Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Martin Eden

Jack London


Martin, sürekli olarak savaşı yitiriyordu. Elinden geldiğince tutumlu olmaya çalışıyor, yine de ucuz yapıtları, harcamalarını karşılamıyordu. Şükran gününde, siyah giysisi rehinde olduğu için Morselar'ın yemek çağrısını kabul edemedi. Gelmeyişinin nedeni Ruth'u pek memnun etmemiş, Martin de umutsuzluğa düşmüştü. Bunun üstüne, bir şeyler yapıp yemeğe geleceğine söz vermişti. San Francisco'da, Transcontinantal'e gider, beş dolar alacağını alır ve giysisini rehinden kurtarırdı.

Sabahleyin Maria'dan on sent borç aldı. Bu parayı Brissen'den almayı yeğlerdi ama o garip yaratık ortadan yok olmuştu. Martin'in onu son görüşünden sonra iki hafta geçmiş ve Martin onu gücendirecek bir davranışta bulunup bulunmadığını boşuna düşünüp durmuştu. On sent, feribotla Martin'i San Francisco'ya geçirmeye yetmişti ve Market Sokağı'nda yürürken, parayı alamadığı takdirde ne yapacağını düşünüyordu. Oakland'a dönmesi olanaksızdı ve San Francisco'da tanıdığı hiç kimse yoktu.

Transcontinental'ın bürosunun kapısı aralıktı. Kapıyı açarken Martin içerden birinin bağırdığını işitti:

"Ama sorun bu değil Bay Ford" (Yazışmalarından Martin, Ford'un yayımcı adı olduğunu biliyordu.) "Sorun parayı vermeye niyetiniz olup olmadığı. Nakit ve peşin olarak demek istiyorum. Beni Transcontinental'ın ne geleceği, ne de gelecek yıl size kaç para kazandıracağı ilgilendirir. Benim istediğim, yaptığım işin karşılığını almak. Şunu da hemen belirteyim, para benim elime geçmedikçe Transcontinental'ın Noel sayısı baskıya girmeyecek, iyi günler. Paranız olunca gelip beni görün."

Kapıyı çarparak dışarı çıktı, sinirle Martin'in yanından geçti ve yumruklarını sıkıp, küfürler yağdırarak merdivenlerden aşağıya indi. Martin, içeriye hemen girmemeye karar verdi ve onbeş dakika kadar koridorda dolandı. Sonra kapıyı açtı ve içeri girdi. Bu onun için yepyeni bir deneydi; ilk kez bir yayımcının bürosundan içeri giriyordu. Anlaşılan bu büroda kartvizitlere hiç gerek yoktu. Bir çocuk içerdeki odaya bir adamın Bay Ford'u görmek istediğini bildirdi. Sonra geri döndü ve odanın ucundan, Martin'i çağırarak içerdeki özel odaya, yayımcının olduğu yere götürdü.

Martin'in ilk izlenimleri, odanın düzensizliği ve karışıklığı oldu. Sonra kendisine merakla bakan genç görünüşlü, sakallı, döner bir iskemleye oturmuş bir adam gözüne çarptı. Martin bu yüzün sakinliğine hayran kaldı. Baskıcının tehditlerinin onu etkilemediği belliydi.

"Ben... Ben Martin Eden'im," diye başladı söze. ('Ve beş dolarımı istiyorum, diye devam etmek isterdi.)

Ama bu karşılaştığı ilk yayımcıydı ve bu koşullar altında onu hemen korkutmak istemiyordu. Bay Ford'un "Sahi mi?" diyerek ayağa fırlamasını şaşkınlıkla izledi. Bir an sonra Martin'in elini ateşli ateşli sıkıyordu.

"Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi anlatamam Bay Eden. Sık sık nasıl bir insan olduğunuzu merak ederdim."

Martin'i kendisinden biraz uzaklaştırıp, Martin'in ikinci iyi, ama aynı zamanda en kötü, yırtık pırtık, yamanamayacak durumda olan giysisine ve Maria'nın düz ütüleriyle dikkatle ütülediği pantolonuna uzun uzun baktı.

"Doğrusu, sizi olduğunuzdan daha yaşlı sandığımı itiraf edeyim. Öykünüzde öyle bir derinlik ve canlılık, öylesine bir olgunluk vardı ki. Bir şaheserdi o öykü. Daha bir iki cümle okur okumaz anlamıştım. Durun size onu ilk nasıl okuduğumu anlatayım. Ama hayır, sizi önce arkadaşlara tanıştırayım."

Konuşmasına ara vermeden Bay Ford, Martin'i daha büyükçe bir odaya götürüp, yardımcısı Bay White'le tanıştırdı. Sanki üşüyormuş gibi, eli garip bir biçimde soğuk olan, seyrek sakallı, ince ve çelimsiz bir adamdı Bay White.

"Ve Bay Ends; Bay Eden. Bay Ends bizim yönetim müdürümüzdür."

Martin, dökük saçlı, boncuk gözlü, karısı tarafından Pazar günleri düzeltilen, dikkatle taranmış beyaz sakalının yüzünün çoğunu kaplamış, genç görünüşlü biriyle el sıkıştığını fark etti.

Üçü de Martin'in çevresini sarıp, ona olan hayranlıklarından söz etmeye başladılar. Martin, onların sorunun ne olacağını bilmedikleri bir durumu geçiştirmeye çalıştıklarını fark etti.

"Bizi niye aramadığınızı merak eder dururduk," diyordu Bay White.

"Vapur bileti alacak param olmadığı için. Körfez'in karşısında oturuyorum da." Martin onlara paraya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlatmak istiyordu.

"Hiç kuşkusuz," diye düşündü, "İçinde bulunduğum bu paçavralar parasızlığımı yeterince açıklıyor." Eline geçirdiği her fırsatta ziyaretinin nedenine ilişkin imalarda bulundu. Ama hayranları sanki sağırdılar. Durmadan onu övüyor, ilk gördükleri anda öyküsü için ne düşündüklerini, daha sonraki fikirlerini anlatıyor, karılarının ve ailelerinin neler düşündüklerini belirtiyorlardı ama bu hayranlıkları karşısında ona bir şey ödeyeceklerine ilişkin hiçbir imada bulunmuyorlardı.

"Öykünüzü ilk nasıl okuduğumu size anlattım mı?" dedi Bay Ford. "Elbette ki anlatmadım. New York'tan batıya geliyordum. Tren Ogden'de durdu ve bir gazeteci çocuk Transcontinental'ın son sayısını getirdi."

"Aman Tanrım," diye düşündü Martin. "Sen Pulman'la yolculuk yaparken, ben, bana olan beş dolarlık borcunuz için aç kalıyorum."

Birden öfkelendi. Transcontinental'ın kendisine yaptığı haksızlık korkunçtu. Bir anda aklına umutsuzluk içinde geçirdiği aylar, açlığı ve yoksulluğu geldi. Ve o anda duyduğu açlık, kendisine iki gündür hiçbir şey yemediğini, zaten uzun bir süredir karnının doğru dürüst doymadığını anımsattı. Bu yaratıklar soyguncu değil, iğrenç hırsızlardı. Yalanlar ve yerine getirilmeyen sözlerle elinden öyküsünü almışlardı. Öyleyse, onlara gösterecekti. Parasını almadan bürodan ayrılmayacağına kendi kendine karar verdi. Parayı alamazsa, Oakland'a dönmesinin olanaksızlığını anımsadı. Büyük bir çabayla kendini tutmaya çalıştı ama yüzündeki sinirli havayı ve karşısındakileri korkutan kızgınlığını gizleyemedi.

Eskisinden daha fazla yağcılığa başladılar. Bay Ford 'Çanların Sesi'ni ilk nasıl okuduğunu, Bay Ends ise, Alameda'da bir öğretmen olan kuzeninin 'Çanların Sesi'ni nasıl beğendiğini anlatmaya çalışıyordu.

"Neden geldiğimi size söyleyeyim," dedi Martin sonunda. "Hepinizin bu denli beğendiğiniz öykünün parasını almaya. Sanırım yayınlandığında ödemeyi vaat ettiğiniz miktar beş dolardı."

Bay Ford, her yanı durmadan kımıldayan yüzünde mutlu bir ifadeyle elini cebine atarmış gibi yaptı, sonra Bay End'e dönüp parasını evde bıraktığını söyledi. Bay Ends'in bundan hoşlanmadığı açıktı. Martin onun, pantolonunun cebine elini sokacakmış gibi kolunu büktüğünü gördü. Para'nın orada olduğu kesindi.

"Özür dilerim," dedi Bay Ends. "Ama yarım saat önce baskıcıya para verdim. Bütün bozukluğumu alıp götürdü. Bu yaptığım belki de dikkatsizce bir şeydi. Senedin tarihi henüz dolmamıştı. Ve baskıcının benden şimdiden para isteyeceğini hiç beklemiyordum."

İki adam da umutla Bay White'a baktı ama o da gülüp, omuzlarını silkti. Ne olursa olsun onun vicdanı temizdi. Transcontinental'e dergi edebiyatı öğrenmeye gelmiş ama bunun yerine sadece muhasebe öğrenmişti. Transcontinental'ın kendisine dört aylık maaş borcu vardı ve baskıcının da müdür yardımcısınca atlatıldığını biliyordu.

"Bizi bu durumda yakalamış olmanız çok kötü Bay Eden," dedi Bay Ford kendisine bir hava vermeye çalışarak. "Dikkatsizlikten başka bir şey olmadığına sizi temin ederim. Ama bakın şöyle yapabiliriz. Sabahleyin ilk iş olarak size bir çek postalarız. Bay Eden'in adresi sizde var değil mi Bay Ends?"

Evet, adres Bay Ends'de vardı ve yarın sabah ilk iş olarak çeki postalayacaklardı. Martin bankalar ve çekler konusunda pek bir şey bilmiyordu ama parayı bugün kendisine vermemeleri için hiç bir neden göremedi.

"Öyleyse anlaşıldı değil mi, Bay Martin? Yarın size çeki postalayacağız."

"Benim bugün paraya ihtiyacım var," dedi Martin inatla.

"Bu kötü koşullar altında... Keşke bize başka bir gün gelseydiniz," diye kekeledi Bay Ford, ama sabrı tükenmeye başlayan Bay Ends onun sözünü kesti.

"Bay Ford size durumu anlattı," dedi sert bir sesle. "Ben de anlattım. Çeki yarın..."

"Ben de size anlatmaya çalıştım ki," diye onun sözünü kesti Martin, "Paraya bugün ihtiyacım var."

Yönetim müdürünün sertliği onu öfkelendirmişti; gözlerini ondan ayırmadı. Çünkü Transcontinental'ın kendisine ödeyeceği paranın onun cebinde olduğunu biliyordu.

"Ne yazık ki.." diye konuşmaya başladı Bay Ford.

Ama o anda, sabırsız bir hareketle Bay Ends, dışarı çıkmak istiyormuşcasına arkasını döndü. Aynı anda Martin onun üstüne atladı, ve tek eliyle Bay Ensd'in boynunu öyle bir sıktı ki şekli hala bozulmamış olan sakalı, kırk beş derecelik bir açıyla tavana doğru çevrildi. Bay White ile Bay Ford, yönetim müdürlerinin bir astragan halısı gibi silkildiğini dehşetle gördüler.

"Sökül bakalım paraları, seni genç yeteneklerin saygıdeğer heves kırıcısı!" diye kükredi Martin. "Sökül paraları yoksa hepsi onluk bile olsa senden çıkartmasını bilirim." Sonra dehşet içindeki iki seyirciye döndü. "Uzak durun. Karışacak olursanız, birinizin canı yanabilir."

Bay Ensd yutkunuyordu. Martin elini çekmeden, paraları çıkarmaya başlayamadı. Sayısız tehditlerden sonra pantolonunun cebinden dört dolar, onbeş sent çıktı.

"Hepsini," diye emretti Martin.

Bir on sentlik daha düştü. Martin emin olmak için paraları ikinci kez saydı. "Sıra sende!" diye bağırdı Bay Ford'a "Yetmişbeş sent daha istiyorum."

Bay Ford beklemedi, bütün ceplerini tersine çevirdi ve içlerinden toplam altmış sent çıktı.

"Hepsinin bu kadar olduğundan emin misin?" diye sordu tehdit edercesine. "Yeleğinin cebinde ne var?"

Dürüstlüğünü göstermek için Bay Ford yeleğinin ceplerini de dışarı çıkardı. Bir tanesinden aşağı bir kâğıt düştü. Bay Ford eğilip kağıdı yerden aldı ve tam cebine koyacaktı ki Martin bağırdı:

"Nedir o? Vapur bileti mi? Ver onu buraya. On sent eder. Borcunuza sayarım. Bilet de dahil şimdi dört dolar doksanbeş sentim var. Bana hâlâ beş sent borçlusunuz."

Öfkeyle Bay White'e baktığında onun kendisine bir beş sentlik uzatmakta olduğunu gördü.

"Teşekkür ederim ederim," dedi Martin hepsine birden. "İyi günler dilerim."

"Soyguncu," diye hırladı Bay Ends arkasından. "Adi hırsız," diye karşılık verdi Martin kapıyı çarparak.

Martin gururlanmıştı. Öylesine gururlanmıştı ki, "Peri ile İnci" için The Hornet'in kendisine onbeş dolar borcu olduğunu anımsayarak onu da almaya karar verdi. Ama The Hornet, birbirleri de dahil herkesi ve her şeyi soyan, traşlı, güçlü kuvvetli genç adamlarca yönetiliyordu. Bürodaki eşyaların bir kısmı kırılıp döküldükten sonra, yayımcı (eski bir üniversiteli atlet), müdürün, reklam memurunun ve odacının yardımıyla Martin'i bürodan çıkartıp merdivenlerden aşağıya fırlatmayı başardı.

"Yine gelin Bay Eden; sizi görmekten memnun olacağız," diye güldüler üst kattan.

Martin ayağa kalkarken homurdandı.

"Of be!" diye mırıldandı. "Transcontinental'dakiler süt kuzularıydı ama siz profesyonel boksörsünüz."

Bunu yine kahkalar izledi.

"Bir şair olarak Bay Eden," diye bağırdı The Hornet'in yayımcısı, "sizin de bizden aşağı kalmadığınızı söylemeliyim. Bu sağ kroşeyi nerde öğrendiğinizi sorabilir miyim?"

"Sizin şu yarı Nelson vuruşunu öğrendiğiniz yerden," diye karşılık verdi Martin. "Gözünüzün moraracağından eminim."

"Umarım boynunuz tutulmaz," dedi yayımcı. "Gidip hep birlikte bir içki içmemize ne dersiniz? Boynunuzun değil, şu ufak dövüşün şerefine tabii."

"Gözünüz morarmazsa, paralar benden," diye kabul etti Martin.

Böylece soyguncularla soyulanlar bir arada içki içtiler. Dövüşü güçlü olanın kazandığına, 'Peri ile İnci'nin onbeş dolarının The Hornet'ın yazı işleri kuruluna ait olduğuna karar verdiler.

* * *

Jack LONDON / Martin Eden/ Karınca Yayınları 33. bölüm Sayfa 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, Çeviren: Karınca Yayın Kurulu

* * *

Martin Eden'ı orta okuldayken halk kütüphanesinden edinip okumuştum. Geçenlerde yolum üstündeki bi kitapçının %50 indirimle sattığı kitapların arasında görünce fiyatı aklımı çeldi ve satın alıp yeniden okumak istedim. İyi ki öyle yapmışım. Çocuk okumamda esas oğlan kızı ne zaman öpecek merakıyla sayfaları hızlı hızlı devirmişliğimi böylece anlamış oldum.

Kalabalık ve yoksul bir aile olmamıza rağmen o zamanlar Martin'in yaşadığı geçim sıkıntısını hiç anlayamamışım. Pek çok şeyi anlamadığım gibi. Yeni okumamda altı çizilecek çok satır vardı. Yazıldığı yıl olan 1909'dan bu yana değişmeyen ne çok şey olduğunu da hayretle farkettim.

Kitaptan seçtiğim bir bölümü Derkenar okuyucularıyla paylaşmak istedim.

İlknur Karakuş

 

Yorumlar

Jack London'ın Martin Eden'i tıpkı Demir Ökçe gibi materyalist anlayışa dayanıyor. Jack London, Gorki gibi bir tarza sahip, fakat onları ayıran özellik London'un daha açık ifadeler kullanması. Martin'in yaşadıkları toplumsal evrime bir ölçüt olabilir.

ddiskra - 17 Mayıs 2007

Sevgili okurlar; ben bir Jack London hayranıyım ve onun yaratmış olduğu buck kahramanını da kendime benzetiyorum. Sevgi dolu ama hırslı, gözü kara ama vicdanlı bir yapıya sahiplik... Fırtına öncesi sessizlik gibidir onun kitaplarındaki konular... Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş ve en sevdiğim bir diğer kitabı ise Sevginin Katıksızı'dır okumanızı tavsiye ederim... Sevgiyle kalın...

Ecem Eraslan - 2 Kasım 2007 (12:09)

Jack London'a ait kitaplardan bende en derin iz bırakanları Martin Eden ve Vahşetin Çağrısı'ydı. Özellikle Martin'in kitabın sonundaki intiharı beni her zaman büyülemiştir. İşin ilginç yanı Jack London'unkendisinin de intihar etmiş olması. Jack belki de kendi romanında kendi ölümünü kurgulamıştı. Son olarak, London'un kitapları okumaya değer, öneririm.

Ömer Yıldırım - 25 Kasım 2007 (10:50)

Ben de ilkokul 8. Sınıf öğrencisiyim. Kitabı şu anda okuyorum. Türkçe oğretmenimiz tavsiye etti. 65. sayfaya kadar geldim. Herkes kitabın sonunun çok güzel olduğunu söylüyor, ama bence ilk 7-8 bölüm oldukça sıkıcı. Ordaki betimlemeler filan kalemin gücünden kaynaklanıyor ama ağır bi dille yazılmış.

İrem - 27 Aralık 2007 (21:31)

Benim de şu an okumakta olduğum bir kitap Martin Eden. Okumakta biraz geç kalmışım gibi hissediyorum. Kitabın en güzel yanı bu denli hayal gücü yüksek olan insanların düşüncelerine ve hedeflerine rehberlik etmesi. Daha sonuna gelemediğim için bilemiyorum ama Martin dediğiniz gibi intihar ederse üzülürüm. Gerçekten. Belki de her intihar olayı gibi onun intiharı da ruhun çığlığının artık dışarıya ulaşmasından kaynaklanacaktır, kim bilir belki de artık hafızasında hayale yer kalmadığından...

Gülçin Çalışır - 28 Ocak 2008 (12:34)

Bu kitabı bir düşünüş veya akımların etkisinden sıyırıp bir insan gibi görmediyseniz ve kitabı okurken içinizdeki dürtülerle birşeyleri savunup yazar hakında yorumlar mı? Sorgulama anahtar kelime bu daha başka nasıl anlatılabilir hayatı bir aşk ideallerini bile onun gölgesinde oluşturmuş bir adamın görüşleri değildi beni ona yakınlaştıran nasıl bu kadar evrensel birşeyi kutsallaştırıp taparcasına onun uğruna feda edip, ardında sadece değeri gününde anlaşılmayan tozlu ve bol pullu sayfalar zarflar belki de kitaplar bırakıp. Peki ondaki boşluk yaptığı şeyleri bir hiç uğruna yaptığını öğrendiğindeki ruhsal çöküntünün ödülü o müthiş aşkın, o haykırış tırmanışların, o fedakarlığın, o emeğin çalışmanın ve kendini dile getirecekken ki kimsenin onu algılamadığı müthiş düşünceler teoriler ödülü evet ödülü koca bir yalan. Ölüm...

Bilge - 26 Şubat 2008 (01:47)

Yukarıdaki yorumun sahibi olan Bilge kişiye hayran kaldığımı belirtmek isterim. Ancak, ne kadar ıkındıysam da yazdıklarının tek kelimesini bile anlamayı başaramadım. Bilge olmak demek öyle bir şey. Formülünü bize de verir mi acaba bu tarz cümlelerin nasıl kurulacağının? Ya da hangi maddenin böyle güzel kafa yaptığının?

Dumurcan - 26 Şubat 2008 (09:42)

Bende Martin Eden'i okuyanlardanım. Üstelik iki defa okudum. Okuduğum en iyi kitaplardan biridir diyebilirim. Aşkın ne kadar güçlü olduğunu ve neler yaptırabileceğine şahit oldum. Ama sonunun intiharla bitmesi üzücüydü. Ama başka çare görünmüyordu

Ali Sönmez - 11 Mart 2008 (14:02)

 

Kitap Kurdu

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da
 Çizgi: Miguelanxo Prado

Nohut oda bakla sofa

Ali Türkan

Başkalarının yediklerine de hiç yan bakmayacağım, "biraz da biz geberelim" diye. Al sana mutluluğun resmi. Bir de ölmeden önce görebilseydim o günü. Bir de şu hasret olmasaydı. Katmerli mutlu olacaktım. Dur şu sobaya bakiim ben. Bugün azmettim, ya havaya uçuracağım gebeşi, ya da bu evi ısıtacağım. (Hamlet'in dediği gibi: Bu maçı alıcaz, başka yolu yok!) Hayatta bazen, nam olsun diye, sobayla da uğraşılır. Alacağım falan da yok ondan. Daha epey de borcum var ama zor öderim gibi geliyor bana. Biraz da onun uykuları kaçsın anasını satayım. Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

Aydın mıyız, medya maymunu mu?

Ali Sedat Çetinkoz

Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir.   Yazar

Hasta olmak zor zanaat

Seyit Balkuv

Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır?   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°