Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Paradigmanın İflâsı 3

Fikret Başkaya


İktisat Bilimi: Geçerli Eğilimleri Meşrulaştırma Aracı

İktisat biliminin azgelişmişlik ve kalkınma sorunlarıyla ilgilenmesi için "biçimsel bağımsızlıkların" ortaya çıkması gerekti. Neoklasik iktisat kuramının bir alt dalı olarak II.Savaş sonrasında ortaya çıkan "kalkınma iktisadı", kendisini doğuranın zaaflarını doğal olarak taşıyordu. Amaç, yeni bağımsızlığa kavuşan ülke yöneticilerine "akıl vermekti".

* * *

Siyasal planda "bağımsızlaşsalar" da "genç uluslar", ekonomik, sosyal ve kültürel planda ulusallığı gerçekleştiremediler. Dolayısıyla ulusal bir ekonomi de söz konusu olamazdı. Kullandığı teknolojiyi üretemeyen, Batı tipi tüketim modeline uyum sağlamayı temel amaç sayan, ithal ettiği teknolojiyle emperyalist metropollerin ihtiyacı olan malları üretip ihraç eden, ekonominin değişik sektörleri arasında eklemlenmenin (articulation) bulunmadığı bir ülkede, ulusal ekonomiden değil, yeni sömürge ekonomisinden bahsetmek gerçeğe daha uygun düşer.

Liberal öğretiye dayalı "kalkınma iktisadı", büyümeyle kalkınmayı özdeş sayar. Oysa büyüme eşittir kalkınma yaklaşımı inandırıcı değildir. Hızlı büyüme (GSMH artışı), geniş toplum kesimlerinin yoksullaşmasıyla atbaşı gidebilir. Bölgesel ve sosyal dengesizlikleri derinleştirebilir, ekolojik sorunlar ortaya çıkarabilir. Genel olarak geçerli olan bu durum, iç bütünlüğü ve tutarlılığı olmayan yeni sömürge statüsündeki azgelişmiş ülkeler için daha da geçerlidir. Kişi başına millî gelir (aritmetik ortalamadır), bir ekonominin yapısını ve ülkede yaşayanların refah düzeyini yansıtmaz.

* * *

Bir kere neoklasik teorik yaklaşımlar, azgelişmiş ülkelerin geriliğini, bu sosyal formasyonların kendi ekonomik, sosyal ve politik geriliğinin sonucu olduğu görüşüne dayandırınca ve dış sömürü, bağımlılık, biçimsizleşme, kimliksizleşme, üretici temelin zaafa uğratılması gibi nedenler analizin dışına atılınca, dış destek, dış yardım, yabancı sermayeyle kalkınabilecekleri görüşü haklılık kazandı.

Böyle bir yaklaşım geçerli olunca, bir ülkenin kalkınabilmesi gelişmişlere benzemek, onlardan sermaye, teknoloji, bilim, değer yargıları vb. ithal etmekle mümkün olabilirdi! Böyle bir sürecin devam ettirilmesi ise, artık giderek içselleşmiş sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin, son analizde de azgelişmişliğin derinleşmesi anlamına gelirdi.

Bu nedenle azgelişmiş ülkeler, Ali Mazrui'nin yazdığı gibi "Batılılaştılar", ama "Çağdaşlaşamadılar".

Batı tüketim ve davranış kalıplarını daha çok benimsemek hem genelleştirilmesi zor bir şeydir, hem de bu yolla azgelişmiş bir ülkenin kalkınıp gerçek anlamda çağdaş olması mümkün değildir.

Nitekim söz konusu sürecin sonucunda küçük bir azınlık, emperyalist ülkelerdeki orta sınıfları bile kıskandıracak maddi zenginliğe kavuşurken, geniş toplum kesimleri marjinalleşti. Toplumsal dengesizlikler daha da derinleşti. Toplumu oluşturan bağlar güçlenecek yerde zayıfladı. Bağımlılık, yaşamın tüm boyutlarını daha çok etkiler oldu.

* * *

İnsanlığın ezici çoğunluğu için bir sömürü ve baskı aracı durumundaki modern bilim ve teknolojinin prestijinin sürekli artması ilginçtir. Yenilenemez doğal kaynakları hızla yok ederek, insanlığın ve tüm canlıların varlığını ve geleceğini tehdit eden bilimsel ve teknolojik ilerlemeye dayalı burjuva uygarlığı neden hâlâ hayranlık uyandırabiliyor?

Sömürü ve baskının bir aracı olan bilim ve teknoloji, hem emperyalist Batı'ya dünyanın zenginliğine el koyma olanağı verdiği için Batılılarca itiraz edilmiyor, hem de azgelişmiş ülkelerdeki işbirlikçi oligarşiler ve onların çevresi sömürüden pay alabiliyorlar. Aldıkları bu pay karşılığında kendi halklarına zulmederek, baskı ve devlet terörünü sürekli gündemde tutarak, eski sömürgeci yöneticilerin uyguladıkları baskıyı bile geride bırakıyorlar. Üstelik bunu "ulusallık", "ulusal çıkar", "ulusal güvenlik", "birlik beraberlik" gibi kavramların gerisine gizlenerek yapıyorlar.

Bu anlamda bir düşünürün dediği gibi; "halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu ülkeleri yöneten oligarşilerin kendi halklarını boğazlama hakkına dönüşmüş bulunuyor."

* * *

Uluslararası planda rekabetçi olmayan hiç bir şeyin üretilmesi söz konusu değildir. Her şeyi uluslararası pazar mekânizmaları belirliyor. Belirli sınırlar içinde azgelişmiş ülkelerin yoksulluğu, sanayileşmiş ülkelerin zenginliğinden kaynaklanıyor. Zaten azgelişmişlik olgusu, bu ülkelerin kapitalizmin etkisi altına girmelerinin sonucunda ortaya çıkmış bir süreçtir.

Batılılar beşyüz yıldır, Dünyanın geri kalan bölümünü sonu olmayan bir yolda ilerlemeye zorladılar. Misyonerlerin ve sömürgeci yöneticilerin yerini şimdilerde "bilim adamları" almış durumda.

* * *

Batı'dan ithal edilen iktisat kuramının, Türkiye'nin (ve benzer durumdaki ülkelerin) gerçeğini ne açıklama yeteneği vardır, ne de öyle bir isteğe sahiptir. SÖz konusu kurama dayalı politikalar da azgelişmişliği yeniden üretmeye yarar. Bu nedenle, Batı'dan ithal edilen ve asıl işlevi ideolojik olan, ama bilimsellik görüntüsü altında yerli ve uluslararası sermayenin çıkarlarını gerçekleştirmek gibi bir misyonu olan söz konusu öğretinin, katıksız bir eleştirisini yapmamız gerekiyor.

Nitekim, Türkçe sözlü hafif müzik ne kadar bize aitse, Türkçe sözlü iktisat kuramı da o kadar bize aittir.

Son yıllarda Batılılar başarılı ögrencileriyle övünüyorlar ve tüm azgelişmiş ülkeleri mevcut uluslararası güç dengeleri ve ilişkiler ortamında kalkınabileceklerine inandırmak için, "Yeni Sanayi Ülkeleri" ya da "Asya'nın 4 Kaplanı" denilen Hong Kong, Singapur, Tayvan ve G.Kore'yi örnek gösteriyorlar.

Bu ülkeler diğerleri için örnek oluşturamazlar: Bilindiği gibi, söz konusu ülkelerin başarısı ihracata dayanıyor. Gerisinde de çokuluslu şirketler var. Çokuluslu şirketlerin bu bölgede yogunlaşmasının da özel nedenleri vardı. Zaten bunlardan ikisi şehir-devlettir, diğer ikisi ise özel koşullarda dışa açılma stratejisi uyguladılar.

Burada, söz konusu başarının anlamı, ne pahasına ve nasıl gerçekleştiğinin tahliline girmeyeceğiz. Sadece iki hatırlatma yapmak yeterlidir. Bu ülkelerde (Güney Kore ve Tayvan) askeri diktatörlükler geçerliydi. Güney Kore'de 1987'de bile haftalık çalışma süresi 53 saatti. İşçi sendikaları pratikte mevcut değildi, iş kazalarında Dünyada ilk sıralarda yer alıyordu. Ucuz işçi cennetiydi. 1987'de 48 milyar dolar dış borcu vardı. Tayvan'daysa, sıkıyönetim 1987'de son buldu. 1987 öncesi 38 yıl boyunca sıkıyönetimle "idare edildi."

Fakat asıl önemli olan yukarda söylenenler değildir. Korumacılığın ve tarife dışı sınırlamaların söz konusu olduğu bir dünyada, tüm azgelişmiş ülkelerin "yeni sanayi ülkeleri" kadar ihracat yapmaları olanaklı mıdır?

IMF rakamlarına göre, 1987'de Güney Kore kişi başına 1.120 dolar, Hong Kong 8.650 dolar, Singapur da 11.000 dolar değerinde ihracat yaptı. Eğer 171 milyon nüfuslu Endonezya da kişi başına Singapur düzeyinde ihracat yapsaydı, bu tüm Dünya ihracatının %75'ine eşit olurdu. Dünyanın en büyük ihracatçılarından F.Almanya'nın bile dünya ticaretinde sadece %12'lik bir paya sahip olduğu düşünülürse, "Asya'nın 4 Kaplanı"nın ihracat başarısının diğerleri için bir örnek oluşturmasının olanaksızlığı anlaşılır.

Son dönemde, bilimsel yarışın dışında kalırsak sonumuzun kötü olacağına ilişkin bir "korku" yayılıyor. Bireysel düzeyde "köşe dönme" ideolojisinin ulusal planda bir benzeri uydurulmuş durumda. Bu, "bilgi çağını yakalamak", "21. yüzyıla atlamak" vb. biçimde ifade ediliyor. Bu yakalama operasyonuyla söylenmek istenen, "10 yıl sonra dünyanın zenginliğine ortak olacagımız!", "son bir zor on yılımızın kaldığı" gibi hezeyanları ve kuruntuları çağrıştırıyor.

Aslında 200 yıldır anlatılan hep aynı masal. "Her söz her ağıza yakışmaz." denir. Bugünkü yöneticilere zaten bilimsel kaygılar pek yakışmıyor. Asla öyle bir amaçları olmadığı da kesin. Bugüne kadar çağı yakalamak, modern mallara, Batı'nın ürettiği mallara sahip olmak olarak anlaşıldı. Bu anlamda çağı yakaladığımız doğrudur. Modern mallarsa, "bizim yarın ihtiyacımız olan değil, dün Batı'nın ürettiğidir!"

Eğer çağdaşlık Batı teknolojisinin ve biliminin ürünlerine sahip olmaksa, toplumun tüm kesimlerinin bu anlamda "çağdaş" olması olanaksızdır. Eğer modern bilim ve teknolojiye sahip olmaksa, bu da saçmadır. Nitekim, liberal (kapitalist) ve bürokratik (sosyalist) oligarşilerin çıkarına üretilen ve amacı daha fazla sosyal artık olan bir sistemde modern bilim ve teknoloji, insanlığın geleceğini tehlikeye atmış durumdadır.

* * *

Bize göre "çağdaş toplum"; kimyasal-biyolojik silahlara, F16'lara, nükleer füzelere, otoyollara, uzaktan kumanda aletine, Coca Cola'ya, robotlara vb. sahip olan değil; kendisi hakkında düşünme yeteneğine sahip olan, bugününü ve geleceğini tasarlayabilen toplumdur. Bunun da birinci koşulu Avrupamerkezli Dünya görüşünün, bilim ve teknolojinin işlevi hakkında düşünce açıklığına ulaşmaktır. Başka bir anlatımla, ideolojik köleliği aşmaktır. Bunu gerçekleştirmenin yolu da, bilimin pasif tüketicisi olmaktan çıkıp, bilim üreticisi durumuna gelmektir. Ama Batı'da yapılandan farklı biçimde ve farklı amaçlar için.

Kapitalist süreçlerin sürekli yeni sorunlar ortaya çıkardığı, çözümsüzlüğün de giderek büyüdüğü koşullarda, toplumda iki yönde tepki ortaya çıkıyor: Bunlardan birincisi geçmişin yüceltilmesi, "altın çağa dönme", "şanlı geçmişe sığınma" vb.'dir; ikincisi de Batı'yı yakalayacağımız ve yakalamamız gerektiği yönündeki saçma inançtır. Bunlardan birincisi çoğunlukla dinci gurupların, ırkçı, şoven, aşırı milliyetçi unsurların kültür milliyetçiliğini yüceltmeleri biçiminde ortaya çıkıyor.

Nedense, kültür milliyetçiliğini yüceltenler, emperyalist sömürüden hiç söz etmiyorlar! Pazar ekonomisinin erdemleri konusunda da suskunlar! Kültür milliyetçiliğinin yüceltilmesi, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Zira tarihte geriye dönüş yoktur. Üstelik arzulanan bir şey de olmamalıdır.

Bugünün sorunlarını, düne ait yöntemlerle çözmek mümkün olmadığı gibi, elli yaşındaki adama sekiz yaşındaki çocuğun elbisesini giydirmek de mümkün değildir. Son tahlilde kültür milliyetçiliği, mevcut tezahürleriyle emperyalizmin ve yerli oligarşinin ekmegine yağ sürmek gibi bir işleve sahiptir.

İkincilere gelince, bunlar da dillerine neyi dolarlarsa dolasınlar. Ülke zenginliğine el koyan, emperyalist sömürüden pay alan Batıcı azınlık ve çevresidir. Batı bilim ve teknolojisine hayrandırlar. Zira ondan çıkar sağlıyorlar ve ürünlerine sahiptirler. Bu yüzden, "Batı'dan gelen her şey iyidir" sloganına sıkı sıkıya sarılırlar. Bu koşullarda Batı gibi olma problematiğini terk etmek, olanaklar ölçüsünde de Batı'yı "başka türlü olmaya" zorlamak gerekiyor.

Artık insanlığın geleceğini temsil etme "ayrıcalığının" Batı'nın elinden alınması gerekiyor. Eger homo sapiens gerçekten adına lâyık olduğunu kanıtlamaya niyetliyse; öncelikle insanlığı hızla felâkete sürükleyen bilim ve teknolojiyi "ayrıcalıklıların" elinden alarak, yeniden biçimlendirmesi ve yönlendirmesi gerekiyor. Bilim ve teknoloji düşmanlığı kadar, aşırı bilim ve teknoloji hayranlığının ve fetişizminin de tehlikeli olabileceğinin bilincine varmak ve bu yönde harekete geçmek gerekiyor.

Herhangi bir yere termik santral mı kurulması, yoksa fidanlık mı yapılmasına yöre halkı değil de "uzmanlar" ve "bilim adamları" karar verdiği sürece, bilim ve teknolojinin bir baskı ve sömürü aracı olarak kullanılmasının önüne geçilemez. Ne ki, sanayileşmiş ülkelerde liberal, azgelişmiş ülkelerde de işbirlikçi oligarşilerin iktidarına son verilmedikçe çözümsüzlük devam etmek durumundadır.

Fikret Başkaya, Paradigmanın İflâsı, Özgür Üniversite yayınları, 8. basım (sayfa 313-336)

<- İlk sayfa

 

Kitap Kurdu

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Pembeye boyayın o !bneleri

Ali Türkan

Sahip olmadığığından, mükemmele yakın bir dünyada yaşadığına inanan, bu dünyayı korumak adına da her şeyi yapabilecek bir tektipinsan'dır. Birilerinin pembeye veya başka bir renge boyanması da, bu birileri kendisi olmadığı sürece, rahatsız etmeyecektir onu. John Boy'un çocukları, tosladıkları duvarları demokrasinin gereği sanan ve özgür olduklarına inandıkları işte böyle bir ortamda, "bir hazin hürriyet"e şahitlik eden yıldızların altında dünyaya gelirler. Bir sonraki yazı: O çocuklar büyüdü Ahmet Abi Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°