Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Okumanın Tarihi

Alberto Manguel


Ortaçağın yarısına dek yazarlar okurlarının metni yalnızca göreceklerini değil duyacaklarını da varsaydılar, hatta kendileri sözcükleri bir araya getirirken yüksek sesle söylüyorlardı. Göreceli olarak çok az kişi okuyabildiği için dinletiler yaygındı ve ortaçağ metinlerinin çoğu dinleyenleri bir masala "kulak vermeye" çağırırlardı.

Bu okuma alışkanlıkları deyimlerimizde hâlâ yaşıyor olabilir. Bir mektupta okumuş olsak bile aktarırken "duyduğuma göre", iyi yazılmamış anlamında da "kulağıma tuhaf geliyor" deyimlerini kullanırız.

Kitaplar yüksek sesle okundukları için, onları oluşturan harflerin fonetik birimler olarak ayrılma zorunluluğu yoktu. Zincirleme dizili tümceler halindeydiler. Bu harf sıralarını gözlerin nasıl izlemesi gerektiği ise yerine ve çağına göre değişiyordu. Bugün Batı'da uyguladığımız soldan sağa ve yukarıdan aşağıya okuma hiç de herkes için geçerli değildir.

İbranice ve Arapça gibi kimi yazılar sağdan sola; Çince ve Japonca gibileri sütunlar halinde yukarıdan aşağıya; Maya dili gibi birkaçı da dikine çift sütun olarak; kimileri de Eski Yunan yazısında rastlanan dönüşümlü gidiş gelişler halinde; "toprağı süren bir öküz gibi" (bustrofedon yazı) okunurlar. Aztek yazısında görülen, yılanlar ve merdivenler oyununda olduğu gibi sayfada dolaşan, yönünü çizgilerin ve noktaların belirttiği yazılar da vardır.

Sözcüklerin birbirlerinden ayrılmadığı, büyük harf ve küçük harf ayrımının gözetilmediği ve noktalama işaretlerinin olmadığı parşömen tomarlara yazma geleneği sesli okumaya alışık insanların amaçlarına hizmet ediyordu. Göze birbiri ardına dizili harfler olarak görünen şeyi kulağın ayırmasına alışık birine göre düzenlenmişlerdi. Bu devamlılık o kadar önemliydi ki, parşömen ya da papirüs yapraklarını bir arada tutacak bir tutkal bulan Philatius'un heykelini diktiler.

Harflerin sözcükler ve tümceler olarak ayrılma işi oldukça yavaş oldu. Mısır hiyeroglifleri, Sümer çiviyazısı, Sanskritçe gibi birçok eski metin bu bölünmelere gerek duymuyorlardı. Eski yazıcılar işlerini o denli iyi biliyorlardı ki, ayırıcılara gereksinimleri yoktu. Keşişler okuma becerileri zayıf olanlara yardım için metinleri per cola et commata adı verilen tamamlanmış düşünce birimlerinden oluşan satırlara ayırdılar. Bu, ilkel bir noktalama yöntemiydi ve kararsız okura bir düşüncenin sonunda sesini yükseltme ya da alçaltma konusunda yardımcı oluyordu.

Noktalama güvenilirlikten uzak kaldı ama bu eski yöntemlerin doğru okumayı kolaylaştırdıkları tartışılmazdı. Altıncı yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Suriyeli Aziz İsaakios bu yöntemin yararlarından söz ediyordu: "Ben, okuduğum şiirler ve dualar bana keyif versin diye sessiz okuyorum. Anlamlar dilimi susturunca, bir rüyada gibi oluyorum; düşüncelerim ile duygularım yoğunlaşıyor. Bu sessizliği sürdürmek yüreğimde anıların kargaşasını dindiriyor, derindeki düşüncelerim ardı arkası kesilmeyen ve beklenmedik mutluluk dalgaları yayıyorlar. Yüreğim birdenbire göneniyor."

Ve Sevillalı İsidorus, yedinci yüzyılın ortalarında, sessiz okumayı, "zorlanmadan okumak, okudukların üstüne düşünmek ve unutmayı zorlaştırmak için iyi bir yöntem" olarak övecek kadar yakından tanıyordu. Kendisinden once yaşamış Augustinus gibi, İsidorus da okumanın zaman ve yer ötesi bir iletişim sağladığını biliyordu, ancak Etimolojileri'nde belirttiği önemli bir farkla: "Harfler orada bulunmayanların sözlerini bize sessizce iletme gücüne sahiptirler."

Noktalamanın "gökten inişi" sürdü. Yedinci yüzyıldan sonra bir nokta ve çizgiler bileşimi nokta işaretini, yukarıda bir nokta da bugünkü virgülü ifade ediyordu; iki nokta üst üste ise bugün kullanıldığı biçimde idi. Sanırız dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde yazıcılar arasında sessiz okuma, sözcükleri komşu sözcüklerden ayırmayı başlatacak kadar yaygınlaşmıştı. Bu, hem metne göz gezdirmeyi kolaylaştırmanın yanı sıra estetik kaygılardan da kaynaklanmış olabilirdi. Onuncu yüzyıla gelindiğinde sessiz okurun işini daha da kolaylaştırmak amacıyla metnin ana bölümlerinin (örneğin İncil'deki kitapların) ilk satırları rublikler yani metin dışı açıklamalar gibi kırmızı mürekkeple yazılır oldular. Varlığı çok eskilere dayanan ve paragraf ayıran çizgi (Yunancada paragraphos) ya da çivi (diple) uygulaması sürüyordu. Daha sonraları paragrafın ilk sözcüğünün baş harfi farklı bir büyüklükte ya da üste yazılır oldu.

Yazıcıları skriptoryum adı verilen manastır yazı odalarında sessiz olmaya çağıran ilk kural dokuzuncu yüzyıldan kalmadır.

Oysa sessiz okuma okura kitap ve sözcükler ile kendi arasında kısıtlanmamış bir ilişki kurma olanağı veriyordu. Sözcükler onları seslendirme için geçmesi gerekli süreden kurtulmuş oluyorlardı. İç mekânda var olabiliyorlar, peş peşe geliyorlar, tamamen okunuyor ya da yarım yamalak söylenip kavranıyorlardı ve bu arada okurun düşünceleri onları keyfince değerlendirebiliyordu. Okur bellekte olanlarla ya da aynı anda göz gezdirilmek için açılmış başka metinlerle karşılaştırma yapabiliyordu. Onlardan yeni düşünceler türetebiliyordu. Artık düşünmek ve tekrar düşünmek için zaman olduğunu bildiği bu sözcüklerin, dışında olduğu kadar içinde de yankılanabileceğini kavrıyordu. Cilt kapakları arasında yabancılardan korunmuş olan metin ister skriptoryumda, ister kalabalık pazaryerinde, ister evinde olsun, artık onun bireysel malı, dağarcığının bir parçası olabilirdi.

Kimi dogmacılar bu yeni eğilimin farkına vardılar. Onlara göre sessiz okuma göz açıkken düş görmeye yol açıyordu. Günah sayılan aylaklığa (accidie); "gün ortası yok edici israfa" yol açıyordu. Oysa sessiz okuma Hıristiyan kilise adamlarının hiç öngöremediği bir tehlikeyi de beraberinde getirmekteydi: Tek başına okunabilen ve göz anlamlarını çözerken üzerinde düşünülebilen bir kitap, bir dinleyici tarafından yapılacak açıklamalara ve yönlendirmelere, sansüre ve yergiye kapalıydı. Sessiz okuma okur ile metin arasında doğrudan, tanığı olmayan ve Augistinus'un neşeli deyimi ile "aklı ferahlatan" tekil bir iletişim sağlıyordu.

Alberto MANGUEL "OKUMANIN TARİHİ" YKY KASIM 2001 (sayfa: 68-71)

* * *


Gönderen: Oya Erdil

 

Kitap Kurdu

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş

Ali Türkan

Bir kadın tanımıştım bir zamanlar. Garip bir huyu vardı. Mesela bir pop şarkıcısından söz etsek "sırım gibi vücudu var" derdi. Veya "bale nasıldı?" diye sorsam, "güzeldi, adamın vücudu da sırım gibiydi" derdi. Bu "sanatsal faaliyet" ilginç gelmişti bana. Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°