Nadire Mater~ Mehmedin Kitabı
Kurşunla vurulduğundan mı ne, kararıyor, kan kokusuyla karışık kurşun kokusu. Ayrıca, yakın mesafeden vurulduğu için beş gün de geçse koku sürekli yayılıyor. İster istemez senin de sinirlerin boşalıyor, bir süre yemeden içmeden kesiliyorsun.
Mart gibi, bayağı soğuktu. Orada yaşantı bir başka tabii, burası gibi değil. Halk askere karşı. Gittiğimiz yerlere akşam çıksak, yürüyerek ancak sabah varıyorduk. Biraz da şartlar kıt. Çarşıya çıksan, dışlayıcı bir şekilde, ne istesen "yok"diyorlar. Askersen vermiyorlar. Tehdit unsuru yoktu.
İhbar üzerine akşam pusuya çıkacağız, beş yaşındaki çocuk, "Selam dağına mı gidiyorsunuz Munzur dağına mı" diyordu, bizden iyi biliyordu. Bir gece ses bombası atmışlar. Atanı nöbetçiler yakalamış, adam bir hafta önce televizyonumuzu tamir eden tamirci çıkıyor.
Traktörlerle Yeşilyazıkarakoluna yakın bir yerde indirme yapıyorlar. Nöbetçi asker eli silahlı değişik insanların indiğini görünce ateş açıyor. Bu arada onlar da karakolu abluka altına almışlar. Çatışma başlamış. Telsizle bize bildirdiler, mesafe aşağı yukarı 14-15 kilometre. Bölük komutanımız da bir şehit arkadaşın mevlit hazırlığındaydı. Komutan abdestini bitirdi, "karakol basıldı" haberi geldi. Telsizi açtık, karakol komutanı ağlıyor. Hemen araçlara bindik, yüzbaşımızda yeni. Bölük komutanı, "bu yolu keserler, Munzur nehrinin karşısından gidelim" dedi. Yüzbaşı, "bir an önce gitmemiz lazım, feryat ediyorlar" diyerek dinlemedi.
Dört-beş kilometre ötede sivil araçları durdurup yolu kapatmışlardı. Tam viraja getirmişler bunu, virajı dönünce tepenin altında kalıyorsun. Yüzbaşının zırhlı arabası önde, üsteğmen ortada, biz üçüncü arabaydık.
Olayı fark edene kadar ateş altında kaldık, yüzbaşımız vuruldu, öldü. Zırhlının üzerinde MG3'lü Sinop'lu çocuk da vuruldu, öldü. MG3'lüler zırhlının üzerinde ayakta gider. Sinoplu vurulunca şoförün üstüne düşüyor. Üç kurşunu aynı yere atıp şoför mahallindeki camı delmişler. Eğitimleri hafife alınacak bir eğitim değil. Onun zırhlı olduğunu, camının delimeyeceğini biliyorlar. Çocuklar şok geçiriyor. Bölük komutanının şoförü, "arabayı çevir, oradan çıkar"gibisinden telsizle uyardı. O da "yüzbaşım yerde, onu alamıyorum, inemiyorum" dedi. Komutan, "o zaman yüzbaşıyı bırak" dedi. Yüzbaşı da son söz olarak, "oğlum, silah ve telsizi bırakma, gelemeyeceğim" diyor.
Şoför arabayı orada çıkardı, yanımıza gelebildi. Biz yerimizden kalkamıyoruz. Sonunda yolun aşağısına çukura indik. Silah kullanamadık tabii, yani elimize silahımızı zor aldık. Geride kalan arabalardaki askerlerimiz orayı çevirip abluka altına alana kadar biz yerimizden kalkamadık. Bir astsubayımız ayağından vuruldu. Yarım saat kadar sonra sürünerek sivil araçların bulunduğu yeri geçtik. Sürünerek beş yüz ya da bin metre gittik ama karakola daha epey yol var.
Nehri yaya olarak geçtik Yüzmeye gerek kalmıyor, bele kadar su yükseliyor, o şekilde basarak geçtik. Onlar ölülerini silah zoruyla traktörcüye geçirtmişler. Traktör terk edilmiş bulundu, şoför de. Adam, "siz de yapsanız aynı şeyi, sizi de götürürdüm" dedi, "onlar dediler, onları götürdüm". Olay yerinde bıraktığımız araçları şoförler oradan uzaklaştırdı.
Orada sadece üç terörist ölü olarak ele geçirildi. Sonunda basılan karakola vardık ama ufak silahlarla hiçbir şey yapamadık. Karakola çok yakınlardı. Askerden ölü yoktu ama, kulakları kopan, elinden, ayaklarından yaralananlar. Mermileri bitmişti. Çocuklar voleybol oynuyorlarmış galiba, çok hazırlıksız yakalanmışlar. Çoğu silah bile kullanamamış.
(Sayfa 74-75)
Birliğim Bingöl'de jandarmaydı; on kilometre kala olay bitti. Pazartesi akşamı oluyor bizim olay. Gözümü açtığımda cumaydı, Diyarbakır'daydım. Aynı gün Ankara'ya geçtim. Önce Bingöl'deki hastaneye götürmüşler ama ben hatırlamıyorum. Acemi eğitimi bitmiş, artık usta birliğine gidiyorduk. Biri yirmi bir kişilik, biri yirmi üç kişilik iki otobüstük. Korumamız öğleye kadar vardı. Doğan Güreş o zaman komutanımızda, öğleden sonra korumayı çekti.
Akşam altıda PKK'nın eline geçtik. Bingöl'e on kilometre kadar kala rampadan inişe geçiyoruz. PKK kayalaların arkasından çıktı. Otobüsçüye işaret etti, "yanaş" dedi. Bizi indirdiler. İlk anda onları köy korucusu sandık. Kimlik kontrolü yaptılar. İki kişi dışında görünüşte hepimiz sivildik. Otobüsümüz de sivildi, şofor de. Kimlikler askeri. Bizi alıp, köye götürdüler.
Önce hepimizi çalıların içine soktular. "Askere niye gidiyorsunuz" diyorlar. Biz de, "devletten kurtuluş yok, her Türk genci askerliğini yapmak mecburiyetinde" dedik. "Bize katılın" diyorlar. "Düşünmüyoruz" dedik. "Bizim suçumuz yok, sizin sorununuz bizimle değil" dedik. Köyde kadın çoluk çocuk hepsi bizi görüyor, bize gülüyordu.
Beş yaşındaki çocuk peynir ekmek getirdi. Suyu içtik de, ekmeği yemedik. Korkudan kimsenin bir şey yiyecek hali yok. Aç da değildik, dinlenme tesisinde beşte yemiştik. Ayrıca çantamızda yiyecek vardı. Kırk elli kişi kadar oldular. Sonra bizi dağa çıkardılar. Dağda paralarımızı, her şeyimizi, üzerimizde ne varsa hepsini aldılar. Çantalar bir kenara kondu. Sonra başka bir köye götürdüler. Telsizle birileriyle görüşme yaptılar.
Dediklerine göre, hapisteki arkadaşları bırakılırsa, onlar da bizi bıracaklardı. Herhalde başbakanla görüştüler. O zaman, herhalde başbakan Erdal İnönü'ydü. Onlar hapistekileri bırakmayı kabul etmeyince bizi dağa çıkarttılar. Bizi tek sıra dizdiler, sonra da taramaya başladılar. Kendimi yere attım, hiç kurşun almadım. İçlerinden biri, "yaralı kalmasın" dedi. İkinci taramada yedi kurşun isabet etti bana. Akşam altıda PKK'nın eline geçtik. Sabaha karşı üçte kurşuna dizildik. Yani, o saate kadar konuştular, dağları gezdirdiler.
Kurtulacağımızı hiç ummuyordum. Hiç ölümden korkmadım. Öldürmedik, ölmedik. Arkadaşlarım öldü. Bizi araba konvoyu gibi, tek sıra yürütüyorlardı. Birbirimizle konuşamız yasaktı. Yardım geç geldiği için çoğu arkadaşımız can çekişerek sabaha karşı öldü. Benim üzerimde Ahmetadında bir arkadaş vardı, ölü, vurulunca üzerime düşmüştü. Yara almayan arkadaşlardan birine, "Ahmet'i üzerimden al" dedim. Almadı. "Biz haber etmeye gidelim" dedi.
(Sayfa 80-81)
Siteye ekleyenin notu:
1995-1996 yılları arasında çok yakınım olan biri komando olarak gezici tim'le Güneydoğu'daydı. Sürekli endişeliydik. Gözümüz, kulağımız hep gazetelerde, televizyonda ve telefondaydı. İki hayat yaşamak gibi bir şeydi. Günlük sıradan olaylara dahi anormal tepkiler veriyordum. Aşırı dalgın ve asabiydim. Ne kadar çabalarsam çabalayayım konsantrasyonum kısa sürede bozuluyordu. Elmacık kemiklerimde sürekli bir gerginlik ve burnumun direğinde inanılmaz bir sızı vardı.
Sağ salim döndükten sonra birkaç yıl hemen hemen hiç bir şey anlatmadı. Sonrasında uzun gecelerde yaptığımız sohbetlerde oradayken kendisini şaşırtan şeylerden biraz bir şeyler geveledi. Bir defasında keklik sürüsü görmüş. Gerçekten de ayaklarının kınalı gibi oluşlarına çok ama çok şaşırmış. "Halbuki bildiğim bir şeydi,"diyordu. "Kitaplarda okumuştuk, türkülerde bile var, Ahmed Arif'in şiirinde var... Ama işte görmeden ne olduğunu asla bilemiyorsun ve şaşırıyorsun."
Belki de biz göremeyenler kaç kitap yazılırsa yazılsın, ne kadar ağıt yakılırsa yakılsın gerçekten ne/ler olduğunu asla bilemeyeceğiz.
O döndükten sonra şehit haberlerine uzun bir süre dikkat kesildiysem de eskisi kadar haşır neşir olamadım. Taa ki Tunceli, Pülümür, Kocatepe Karakol baskınına kadar. Düşünsenize, Karakola ekmek taşıyan ciple yapılıyor baskın.
Haber detaylarını okuyunca Nadire Mater'in Mehmet'lerinden birinin anlattıkları geldi aklıma. Ses bombası atan kişiyi yakaladıklarında bir hafta önce televizyonlarını tamir eden kişi olduğunu görmüşler. Evde kitabı arayıp tekrar okudum. Bunu anlatan asker 1992-1994 yıllarında yapmış askerliğini.
O günden bugüne ne değişti diye bakacak olursak eğer, PKK'lıların kimileri o yıllarda en azından gündüz televizyon, musluk tamir edip, her ne ise meslekleri gereğini yapıp, gece dağa çıkıyorlarmış. Oysa bugün hem ekmek taşıyor hem de bomba. İkisi bir arada.
Bana gelince şimdilerde yine elmacık kemiklerimde ve burnumun direğinde aynı sızı, hatta belki biraz daha fazla. Daha haberler başlar başlamaz, daha gazeteyi görür görmez gözyaşlarım benden önce davranıyor hemen. İki gün önce işyerinde önemli bir görüşmenin ortasında gözlerimden akan yaşı durduramıyordum. İnsanlar iş yüzünden ağladığımı sanmışlardır herhalde. Halbuki koskoca kadınım, olur mu hiç öyle şey.
Ne diyebilirim ki ben şimdi. Kendi askerliklerine kadar PKK'lı, ondan sonra asker mi diyeyim, gündüz tamirci gece PKK'lı mı diyeyim, hem ekmekçi hem PKK'lı mı diyeyim. Hem korucu hem PKK'lı olanlar zaten biliniyor. Yoksa sadece "kekliklerin ayakları gerçekten kınalı"mı diyeyim. Ama gerçekten görmeden asla bilemeyeceğiz ki.
Belki de yine en iyisi Mehmedin Kitabı'nı yazan/yazdıran Güneydoğu'da savaşmış askerlerin anlattıklarına kulak vermek.
Kitap yayınlandığı zaman basında epey yer almıştı. Kitap Kurdu için bazı bölümlerini seçtim.
İlknur Karakuş, 20 Haziran 2007
Editörün Notu: Kitabın tamamını Savaş Karşıtları web sitesinde okuyabilirsiniz.
Nadire Mater, Mehmetin Kitabı, Sayfa: 74-75, 80-81, Metis Yayınevi, 1986
Kitap Kurdu
Vay be! On yıl geçmiş aradan!
Ali Türkan
Hava da bi güzel, saatlerce oturmuşum, hava kararmış. Baktım, bizim Hannes de inmiş. Tam seslenecektim, biriyle konuştuğunu gördüm. Biz de camiden gelmedik buralara. Hayatı, büyük şehirde ne ayaklar döndüğünü az çok biliriz. Devam
Gazetede çizer olmak nasıl bir şey?
Necdet Şen
Kalemin istediği kadar kuvvetli olsun, eğer bir de çizerlik yönün varsa senden ısrarla çizgi de istenecektir, hatta öncelikle çizgi istenecektir ve o çizgilere mutfaktaki telâşlı birileri tarafından ısrarla çöp muamelesi yapılacaktır. Ben bu yüzden çizerliği bıraktım yıllar önce. Devam
Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Modern kaos tanımı, klâsik kaos tanımını reddeder. Eski tanımlama kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik, insanların birbirini boğazlaması veya mahşer, kıyamet belirtisi ya da en uygun tabiriyle Babil Kulesi insanları; herkesin ayrı dilden konuştuğu, ayrı telden çaldığı karmakarışık bir dünyayı ima eder.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Asimetri
Ahmet Faruk Yağcı
Bahsedilen hitapların içinde kibir olmayan, asimetri anlatmayan şekilde kullanımı da mümkündür. Bir yaşlının, dervişin, meczubun, köyünden çıkmamış bir teyzenin, çocuğun ya da umur görmemiş saf bir ademin ağzında rahatsız etmezler, kıllandırmazlar. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »