantı bu ya, eski ev sahibimle yan yana oturmamış mıyım?

Hacı bey hiç değişmemiş, nur yüzü iyice yeşilleşmiş, televizyon işine bile girmiş; pankreas güreşçilerinin sliplerini nasıl sansürlediklerini anlattı da ağzım açık kaldı... Kapanmasına da fırsat kalmadan, gözüm bir tepeciğe kaydı... Kara, pürüzsüz bir tepecik... Ağzım açık, gözüm tepecikte, Hacı Bey beni silkmede, ben hala tepeciğin profilinde...

Hacı bey, 'güreşçiler', 'sansür', 'eşhedü, meşhedü', 'çay parası', 'en umman kanal', 'işim de içim de rahat' falan derken tesbihinin gözüme girmesiyle ayıldım. Hacı bey yemyeşil bana bakıyor, koca burnu nerdeyse ağzımın içinde.

Geri çekildim ve tepeciği memesel açıdan görme bahtına, bahtsızlığına, ne derseniz deyin işte, erişmiş (ama girişememiş) oldum. Hacı, memenin bacağını dürttü, "kalk kız, yürü hadi" dedi. Beynimde çaprazlama fişekler; eski evimi, Hacı beyin hacca uğurlanışını, yanındaki sıska, sümsük ve sümüklü kızın ağlayışını anımsadım. Annesi, kızı bir taraftan pataklıyor, bir taraftan da şaşaa içinde kocasına dualar okuyordu.

Nevrim dönmüştü. "Biraz daha otursaydınız" deme gafletinde bile bulundum. Hacı bey son bir "lâ havle" çekti, döndü, memeyi de itip kakıp gitti.

Oturduğum yerde kaldım.

Kaldım.

Kaldım.

Meme

Meme

Kaldım.

Meme-yedim-meme-yedim-kaldım.

Sonraki bir kaç günün nasıl geçtiğini bilmiyorum. Kadınların gözleri, patronumun ensesi, köpeğimin kulakları, arabanın aynası, annemin pabuçları, anahtar deliği, gazetedeki köşemin adı... her şey, her şey memeydi. Biraz aklımı topladığımda memenin telefon numarasını buldum. Ertesi gün de cumaydı. Titredim, namaz vakti sevgili babası nasıl olsa evde olmayacaktı; boyunduruk altına sokamayacağı saatler... karısı lak lak kadının tekiydi; nasıl olsa bi komşu kapısındaydı...

Boyunduruk lâfına çok takılmış olmalıyım ki, rüyamda Hacı bey boynuma tasma takmış, İstanbul sokaklarında beni dolaştırıyordu. Dört ayak, pardon, iki ayak iki el üstünde peşinden sürükleniyordum aslen! Ara sıra havlama ihtiyacını karşılamak üzere ağzımı açtığımda ancak memelemek fiilini gerçekleştiriyordum. Memeyse, bir Galata kulesinin tepesinde, bir ayın yanında, (görüntüyü bi düşünün allah aşkına!) bir kuyrukta, bir Gülhane Parkı sakinlerinin arasında, kâh Medya İmparatorluğu semalarında, kâh Süleymaniye'de görünüp duruyor, memelememin şiddetini attırıyordu.

Sabah ayıldım mı, yoksa hep baygın mıydım idrak edemedim. Hayır, hiç bir şey beni yıkamazdı; önce işemeliydim, sonra işe mişe gitmeyecektim.

Tuvalette yine kendimi kaybetmişim. Baş belâsı damdan damlayan sular yüzünden birdenbire gözüm açılıverdi ve kendimi oral masturbasyon secde ederken buldum. Uçkuruma meme diye saldırmış olmalıyım. Memeyi değil, Hacı efendiyi düşünmeliyim, belki o zaman yola gelirim; hacca filan giderim, kefaret oruçlarımın hepsini tutar, (kahretsin, bu yaşam boyu açlık grevi demek!) part time namaz da kılarım, nedir düştüğüm bu haller! Köpeğim karşıma geçmiş anlamlı, anlamlı bakıyor, patileriyle de pipisini korumaya almış... Kahretsin, nasıl unuttum, telefon, evet, telefon etmeliyim...

Telefon numarası evin değişik yerlerine post-itlenmişti. Köpeğim tatlarını beğenmiş olacak; numaraları yalayıp duruyor. "İt,dur!" dedim, hayvancağız anında durdu. Hayvanlar hayvanlıklarını bilmeli! Ona hep "it" derim.

Soğuk terlerin ötesine geçerek, memeyle özdeşleşen telefon numarasını, uzun voltalar sonunda çevirdim.

-Alo

- Hee...

- Şey, ben... eski kiracınızım. Hani en son vapurda karşılaşmıştık, anımsadınız mı?

- Ne?

- Şey, hani vapurda, eski kiracınız..

- Bilmim...

- Bakın, sizi görmek zorundayım.

- Olmez.

- Ben eski kiracınızım. Size meğer borcum kalmış, onu vermeliyim.

- Babem bilir.

- Ne olur izin verin, sizi göreyim..

- Olmez.

- Bana yardım edin, lütfen, ben hani eski kiracınız.. şeyyy... alt alta otururduk, hep burnunuz akardı, ayy ne sevimliydiniz..

- hii, hii, hiii...

- Yine akıyor mu yoksa? Aman grip aşısı olun..

- Piki.

- Sizi görebilir miyim?

- Olmez.

- Benimle evlenir misiniz?

- Babem bilir.

- Bu akşam gelsem?

- Bilmim..

- Şimdi çıkabilir misiniz?

- Babem gelcek.

- Kaçsanız...

- Ayyy...

- Kaçmaz mısınız?

- Olmez.

- Sizin hiç arkadaşınız yok mu?

- Vaaaa...

- Onunla çıkın.

- Olmez..

Bu azaba daha fazla dayanamadım. Memeye ulaşmalıydım. Benim olmalıydı. Bu kadının sesi aramıza giremezdi. Sadece meme ve ben... Hacı bey, evet, ondan allahın emri, peygamberin kılıcıyla istemeliydim aptal kızını. Her şeyi yaparım; tüm yazılarımda Hacı beyin televizyonunu överim... Genel yayın yönetmenim, annem, eski sevgililerim... Sizleri seviyorum ama gerçek çizgimi buldum. Yıllardır aradığım patlamayı yaşıyorum. Artık yazılarım meme ve memeyi bana verecek Hacı bey için... Gerekirse hacı beyin televizyonuna da çıkarım; kravatlarım millete feda olsun..

Akşama bu iş bitmeliydi. Memeyi ya emecektim ya kesecektim. Sakinleşmiştim de... Şimdiye kadar istediğim her şeyi elde etmiştim... yaşamımın gerçek anlamını bulmuşken, onu kaybetmek bana yakışmazdı... Asla! Meme benim olmalıydı! Acilen! Rahmetli babam bana, erkekliğime güvenmemi öğretmişti; görkemli pusulam hiç şaşmazdı.

Müstevlilerin siyasi emelleri beni hiç ilgilendirmiyordu. Vazgeçemediğim tutkum, bir tanem (pardon, ikibenim) için taarruza geçme zamanı gelmişti. Ve sonunda Hacı beyin evine konuk oldum! Cemaatlerine katıldım; 'Günümüz İran Modası'na Estetiksel Yaklaşım' yazı dizisi, 'Yeşil Başlı Gövel Ördek' retrospektifi, 'Okul Öncesi Çocuklar İçin Dini Fıkralar' çalışması ve daha bir çok ulvî icraatın, bizzat içinde bulundum. Bulundum da duruldum, duruldukça memeledim. Memenin her kahve getirişinde inledim. Bu arada 'Yeşil Başlı Gövel Ördek' retrospektifini hazırlarken gösterdiğim inanç ve mukavemet, taktire şayan bulundu ve cemaatimizde ödüllerle şereflendirildim.

Ve meme benim oldu.

Benim, sadece benim.

Köpeğimin dik dik ( hem gözsel, hem pipisel ) memeyle muhatap olduğunu anlayınca, "it, pencereden atla" dedim. Atladı.

Eve kimseyi sokmadım.

Memeyi de dışarı çıkartmadım. Sadece bir gün, kahretsin, bir gün... hayatımı değiştirebileceğini düşünemediğim 'o' gün...

Çok zamanlardan sonra, bir gün eve döndüğümde, meme, ikinci kez zile basmadan sonra bile kapıyı açmayınca panikledim. Zile dokunur dokunmaz, meme bana kendini gösterirdi oysa... Üç, dört, beş... kapı açılmadı. Terler boşalmaya başladı her gözeneğimden; ya meme kaçıp gittiyse, ya bir daha gelmezse...

Anahtarımı çıkartmak aklıma geldiğinde, daha de tedirgin oldum. İçeri girip onu bulamamaktan korkuyordum. İlk kez, evet, ilk kez böylesine korktum.

Antre, mutfak, salon... yoktu... yatak odası, evet... evet, ordaydı işte, uzanmıştı, üstü örtülüydü, hemen onu görmeliydim, örtüyü kaldırdım; vahşet! Vahşet! Allahım ölüyorum! Meme yok! İkibenim yok! Sadece ve sadece ayaklar, bacaklar, kollar, kafa, neyse işte geriye kalan her şey var ama meme yok! Yatan şey bayılmış galiba... yatak kanlar içinde... meme yok! İkibenim nerdesin?!

Gözüm o sırada yataktaki bir kağıda ilişti. Tanıdığım bir yazıydı bu:

Benden farkın, o memeyi gördükten sonra saplantının başlaması... bense doğduğumdan beri memenin peşindeydim. Annemin memesini emmediğim için isyanlarını, ağlamalarını hatırlıyorum. Ama emmedim. Kadınlarla sevişmem 'meme'mi bulma arzusundan başka bir nedenden değildi. "Sonunda onu buldum, işte bu kazağın altında benim memem var" deyişlerim, sukûtu hayalle sonuçlandı.

Karını ilk ve son olarak getirdiğin Medya İmparatorluğu'muzda, memeyi gördüğüm anda, kırk üç yıllık özlemimi yakaladığımı anladım. İşte karşımdaydı. Ve benim olmalıydı.

Davranış bozukluklarının nedenini bir tek ben algılayabiliyordum. Geçmişini araştırdım, açıklarını yakaladım. (şu anda imha etmiş olsam da, meslek yaşamını sona erdirebilecek üç dosyan vardı elimde.) Ama memeye ulaşmak için, bunların hepsi kifayetsizdi.

Tek yol buydu. Senin adına üzgünüm. Onunla sonsuzluğumu yaşayacağım.

P.S: Medya İmparatorluğu'muzda, benim yerimi alman için tüm işlemleri gerçekleştirdim. Koltuğum senindir, meme de benim...

Kağıt parçası elimde donakalmıştım.

Meme gitti.

Meme gitti.

Ama galiba o, memeyi benden daha fazla hak etti. Çarçabuk kendimi toparlamam gerekiyor. Yarın çok yoğun bir gün ve rahat bir koltuğum olacak...

* * *

Sedef Özkan, ninnikabusninni, Toroslu kitaplığı, Birinci baskı, Nisan 2004, sayfa 53-58

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

 

Kitap Kurdu

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

Göster amcalarına seçkinliğini bakiim

Ali Türkan

Bunun için de pek emek sarfetmemiş birilerinin, boyuna yakınmalarını; ötekilere "yüzde altmışı aptaldır" dedikleri hâlde, kastları tarafından hâlâ solcu diye pazarlanmalarını ve bu türden nice şeyi anlayamıyorum. Hesapta aydın sorumluluğu adı altında, insanların uçkuruna karışıp kaç çocuk yapmaları gerektiğini bile dikte etmelerini de anlamıyorum o seçkinlerin. Bu kadar şeyi anlayamadığıma göre, hıyarlık bende sanırım. Hıyarca bi lâf daha edeyim o zaman: Zengin diktiğiyle, fakir s! Eyvallah! Yazar

Son Yorumlar

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °