6 Eylül 2008 Cumartesi
Cemil Kavukçu
Saat öğleden sonra üç. İki gaga arasındaki açı doksan derece ve karganın başı narkozdan çıkmış bir hasta gibi perişan. Votkamdan derin bir yudum alıp benim gibi tek başına içen, ama benim gibi zamanı kısıtlanmamış olan adama bakıyorum.
Bakınca ister istemez bir şeyler düşünüyorum. Bunu hep yaparım. İlginç bir yaşamı varmış gibi düşünüyorum onu. Belki de vardır. Kimine göre vardır, kimine göre de yoktur. Gençliğinde belediyenin açtığı "karga kıyımı " kampanyasına katılmış ve henüz canını teslim etmemiş, onlarca karganın başını koparmış bir 'pişman', hatta 'bin pişman' biri olabilirdi. Karga Vahit gibi.
Vahit gençken kargaya benzemezmiş ki. Hiç alâkası yokmuş. Sıkı bir karga düşmanıymış. Öyle ki, kargalar kendi aralarında ona "Kinova " derlermiş. O kadar düşmanmış yani. Belediye, dört karga bacağına bir fişek veriyormuş o zamanlar ve söylentiye göre Vahit bu bacaklarla büyük bir cephanelik kurmuş. Kasabanın sokaklarında havalı havalı dolaştığı yıllar.
Kargalar da tanıyor onu, Kavaklaraltı Parkı'na mı girdi; elinde tüfeği olsun olmasın, büyük bir patırtıyla sürü halinde havalanıyorlar. O zaman herkes Vahit'in parka geldiğini anlıyor, bütün başlar kasıla kasıla kapıdan giren Karga Kasabı'na dönüyor.
Öyle ki, ana-baba-yavru ayırımı yapmıyor Vahit, ne bulursa harcıyor. Uçamayan yavruları köşeye kıstırıp -umarsız çığlıklarla tepesinde dönen karga sürüsünün gözleri önünde- yakalıyor ve düşünmeden kafalarını koparıyor, bacaklarını kırıp cebine atıyor. Belediye Başkanı'nın da durumdan hoşnut olduğu, sağda solda, "bu hıyar, karga soyunu bitirecek," dediği konuşuluyor. Tabii bunlar Vahit'in de kulağına geliyor.
Tarlalara, bostanlara Vahit'e benzer korkuluklar dikiliyor o yıllar. Önceleri bu duruma çok bozulan babası bile yumuşuyor; çünkü itibar var. Oğlunu destekliyor. Göğsünü kabartarak dolaşıyor sokaklarda.
Bir gün Vahit'in bütün hayatını karartan bir olay olmuş ki, işin aslını pek bilen yok. Anlatılanlar arasında en akla yatkını şu: Vahit evine dönerken sokakta yaralı bir karga görüyor. Kanadı kırılmış, uçamıyor. Kısmet ayağa gelmiş ya, seviniyor. Hayvan çaresiz, bir yandan kedilere karşı kendini korumaya çalışırken bir yandan da uçup kaçmak için çırpınıyor. Karşısında Vahit'i görünce bütün direnci kırılıyor. Teslim oluyor.
Vahit kargayı alıyor, sol eliyle kanatlarını ve bacaklarını kavrıyor. Sağ eliyle kafasını tutacakken (öyle ya, tuttuğu gibi koparacak) tutamıyor. Tuhaf bir şey oluyor. Karganın açılıp kapanan gagası ve gözleri Vahit'i çarpıyor. Öyle derin, öyle anlamlı bakıyor ki karga, ne yapacağını bilemiyor. Başı dönüyor. Duvarın dibine yığılıp kalıyor. Kendine geldiğinde kargayı karşısında buluyor. Kaçmamış. İnatla, öfkeyle bütün ölülerinin hesabını sorar gibi Vahit'e bakıyor. Kalkıp koşmaya başlıyor. Geriye dönüp baktığında ise, kanadının birini sürüyerek sıçraya sıçraya peşinden gelen kargayı görüyor.
Vahit'in o günden sonra değiştiği, çiftesini ve yüzlerce fişeğini götürüp dereye attığı, Vahit olmaktan çıkıp bir kargaya benzediği söylenir.
Votkam bitiyor. Ne kadar idareli içmeye çalışsam da bitiyor işte. Saat on beş on; karganın huzura ermesine ve çekip gitmeme beş dakika var. "Gaak!" diye bir ses duyuyorum, bunu kendi dilime, "Bir elli gram daha içebilirsin," diye çeviriyorum. Vahit'e bakıyorum. O bana bakmıyor. O öyle uzak bir noktada ki, "Vahit Abi," diye seslenmek zorunda kalıyorum. Karga karga bakıyor.
"Bir elli gram daha votka," diyorum.
Başını eğiyor. Vişne suyu ilaveli votkam geliyor. Yeni bir sigara yakıyorum. Hiç olmazsa senin kargaların var Vahit Abi, diyorum. Benim hiç bir şeyim yok. Beni hayata bağlayan ya da hayattan koparan anlaşılabilir bir nedenim yok. Keşke ciddi bir vicdan azabım olsa da ona tutunsam. Gel gör ki içiyorum. Şu karga heykeli bana bir şeyler söylüyor, ama anlamıyorum. Gördüğün gibi bir sigara yakıyor ve daha büyük bir yudum alıyorum votkamdan.
Duyduğuma göre Vahit Abi, o yıllarda çok kötü rüyalar görüyormuşsun; seni kovalayan bulut gibi karga sürüleri, dile gelen, başını koparmaman için yalvaran yavrular... Neler neler Vahit Abi. Hatta, tüylerinin rengi ağarmış erkek bir karganın her gece rüyana girdiği ve anana sövdüğü yolunda söylentiler de var. Sonra ip kopuyor Vahit Abi; sen ve kargalar dışında hiç bir şey kalmıyor. Benim böyle bir olayım yok işte; rüya bile görmüyorum biliyor musun... Başını koparıp attığın o kargalardan biriyim.
İçkimi bitiriyorum.
Duvardaki saate bakınca donup kalıyorum; ne akrep ne yelkovan, ne de karga başı var. Kendi saatime bakıyorum; boş bir kadran. Şaşkınlığım iyice artıyor.
"Saate ne oldu Vahit Abi? Neden hiç bir şey göremiyorum?"
Vahit önce duvardaki, sonra kolundaki saate bakıyor. Başını kaşıyor. Onun da bir şey anlamadığı ortada. Omuzlarını kaldırıp boş boş bakıyor yüzüme.
Tek başına oturan adam "Saat yok," diyor, "zamanı kaybettik."
"Nasıl kaybettik?"
"Ben ne bileyim işte," diyor, "kaybettik."
Birden paniğe kapılıyorum.
"Bankalarda işler durmuş mudur?"
"Sen ne diyorsun abi," diyor, "hayat durdu, hayat..."
"O zaman, yapacak bir şey yok," diyorum, "bana elli gram daha votka ver."
Hayatın dışarıda nasıl durduğunu bilmiyoruz. İnsanlar en son ne yapıyorlarsa öylece kalmış olmalılar. Uçaklar, kuşlar, kargalar, hepsi patır patır düşmüştür.
"Daha önce de olmuş muydu?"
"Çok," diyor.
Vahit de, ben de ilk kez böyle bir şeye tanık oluyoruz.
"Dua edin buradayız," diyor, "bak bize bir şey olmadı."
Önce Karga Vahit'in sesini duyuyorum, bir şey söylüyor, ya da gaklıyor. Anladığım kadarıyla, "Bu Fatma Girik," diyor. Ya da, "Aaa, Fatma Girik buraya geliyor," diye bağırıyor. Birden kendime geliyorum. Başımı kaldırıp duvardaki saate bakıyorum. Akrep de, yelkovan da yerli yerinde. Karga ağzını açabildiği kadar açmış, gözleri dışarı uğramış. Saat on sekiz! Hayat başlamış. Başlamış ama, kaldığı yerden değil. Arada iki saatlik bir kayıp var.
"Sefiiil!" diye haykıran tiz sesi duyuyorum.
Başımı sesin geldiği yana çevirmeden Karga Vahit'in karga gözlerine bakıyorum.
"O kadın, Fatma Girik değil," diyorum, "o, beni almaya gelen karım."
Meyhaneden bir karga sürüsü havalanıyor. Hepimiz ellerimizle kulaklarımızı tıkayıp başımızı önümüze eğiyoruz.
Cemil Kavukçu, Başkasının Rüyaları (Öyküler) Can Yayınları, sayfa: 48-49-50-51
Gönderen:İlknur Karakuş
Kitap Kurdu

Ali Türkan
Çünkü, sizinki eğitim fetişizmi bile değil; yalnızca refah şovenizmi. İşe bunu anlamakla başlayın önce. Belki gerisi gelir ve adam olmayı düşlediğiniz günlere geri dönersiniz. Sobanın üstünden yayılan mandalina kabuğu kokusuyla mutlu olabildiğiniz günlere. Belki o zaman, dostlarımı "beni ilgilendirmeyen" şeyler yüzünden kırmak zorunda kalmam artık. Bunca üzüntüyü kaldırmaz bu bünye. Valla, yarım kilo leblebi helvası yedim bugün. Bana da yazık be! 18 Kasım 2006 - Trakya Kırsalı Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.