Fikret Başkaya
Başlangıçta kurtuluş Hıristiyanlaşmaktaydı. Daha sonra modernleşmekte, batılılaşmakta, şimdilerde de kalkınmadadır. Çağ atlama, çağı yakalama, 21. yüzyılı yakalama vb. gibi yenileri de üretilmeye devam ediliyor. Batılılar kendi dışındakileri her zaman "geri" olarak gördüler ve onları değişip kendilerine benzemeleri gerektiğine de inandırdılar veya inanmaya zorladılar.
Fakat çelişik olan bir durumu da aşmaları gerekiyordu. Doğalarından kaynaklanan bir gerilige mahkum olan bu halklar, kendiliklerinden batılılaşmazlar, kalkınamazlar ve Batılıya benzeyemezlerdi. O halde bu işi sömürgecilik, Batı'dan ihraç edilen mallar, sermaye, teknoloji, bilim, silahlar vb. gerçekleştirebilirdi. Şimdilerde azgelişmiş ülkelerin işbirlikçi oligarşileri ve yozlaşmış yöneticileri, yabancı sermayenin gelip ülkelerini kalkındıracağından hiç şüphe etmiyorlar.
Ünlü İngiliz filozofu John Locke; "Orada (Amerika'da) geniş ve hareketli bir ülkenin kralı, Ingiltere' deki bir gündelikçi işçiden daha kötü evde oturur ve daha kötü giyinir," diyor. Dikkat edilirse giyim ve barınak açısından Amerikalı kral, İngiliz gündelikçiden daha kötü durumda! O halde kralın önce sıradan bir İngiliz gündelikçisi durumuna getirilmesi gerekiyor. Şimdilerde bunun adı, kişi başına düşen GSMH'dir.
Azgelişmiş ülkelerin insanları da ortalama bir Amerikalınınkine eşit GSMH düzeyine ulaşınca kalkınma gerçekleşecek! Nihaî amacı üretim için üretim olan, değişim değerinin kullanım değerinin yerine geçtiği kapitalist üretim tarzı, sürekli eşitsizlikler ve dengesizlikler üretip, bunu derinleştirmek durumunda. Zira üretimin amacı "ihtiyaçların tatmin edilmesi değil...", kör bir prodüktivizm'dir. Başka bir ifade ile, daha çok artıdeğer; dolayısıyla kârdır.
Azgelişmiş ülkeler, GSMH'larını artırarak gelişmişler gibi olacak! Tank, oyuncak ve gazoz üretimini on kat artıran bir ülke aynı oranda yüksek GSMH'ye sahip olur. Söz konusu kritere göre de, kişi başına gelir aynı oranda artmış sayılır (aritmetik ortalama). Söz konusu ülkenin böyle bir büyümeyi ne pahasına elde ettiği dikkate alınmaz. Bu anlamda millî gelir hesapları neyin üretildiği, ne pahasına üretildiği, üretimin ekolojik ve sosyal maliyeti ile ilgili değildir.
Oysa söz konusu GSMH artışı, yenilenemez doğal kaynakların tahribi ve gelecek kuşakların yaşamını tehlikeye atarak gerçekleştirilmiş olabilir! Sahip olduğu ormanları hızla kesip, ihraç eden ve orman ürünleri üretimini ve ihracatını elli kat artıran bir ülkenin kişi başına geliri de o oranda yükselir. Ormanlar kesilip bittikten sonra, toprak erozyonu, çölleşme ve kuraklık ülkeyi sardığında ve ülke yaşanamaz hale geldiğinde, söz konusu büyümenin ne ifade ettiği anlaşılsa da, artık bir anlam ifade etmeyecektir.
30 milyon nüfuslu bir ülkenin toplam nüfusu, onbeşer milyonluk iki metropolde toplandığında (ki kapitalist süreç böyle bir eğilim içermektedir), kentin bir ucunda oturup diğer ucunda çalışan, her gün 100 km. yol kateden ve işe gidip gelmek için dört saatini harcayan ve çok sayıda ulaşım aracı kullanan kişi, kullandığı ulaşım araçları nedeniyle "gelir yaratır" ve bu gelir de GSMH'yı yükseltir. Bu arada çevre kirlenmesi, kazalar, gürültü vs. de ortaya çıkar; ama GSMH bakımından bunun önemi yoktur. Oysa aynı kişi orta büyüklükte bir kentte yaşasaydı, her gün dört saatini yollarda harcamasaydı, işine yürüyerek gitseydi enerji israfı, çevre kirlenmesi, yorgunluk ve psikolojik sorunlardan uzak kalırdı; ama GSMH ve kişi başına düşen ulusal gelir de aynı oranda düşük olurdu.
Böylesi bir durumda "zengin" olmayı mı, yoksa "yoksul" olmayı mı yeğlerdiniz?
İktisat bilimi bu sorunlarla ilgili olmadığı için, ekolojik hareketin haklı eleştirilerine maruz kalıyor. Ekolojik sınırlar dikkate alınmadığı zaman bile, azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkeler gibi olabilmeleri olanaksızdır. Böylesi bir şey, hiyerarşik kapitalist dünya sisteminin yapısına, mantığına ve işleyişine ters düşer. II. Dünya Savaşı sonrasının oldukça uzun genişleme (refah) döneminde bile, gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki "zenginlik farkı" hızla açıldı. 1980 sonrasındaysa durum, vahim bir hal aldı.
Bugün iki milyardan fazla insan (dünya nüfusunun %48'i), yaşayabilmek için dünya gelirinin %13'ünden azına sahip. Oysa 1950-1980 döneminde yüksek oranlı bir ekonomik büyüme söz konusuydu. 1980 sonrasında azgelişmişlerin durumu daha da kötüleşti. Kırktan fazla ülke 1990'da, 1980 gelir düzeyinin de altına düştü. Oysa bugün 1950'dekinin yedi katı üretim düzeyine ulaşılmış durumda.
Dünya Bankası rakamlarına göre, söz konusu dönemde azgelişmiş ülkeler sanayileşmiş ülkelerden daha yüksek oranda GSMH artışı gerçekleştirdikleri halde, kişi başına gelir artışı yılda ortalama 7 dolar, sanayileşmiş ülkelerde ise 270 dolar olarak gerçekleşti. Bilindiği gibi büyümenin niteliği de önemlidir. Büyümenin niteliği dikkate alınmadığı durumda bile, azgelişmiş ülkeler kişi başına yıllık 7 dolar artışla "gelişmiş" ülkeleri nasıl yakalayabilirler?
Ne ki, yukarıda verilen rakam da aritmetik ortalamadır. Zira, aynı dönemde dünyanın en yoksul 500 milyonunun kişi başına geliri sadece 73 cent arttı.
(...) Mc Goman ve Kordan'ın tahminlerine göre iki yüzyıl önce yoksullarla zenginler arasındaki zenginlik farkı, bire birbuçuk (1/1,5) iken, bu oran 1960'da bire yirmiye (1/ 20), 1980'de de bire kırkaltıya (1/46) yükseldi. 1980 sonrasında farkın daha hızlı açıldığını söylemeye bile gerek yok.
Yine Dünya Bankası rakamlarına göre, en yoksul ülkeler 1978'de dünya gelirinin %5.6'sına sahipken, bu oran 1984'de %4.56'ya gerilemiştir.
Azgelişmiş ülkelerin gelişmişler gibi "olabilmeleri" ekolojik bakımdan da olanaksızdır. İktisat bilimi, üretimin sınırsız büyüyebileceği postulasına dayanır. Ünlü Fransız iktisatçısı "Jean-Baptiste Say", "Cours d'Economie politique Pratiques...", 1828-1830 adlı eserinde, "doğal zenginlikler, tükenmezdirler, ne çoğaltılabilirler ne de tükenirler, bu yüzden ekonomi biliminin konusu değildirler," diye yazıyordu. Condorcet de, daha 1770'lerde; "insan düşüncesi ne kendi sınırlarına ne de doğanın engellerine takılmadan sürekli ilerleyecek," diyordu.
Geçerli yaklaşımda asıl amaç üretimin artması ve sosyal artığın büyümesidir. Onca öğünülen ve hayranlık uyandıran burjuva uygarlığının "başarısı" aslında biyosferin üç milyar yılda biriktirdiği "sermayenin" aşırı israfıyla mümkün olmuştur. Bugün bu süreç hızla devam etmektedir.
Ne ki, teknikçi burjuva uygarlığının şımarıklığının ve aşırılıklarının bedeli, sadece "yoksullar" tarafından ödenmekle kalmayacak; bir bütün olarak insanlığın (gezegenin) geleceği tehdit altında bulunuyor. Zira amacı üretim ve anlamsız bir prodüktivizm olan, ekolojik ve insanî boyutu dikkate almayan, neoliberal iktisat kuramınca da meşrulaştırılan bugünkü eğilimler ve süreçler, hızla gezegeni yaşanmaz duruma getiriyor.
Azgelişmiş denilen ülkeler de dünyanın ayrıcalıklıları kadar üretip, onlar kadar tüketmeye, onlar kadar yokedip onlar kadar kirletmeye kalkarlarsa durum ne olur?" Dünyanın lânetlileri" de, ortalama bir Amerikalı kadar tüketmeye başlarlarsa nasıl bir tablo ortaya çıkar?
Bugün dünya nüfusunun yaklaşık %20'sini oluşturan ayrıcalıklılar (sanayileşmiş ülkeler) dünya kaynaklarının yaklaşık %80'ini kullanıyorlar.
1987'de dünya nüfusunun beşte birinden azını oluşturan (747 milyon kişi) OECD ülkeleri, kişi başına 6573 kilo petrole eşit enerji tüketiyordu. (...) Ortalama bir Amerikalı bir Bengladeşli'den 440 kat, Etyopyalı'dan da 600 kat fazla enerji tüketiyor.
700 milyon insan yeterli beslenemez durumda. Bu insanların yeterli beslenebilmeleri için, 40 milyon ton hububat yeterliyken, zengin ülkelerde hayvanları beslemek için her yıl 540 milyon ton hububat harcanıyor!
Amerikalılar zayıflamak için her yıl beş milyar dolar harcıyorlar.
1.9 milyar insan, sağlığa uygun içme ve kullanma suyundan mahrum.
1988'de dünyada silahlanma amacıyla kişi başına 200 dolar harcandı. Eğer her çocuk için sadece 5 dolar harcansaydı, 14 milyon çocuğun sıradan bulaşıcı hastalıklardan ölmesi önlenebilecekti.
Bugün dünyada okuma yazma bilmeyen 880 milyon insan var!
Dünya insanlarının ezici çoğunluğu kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı yoksulluk ve sefaletle boğuşurken, "çağdaş Romalılar" refah içinde ve demokratik bir ortamda yaşıyorlarsa (aslında söz konusu sosyal formasyonlar gerçek anlamda demokratik toplumlar değil, liberal oligarşilerdir) bu, "dünyanın lânetlileri" refahlarına ortak olmadığı içindir.
Dünya nüfusunun yaklaşık dörtle üçünü oluşturan "yoksullar" bugünkü üretim ve tüketim düzeyindeyken bile gezegen, üzerinde yaşanamaz hale gelmiş durumda. Hızla bozulmaya da devam ediyor. Sera etkisi, ozon tabakasının zayıflaması, hayvan ve bitki türlerinin yok olması, denizlerin, göllerin, ırmakların ve içme sularının kirlenmesi, ormanların hızlı tahribi (yangınlar) ve kesim yüzünden ve fosil yakıtların çıkardığı karbon gazlarının neden olduğu sera etkisi ve ısınma, asit yağmuru, nükleer tehlike ve nükleer kirlenme, suları giderek azalan büyük nehirler (Nil, Missisipi, Ganj, Sarı Irmak vb.), sanayi artıklarının neden olduğu kirlilik, zehirli artıklar, aşırı kullanılan toprakların çoraklaşıp verimsizleşmesi, (her yıl 6 milyon hektar verimli arazi çölleşiyor ve 11 milyon hektar orman yok oluyor), atmosferin ısınması, yaşam kalitesinin bozulması, yabancılaşmanın dayanılmaz sınırları zorlaması, aşağılanan azınlık kültürlerinin hızla tahrip edilmesi vb. şimdiden insanlığın geleceğini tehdit ediyor.
Dünya nüfusunun %5'ini oluşturan ABD, dünya gıda üretiminin %35'ini ve dünya enerji üretiminin de %60'ını tüketiyor.
Bütün azgelişmiş ülkelerin, ABD'nin düzeyine değilse bile, görece daha az gelişmiş bir Avrupa ülkesinin üretim ve tüketim düzeyine ulaştığında, yaratacağı sorunları hayal etmek bile bir kâbus olurdu.
Bütün Çinlilerin birer otomobile sahip olmaları halinde, bunun kaynaklar üzerindeki baskısı ve yaratacağı çevre kirlenmesini düşünmek bile ürperticidir. Yenilenemez doğal kaynakları hızla tüketen, çevreyi kirleten, gezegeni yaşanmaz hale getiren, ekolojik sınırlar söz konusu olmadığında bile aşırı yoksulluk ve sefalet üreten, Batı burjuva uygarlığına dahil olmayı, ona benzemeyi, "Batılılaşmayı", "çağdaşlaşmayı", "kalkınmayı", "çağ atlamayı", "bilgi çağını yakalamayı", onlar kadar üretip onlar kadar tüketmeyi, kirletmeyi, yok etmeyi amaçlamalı mıyız?
Bu olanaklı ve arzulanır bir şey midir? Dünyanın geri kalan bölümünde de tarımsal üretim için ABD'deki yöntemler (ileri teknoloji) uygulansaydı, dünyada üretilen enerjinin tamamının sadece gıda üretiminde harcanılması gerekecektir ki, böyle bir şey olanaksızdır. 1970'de ABD'de bir kalorilik besin maddesi üretmek için 9.6 kalorilik fosil kalori harcanıyordu.
İşte dillere destan tarımsal verimlilik artışının sırrı.
Kitap Kurdu

Ali Türkan
Bir halaları varmış orada. Gerçi lanet karının tekiymiş, çocukları da dövermiş (bunu anlatırken kolundaki yanıkları gösterdi; halası maşayla yapmış) ama en azından yemek çıkarırmış her akşam. Babasını da ikna etti. Birkaç gün içinde gidiyorlar. Babanın efendiliğini, oğlanın fırlamalığını ve büyük kızın dostluğunu özleyeceğim ama galiba en iyisi bu. Yazar

Necdet Şen
Herkes turbo motorlu araba alamıyor ama 350 YTL maaşla hayatta kalmaya çabalayan stajyer memur bile taksit-maksit ulaşabiliyor bu cihaza. Ve minik bir asalet ünvanı gibi avucunda taşıyor. O sırada kendini kim gibi hissediyor, bilemem. Necdet Şen
DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.