Fikret Başkaya
"Özgürce düşünmek, özgürce davranmak, araştırmacının görevi değil, temel niteliğidir." (İsmail Beşikçi)
Sömürgecilikle başlayan dönemde. "Batı" ile "Batılı olmayanlar" arasındaki ilişkiler biçim değiştirse de özü hep aynı kaldı. Başlangıçta sömürgeciliğin yerleşmesi için askeri plandaki üstünlük önemli olmakla birlikte, asıl belirleyici olan "Batı düşüncesi", "Batı bilimi ve teknolojisi"ydi.
Dünyanın geri kalan bölgelerindeki halklar; kendi doğalarından kaynaklanan bir "geriliğe mahkûm olduklarına, Avrupalıya göre "aşağılık" olduklarına inandırılmalarında söz konusu "modern bilim" belirleyici bir rol oynadı.
Üstelik her tarihsel dönemde sömürgeciliğin bir aracı olan "modern Batı bilimi" kendini "tarafsız" ve "evrensel" olarak sunmayı da başardı. Böylece tarafsızlık ve evrensellik efsanesi, batı bilim ve teknolojisine karşı konulmaz bir güç kazandırdı. Her kim batı düşüncesine, egemen batı ideolojisine karşı çıkarsa, bilim düşmanı ve gerici damgasını yemekten kendini kurtaramazdı. Artık Avrupamerkezli, ırkçı, nüfuz yayıcı Batı ideolojisi tüm dünyada egemen olabilirdi.
Hıristiyan misyonerlerin başlangıçtaki "uygarlaştırma misyonu", giderek "kalkındırma misyonuna" dönüştü! Sömürgeleştirmenin Batı'daki adı, "uygarlaştırmaktı." Uygarlık götüremezlerdi ama, var olan uygarlıkları ve uygarlıkların yaratıcılarını tarih sahnesinden silecek güce erişmişlerdi.
İddia edildiğinin aksine, aydınlanma felsefesinden esinlenen fikirler, yerli kültürlerin tahrip edilmesini meşrulaştırmıştır. Şimdilerde bilim ve teknoloji taşıyıcıları, sömürgeciliğin başlangıcındaki misyonerin yerini almış durumda. Bu arada 1960'larda azgelişmiş ülkelere dağılan "barış gönüllüleri"ni de hatırlamamak olmaz. Bugün sadece Sahra'nın güneyindeki Kara Afrika'da 80 bin "kalkınma uzmanı" görev yapıyor ve bunlara yılda 4 milyar dolar ücret ödeniyor!
Batı'nın rasyonalizmi ve bilimi bir kere egemen olunca, yüzbinlerce yıldan beri birikip gelen tüm bilgiler değersizleşti. Batı burjuvazisi, egemen olabilmek için böyle bir yola başvuracaktı. Bir tek "Batı bilimi" vardı ve ifadesini "diplomalı aydın" da buluyordu. Sömürge ve yarı sömürgelerdeki "Batıcı aydınlar", sömürgeciliğin ürünü olan yerli işbirlikçi orta sınıflar, kendi halklarını ve kendi geçmişlerini suçlama yarışında Batılı efendilerini bile geride bıraktılar.
Sömürge "aydınlarının" ve işbirlikçi sınıf ve grupların bu tavrını ideolojik bir yanılsama olarak görmek yanlıştır. Maddi, sınıfsal çıkarlar söz konusuydu. Bugün olduğu gibi, her tarihsel dönemde sömürgecilik ve emperyalizmden çıkar sağlayan, varlıkları emperyalist sömürü ve bağımlılık ilişkilerine bağlı, işbirlikçi sınıflar söz konusudur.
Batı burjuva uygarlığının, sömürgecilik ve emperyalizmin ideolojik bir aracı olan "iktisat bilimi" için de durum aynıdır. Egemen batı ideolojisinin önemli yapıcı unsurlarından birini oluşturan "iktisat kuramı"na dayalı politikalar, azgelişmiş ülkelerde büyük yıkımlara neden olduğu halde, tartışmasız kabul görüyor ve üniversitelerde okutulmaya devam ediliyor. Bilimselliği ve evrenselliği eleştiri konusu olmasını engelliyor.
Bir "bilim" ve "bilimsellik" çılgınlığı zihinsel alanı bütünüyle kuşatmış durumda. Yaşlı bir kadın yüzyılların mirasına ve kendi deneylerine dayanarak, otlardan bir ilaç yaptığında, bu "kocakarı ilacı" olarak lanetleniyor. Kapitalist bir firma, aynı otlardan aynı ilacı ürettiğindeyse, bilimselliğin ürünü sayılıyor ve tartışmasız kabul görüyor.
Yaşlı kadının ürettiği ilacın "lânetlenmesi", çokuluslu şirketin ürettiği ilacın kabul görmesi, elbette kadının yaşından kaynaklanmıyor. İlacı üreten bir genç kız olsaydı da durum değişmeyecekti. Zira, kapitalist toplumda, kapitalist üretim sürecine girmeyen, amacı icar elde etmek olmayan hiç bir şey makbul değildir. Modern bilimin, bu arada iktisat biliminin ilgi alanı dışındadır. Para akımının bittiği yerde iktisadı analiz de son bulur. Kapitalist kârlılık kategorisine girmeyen hiç bir şeyin üretilmesine bu yüzden iyi gözle bakılmaz! Tek tek insanların kendi ilaçlarını üretmeleri kapitalist ilaç pazarını daraltır, kârlılığı olumsuz yönde etkiler.
Sonuçta insanların ihtiyaç duydukları ilaçların kendileri tarafından üretilmesi "bilim " aracılığıyla yasaklanır. Mukayeseli üstünlüğü olmadığı gerekçesiyle birçok azgelişmiş ülkenin en önemli gereksinmeleri olan gıda maddelerini üretmelerinin (buğday, pirinç vb.) neoliberal iktisat kuramına dayanılarak yasaklanması gibi. Kapitalist firmanın ürettiği ilaçlar "bilimsellik" damgasını taşıyorlar. Bilimsellikleri bir kere tescil edilince, artık sattıkları her zehirde bir keramet bulunacaktır. İlacın verdiği şifa, biliminden menkul.
Benzer bir durum "iktisat bilimi" için de söz konusudur. Son analizde sömürgeciliği ve daha genel olarak da burjuva uygarlığını meşrulaştırmaya yarayan "iktisat bilimi" de "evrensel" sayılıyor. Zira modern Batı bilimi evrenseldir. Her toplumda ve her tarihsel dönemde de geçerlidir. Batıda (önce İngiltere'de) üretilen ve özel koşulların ürünü olan söz konusu. Bilim, artık her yere ihraç edilebilirdi. Tanımı gereği bilimdir ve tabii evrenseldir. Bilim evrensel planda geçerliyse, ona dayalı iktisat politikaları da evrensel geçerliliğe sahiptir.
Buradaki mesaj çok açık: Siz de İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, Almanlar vb. gibi yaparsanız, onların geçtikleri yollardan geçerseniz kalkınırsınız! "Tarafsız" ve "evrensel" bilimin yarattığı ideolojik şartlanma ve kölelik o kadar köklüdür ki, kimse eskiden gidenlerin nereye vardığını, o yolların şimdilerde açık olup olmadığını vb. düşünme zahmetine bile katlanmaz. Değişik bünyelere aynı ilacı uygulamanın sonuçlarını düşünmeye yanaşmaz.
Sömürgecilik sürecinde, bilimin tarafsızlığı ve evrenselliği önemli bir koz olarak kullanıldı. Sömürgecilik de kapitalizmin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Oysa sosyal bilimin geçerliliği, görece bir geçerliliktir. Öte yandan bir bilim olarak ortaya çıkan iktisat kuramı, Batı burjuva kültürünün bir parçasıydı. Dolayısıyla hakim Batı burjuva kültürü ne kadar evrenselse, burjuva iktisat kuramı da aynı ölçüde "evrensel" geçerliliğe sahip olabilirdi. Burjuva ideolojisinin bir parçasını oluşturan bu bilim, tüm Dünya üniversitelerinde okutuluyor. Zira asıl evrensellik iddiasında olan burjuva uygarlığının kendisidir. Onun yapıcı unsurları da evrenseldir. Hakim Batı ideolojisinin bir parçası olan "iktisat bilimi" ve ona dayalı iktisat "politikaları" da evrenseldir.
O halde herkes evrensele ait olmalı ve ona uyum sağlamalıdır. Onun egemen kıldığı modele boyun eğmelidir. Aksi halde çağ dışı kalır. Üstelik bilim ve uygarlık düşmanı sayılıp, gericilikle suçlanmaktan da kendisini kurtaramaz. "Evrensel"e, "bilimsel"e ait olmanın koşulu, kendisinden ve kendisine ait olan her şeyden uzaklaşmaktır. Kendisine ve geçmişine ait her şey "geri," "saçma", "bilim dışı", "kaba", "kötü" ve "değersiz"dir. Kurtuluş, Batı bilim ve teknolojisine sahip olmaktadır.
Bu amaçla kendi ayranını değil Coca Cola içmeli, kendi tütününden yapılmış sigarayı değil Marlboro'yu tüttürmeli, saçını Batılıların ürettiği modaya göre kestirip onun şampuanıyla yıkamalı, kendi beslenme kültürünün ürünü olan yemekleri değil McDonald's hamburgeri yemeli, onun ürettiği televizyon dizilerini seyretmeli, kendisi de bir gün bir televizyon dizisi yaparsa, Batı'dan gelene benzemeli (aksi halde evrenselin dışına itilmiş olur!).
Kendi müziğini dinlememek için "bilimsel gerekçeler" üretmeli, (pek para etmeyen) kendi dilinden önce, İngilizce'yi öğrenmeli, onun geliştirdiği iktisat kuramını öğrenip ona uygun iktisat politikaları benimseyip, serbest piyasa ekonomisi uygulamalı, dışa açılmalı, korumacılığı kaldırmalı, yüzelli yıldır egemen Batı ülkelerinin elinde bir sömürü aracı işlevi gören "mukayeseli üstünlükler teorisi" ne uyum sağlamalı, kendi ülkesinde ve benzer durumdaki ülkelerdeki büyük yıkımlara ve facialara fazla değer ve önem vermemeli; ama ABD'de bir çocuğun kuyuya düşüşü ve kuyudan çıkarılışıyla (buradan çocuğun akıbetine kayıtsız kaldığımız anlamı çıkarılmamalıdır) Halepçe katliamından daha fazla ilgilenmeli; sonuç olarak ne kadar kendine yabancılaşır, kimlik erozyonuna uğrar ve soysuzlaşırsa o denli "çağdaş olur" ve "evrenselin bir parçası" durumuna gelebilir!
Sürekli kimlik erozyonuna uğrayan bir ulusal sosyal formasyon, kendi yolunu bulup, kendi ayakları üstünde durabilir, toplumsal sürece egemen olabilir mi? Kendi özgünlüğünü ifade edemeyen bir toplum, evrensel değerleri yakalayabilir ve ona katkıda bulunabilir mi?
Şüphesiz böyle bir toplumun küçük bir kesiti Batı'ya benzeyebilir (ve benzeyebiliyor); ama bağımsız ve çağdaş olamaz. Çünkü kendisi hakkında düşünme ve geleceğini tasarlayabilme yeteneğine artık sahip değildir.
Oysa sosyal bilimin evrenselliği ve teknolojinin tarafsızlığı da Batılılarca uydurulmuş bir efsaneydi. Bir kere bilim evrensel kültürle özdeş sayılınca (egemen yaklaşım öyledir), bir toplumun da bilimsel yolda olabilmesi için, evrensel kültüre sahip çıkması gerekir. Evrensel denilen kültür de hakim Batı burjuva kültürüdür.
"Kalkınma" kavramı, 1940'larda ortaya atıldı. Kavram yeni olmakla birlikte, sömürgeciliğin başlangıcından beri geçerli zihniyeti ve benzer içerikleri çağrıştırıyordu. Kalkınmışlığın karşıtı kalkınmamışlıktı. Gelişmişler ve azgelişmişler vardı. Azgelişmişler de gelişmişler gibi olmalıydı. Aslında söz konusu olan dinsizin (paien) Hıristiyanlaştırılması, vahşinin uygarlaştırılması, Batılı olmayanın Batılılaştırılması, problematiğinin yeni koşullardaki devamından başka bir şey değildi.
Eskiden uygarlaşmak, batılılaşmak isteyenler ve bunun olanaklılığına ve gerekliliğine inandırılmış olanlar, şimdilerde de kalkınacaklarına inandırılmış durumdadırlar. Bütün bu döneme egemen olan yaklaşım, ikincilerin ne olduğuna ve nasıl olmaları gerektiğine birincilerin (uygar, kalkınmış, ileri olanlar) karar veriyor olmasıdır. Üstelik bu durum beşyüz yıldır (1492'den beri) devam ediyor.
Bu ülkede, kelimenin gerçek anlamıyla "aydın" insanların da olduğunu, onur ve birikimin, zeka ve haysiyetin, pekala birlikte varolabileceğini kanıtlayan nadir insanlardandır benim gözümde Fikret Başkaya...
Onunla tanışmam, bir öğrenci evinin pek rağbet gösterilmeyen kitaplığında olmuştu, Paradigmanın İflası sayesinde! Tabular yıkılıyordu işte, birisi çıkmış ve kemalizmin, chp kafasının, vatan kahramanı bildiğimiz tüm o yarı tanrıların putlarını yıkıyordu! Kitabı okuduktan sonra yaptığım ilk şey, Fikret Hoca'nın tüm eserlerini edinmeye çalışmak oldu ve takip eden 6 ay içerisinde, 15-16 kitaplık, gözüm gibi baktığım ama mümkün olduğunca fazla arkadaşımla paylaşmaya özen gösterdiğim bir külliyatım olmuştu.
Fikret Hoca'ya sonsuz hürmetler,saygılar sunuyorum, kendisi bu ülkede onurun ve erdemin sarsılmaz temsilcilerindendir...
sidar dağlı - 17 Mayıs 2007
Düşünüp de dile getiremediklerimi Fikret Hoca'nın yazılarında görünce.
Evet işte bu dedim kendime.
Zihnimi açacak, bize çizilen yolun dışına çıkartabilecek, başka yollarında olabileceğini gösterecek insanı nihayet buldum demenin sevincini yaşıyorum.
Fırat Çatal - 28 Mayıs 2007 (12:02)
Kurtuluş Savaşını ve "kemalizmi, yarı tanrılaşmış kahramanları" burunlarını kıvırarak küçümseyenler:
Bir kere de çözüm önerin! Ne olmalıydı da ne yapıldı?
Savaşmasalar mıydı? Belki de Damat Ferit haklıydı ha!
İdil Ateş - 5 Haziran 2007 (18:23)
İdil Hanım, Fikret Başkaya'nın bu kitabını okumanızı size hararetle öneririm. "Ne olmalıydı ve ne yapıldı? " sorusunu ayrıntılarıyla irdeliyor.
Bu kitabından dolayı iki kez hapiste yatan yazar, tezlerini yine de ısrarla savunuyorsa, hiç değilse onun entelektüel cesaretine hürmeten okunabilir yazdıkları. Korkmayın, zehirlenmezsiniz.
"Kurtuluş Savaşı" ya da "Milli Mücadele" ya da her neyse adı, belki farklı bir boyutu daha vardır. Kimbilir, belki de bize ders kitaplarında ezberletilenlerden farklı bir şeyler daha olmuştur geçmişte de biz bilmiyoruzdur şimdilik. Anlamaya çalışmaktan kimseye zarar zeval gelmez. En fazla ezberimiz bozulur, aslında her şeyin o kadar da siyah-beyaz olmadığını farkederiz, ufkumuz açılır.
Haa, bu arada, bu kitap Damat Ferit'i savunmuyor.
Cemal Mahir - 9 Haziran 2007 (10:47)
Fikret Hoca'nın kitabını okuduktan sonra Türkiye'de entellektüel diyebileceğimiz insanların olduğunu fark ettim. Günlerce etkisinde kaldım. Türkiye'de bu kitabı herkes okursa bu ülkede çoğu şeyler değişeceğinden eminim . Ne olursunuz bu kitabı okuyun.
Bargıran - 24 Ağustos 2007 (11:06)
Aslında bu kitabı okumadan önce çok farklı düşünüyordum ama sürekli kafamda soru işaretleri yanıp duruyordu bu böyle mi değilmi diye. Az buçuk işin içinde farklı nedenlerin yattığını tahmin ediyordum neticesinde. Bi fikrim yoktu sürekli bi araştırma içerisindeydim ve istediğim bilgilere ulaşamıyordum.
Zaten kim cesaret edebilir ki Türkiye'de gerçekleri yazmaya?
Ve çok sevdiğim birinin tavsiyesiyle bu kitabı aldım ve okudum ve kafamdaki bütün soru işaretleri bir cevap buldum tam anlamıyla. Bu kitap beni rahatlattı. Hislerimde haklı olduğumu anladım.
Şimdi üniversitede içimde sakladığım uzun zamandır içimde biriktirdiğim şeyleri rahatça artık söylüyorum. Ama her seferinde hocamı kızdırıyorum. Daha fazla dayanamayıp herkese tavsiye ettiğim gibi hocama da bu kitabı önericem. Oyunların içerisinde onlarca oyunun oynandığı şu memlekette herkesin bu kitabı alıp okuması gerektiğini düşünüyorum.
Teşekkürler Fikret Hoca!
Murat Kaya - 30 Ekim 2007 (21:37)
Kemalizm'in tanrılarını yerle bir eden bir kitap. Kemalizm'i halkçı ilerici, emek yanlısı, bilimsel görenlere verilebilecek en iyi yanıtlardan. Zaten bu kitap gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymasa yazarını hapishaneye düşürmezdi.
Aşkar - 3 Aralık 2007 (21:28)
Lütfen bu kitabı okuyun. Çocuklarıma putlardan arınmış bir ülke bırakmak istiyorum. Fikret Hoca'nın bu kitabını okuduğumda bu ülkede yalnız olmadığımı anladım.
Okan Arıkan - 30 Aralık 2007 (10:44)
Hangi putlardan? Sırf iktidar nimetlerinden yararlanmak için bu milletin düşmanları ile el ele kol kola, kendi değerleri ile savaşan, gemicik sahiplerine nefesi kesilen, mısır ve yumurta akıtanları görmeyen, papa putunun altında batıya teslim olanlardan söz etmeyen anti putçu ya bunlar kimin PUTU?
Mete Savtekin - 31 Ocak 2008 (01:59)
Aslında, putların bi işe yaramadığını kızılderililerin düştüğü halden anlayabiliriz diyeceğim ama, bu sözlerimle, başka bir putu arkaladığım zannedilecek. Hayır, ben Giyom Tell gibi düşünüyorum. Başkalarının yarattığı puta boyun eğmek istemiyorum sadece. Hem de hiç bir şey karşılığında...
Put, akıllı insanların diğerlerini sürü haline getirmesinin bir aracıdır diyorum. Bu put, bir şahıs da olabilir, zenginlik umudu da olabilir. Konsept neyse put da ona göre seçilir. Bir bakalım, bu putlara tapmak bize ne kazandırıyor? Özgürlük mü, ihale mi, kolayca üst derece iş mi, yoksa bedava yaz kampları mı? Yoksa iktidar yolu mu?
Putu yontup önümüze koyanlardan size bize bir şey kalır mı dersiniz?
Ali Sedat Çetinkoz - 1 Şubat 2008 (14:21)
Kızılderilileri bu hallere putları düşürdü ise, Turabi'yi kim düşürdü? Demek ki putun Mont Pelerin'in putu kadar güçlü olmalı! Put güdümün asası ise, asa kimin ne fark eder ki? Put bence Soros'a eğilen ruhların bedenidir.
Mete Savtekin - 1 Şubat 2008 (17:34)
Aslına bakarsanız ben kitabı daha okumadım, ama kitabı okuyanların verdiği bilgiler ve kitapla ilgili bir kaç nüshaya göz attığımda çok müthiş bir iddia ile karşı karşıya olduğumu farkettim. Kendimi kitabı okumaya hazırlıyorum, yani Fikret Hoca'nın fikri hakkında bilgi ediniyor ve hayat hikayesini araştırıyorum. Sonra okumayı düşünüyorum. Fikret Hoca'nın değişik yazılarını okudum ve kendimi bir hoş hissettim. Şunu söylemek istiyorum: Karşımızda sözde değil özde bir ENTELEKTÜEL bulunuyor. Birşeyler anlamaya bakmalıyız, zira böyle insanlar milyonda hatta milyarda bir bulunur.
Enver Akçiçek - 13 Şubat 2008 (23:18)
Aci bir tokatla bizi uyandiran bir kitap. Yillarca yikanmis beyinlerimiz, onyillarca. Benim icin onun artik hicbir degeri kalmamistir. Cünkü bütün yapilanlarin ne amacla yapildigi ortaya cikmistir. Inanilmaz bir hayal kirikligi. Ara sira kendime sormuyor degildim ama 80 yil bir millet nasil uyutulmus anlasilir degil. Kitabin henüz 210. sayfasinda olmama ragmen midem bulandi. Bu kadar mi olur? Ama en cok kendime kiziyorum, niye ben bu tuzaga düstüm diye.
Erdal Tok - 27 Şubat 2008 (02:39)
Ne oldu? İşinize gelmedi değil mi? Türkiyede islamcıların özgürlükçülük safsatası ortaya çıktı. İşine gelen yazıyı yayınla, işine gelmeyeni gizle, işte size bu yakışır.
Mete Savtekin - 29 Şubat 2008 (20:18)
Yorumlarınızı istisnasız hepsinin yayına girmesini arzuluyorsanız, fikirlerinizi daha efendice bir dille ifade etmeyi deneyebilirsiniz.
Editör - 2 Mart 2008 (14:47)
Böyle güzel bir kitabı seçerek yayına sunduğunuz için teşekkür ederiz.
Ben de İktisat okudum. Evet İktisat kuramı, burjuva kültürünün parçasıdır ve gelişmemiş veya çok az gelişmiş Ülkeleri esir almıştır, konu çok trajik ve kitapta mevcut zaten...
Bir de İnsan Kaynakları açısından değerlendirilirse, Postmodern durum Kapitalizmin en vurucu halidir, insani değerlerin bittiği noktadır. Bu olgudaki insanlık ne kadar ruhsuz ve ne kadar bencilse o kadar prim yapar. Akademik olarak da uygulanabilirliği çok pahalı, sömürgeciliği perçinleştirici ve bağımlılaştırıcı kökten köleliği geri getirici bir olgudur. Ve apaşikar beyin savaşıdır, herşeye beyinde başlarlar beyinde bitirirler.
Eh! Bizim Ülkeler içinde fazla uğraşmalarına, çabaya gerek yok, biz zaten Osmanlı'dan beri bir pula satmışız benliklerimizi ve insani değerlerimizi Batılı bilirkişi abilere değil mi yani? Eh! Bir de kızarız Aziz Nesin'e, meğer ne çok tanırmış bizleri...
Meryem - 3 Mart 2008 (11:05)
Aziz Nesin'in bahsettiği yüzdenin içinde olmayı, hiç düşünmeden veya ilim tahsil edip, bilimsel yoldan kabul edenleri dışarda bırakacak olursak, geride kalanlara söyleyecek bir şeylerim olabilir. Ben hangi kesimden sesleniyorum bilemem; Aziz Nesin hayattayken, fırsat bulup soramadım.
Kapitalist, her ne kadar beyaz, anglo-sakson, hristiyan bir modelmiş gibi görünse de bu bir yanılsamadır. Kapitalizm sadece bu model dışındakileri veya herhangi bir ülkedeki %60'lık "aptal"ları hedef almıyor ki! Kapitalizmin kalesi Amerika, yukarıda sözü edilen yüzdeyi geçkin sayıda kendi vatandaşını da hiç acımadan köleleştirebiliyor.
Dünya ölçeğinde bakılırsa, gerçek burjuva sınıfı çok kalabalık da değildir, ama okuduğumuz tarih, onların gezegene sahip olma mücadelelerinin tarihidir: Bir tarafta silahı ve ekonomik gücü aynı anda eline geçirmiş burjuvalar; diğer yanda burjuvaların menfaatleri için tarlada-fabrikada gücünü, savaşlarda da canını vermeye mecbur bırakılan kölelerin tarihi...
Kapitalizm ve komünizm... Her ikisinin de nihai hedefi tüm dünyadır. Hakimiyetlerini sadece bazı ülkelerdeki %60 lık kesim ve bu yüzde içinde yer alan bazı üniversite mezunları üzerinde değil, gezegenin tümünde kurmak amacındadırlar. Biri diğerini faşist olmakla, öteki de diğerini dinsiz olmakla; ayrıca her ikisi de birbirlerini emperyalistlikle suçlarlar ki, tamamen haklıdırlar. Her ikisi de insanlığa birbirine aykırıymış gibi çizilen yollardan mutluluk vaad ederler ve vaade kananları "şehit" olmak için, cephelere sürerler. Savaşan garipler de "onur" sandıkları patron menfaati uğruna telef olurlar. (Bkz: Hayvan Çiftliği-George Orwell)
Eee, sonuç ne? Hep "aptal" olarak mı yaşayacağız?
Sizi bilemem ama benim o %40'lık kesimden hala ümidim var.
Ali Sedat Çetinkoz - 3 Mart 2008 (15:03)
Rahmetli Aziz Nesin bu akıllı insan oranı konusunda ne kadar da iyimser ve cömertmiş. Şayet bir ülke nüfusunun %40'ı akıllıysa, o ülkenin her yıl dünya çapında yüzlerce dahî yetiştirmesi, bütün bilim ve sanat ödüllerini toplaması lazım. Dünya'da böyle bir ülke var mı?
Akıllı derken eğer, okuyan, araştıran, düşünen, sorgulayan, aktif biçimde tepki gösteren, karşı çıkan insanları anlıyorsak, bunun için %5 bile çok iyimser bir rakam. Bu sadece Türkiye'de böyle değil, Finlandiya'da da İsviçre'de de, Amerika'da da, Filipinler'de de aynı. Yukarıda sözünü ettiğim özelliklerin sadece eğitimle falan kazanılabileceğini düşünmüyorum. Aynı zamanda, yüksek bir Zekâ düzeyi de gerektirdiği kanısındayım. Bu özellikler, olgunlaşmış ve kullanılabilen bir Zekâ'yı tanımlıyor aslında.
Hata "akıllı olmanın" karşıtı olarak "aptallığı" koymak gibi geliyor bana.
Kamuran Kızlak - 3 Mart 2008 (17:36)
"(Vikipedi, özgür ansiklopedi'den alıntıdır)Zeka düzeyi, testlerle belirlenmiş ve sınıflanmış puanlarla ölçülen düzeydir.
IQ düzeyleri:
* 20-34 İdiot,
* 35-49 Embesil,
* 50-69 Debil,
* 70-79 Sınırda Zeka,
* 80-89 Donuk Normal,
* 90-109 Normal Zeka,
* 110-119 Parlak Zeka,
* 120-129 Üstün Zeka,
* 130 ve üstü Dahi."
IQ'su 90 ile 110 arasında olanlar da internette bir şeyler karalayabilirler. Daha yüksek IQ'lular ise, bunlara burun kıvırırlar. %40'ın içinde bulunanların, illa hepsinin 130 ve üstü olma mecburiyeti yoktur. 80-90 arası zekâya sahip olanlar da bu gruba dahildir ki, görüyoruz zaten.
Memleketimizde çok şükür birçok dahi yetişmiştir. Bunlar sanatla bilimle uğraşmayı çok da akıllıca bulmayıp; kolayca köşe dönme üzerine kariyer yaparak, yolsuzluğun kitabını yazmışlardır.
Bir kısmı manken, şarkıcı, futbolcu, televizyoncu, veya politikacı olmuştur; olamayanlar da sebebi başkalarında arayıp, haybeden sinir tüketmişlerdir.
Ali Sedat Çetinkoz - 18 Mart 2008 (13:22)
Kitap Kurdu

Ali Türkan
Birkaç dazlak. Bu parkta uyuyordum gene; üstüme benzin döküp kibriti tutuşturdular. - Sonra? - Sonra da kaçtılar. Gebermedim ama bu kaldı işte. - Ucuz atlatmışssın. - Evet. Kalktım. Cebimden bi yirmilik çıkartıp verdim. Almak istemedi. - Borç, dedim. - Borç, dedi ve aldı uzattığım parayı. - Kimin kitaplarını getireyim sana? Bukowski ister misin? - Kim s!ker Bukowski'yi be! Banim bardağımda kalan kahveyi kendi bardağına dökerken, elimle bir selâm verip ayrıldım yanından. Yazar

Necdet Şen
"Hanlar hanını buldum, dükkânım yağma olsun" diyenlerdensen, görüyorsun ki senin artık ne efendin ne de sisteme paçanı kaptırmana yol açabilecek maddî bir bağımlılığın var. Köleleşmenin mazeretlerini bir bir çıkarıyorsun hayatından. Sözün namusu da orada başlıyor galiba. Necdet Şen
DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.