Jack London
Martin, sürekli olarak savaşı yitiriyordu. Elinden geldiğince tutumlu olmaya çalışıyor, yine de ucuz yapıtları, harcamalarını karşılamıyordu. Şükran gününde, siyah giysisi rehinde olduğu için Morselar'ın yemek çağrısını kabul edemedi. Gelmeyişinin nedeni Ruth'u pek memnun etmemiş, Martin de umutsuzluğa düşmüştü. Bunun üstüne, bir şeyler yapıp yemeğe geleceğine söz vermişti. San Francisco'da, Transcontinantal'e gider, beş dolar alacağını alır ve giysisini rehinden kurtarırdı.
Sabahleyin Maria'dan on sent borç aldı. Bu parayı Brissen'den almayı yeğlerdi ama o garip yaratık ortadan yok olmuştu. Martin'in onu son görüşünden sonra iki hafta geçmiş ve Martin onu gücendirecek bir davranışta bulunup bulunmadığını boşuna düşünüp durmuştu. On sent, feribotla Martin'i San Francisco'ya geçirmeye yetmişti ve Market Sokağı'nda yürürken, parayı alamadığı takdirde ne yapacağını düşünüyordu. Oakland'a dönmesi olanaksızdı ve San Francisco'da tanıdığı hiç kimse yoktu.
Transcontinental'ın bürosunun kapısı aralıktı. Kapıyı açarken Martin içerden birinin bağırdığını işitti:
"Ama sorun bu değil Bay Ford" (Yazışmalarından Martin, Ford'un yayımcı adı olduğunu biliyordu.) "Sorun parayı vermeye niyetiniz olup olmadığı. Nakit ve peşin olarak demek istiyorum. Beni Transcontinental'ın ne geleceği, ne de gelecek yıl size kaç para kazandıracağı ilgilendirir. Benim istediğim, yaptığım işin karşılığını almak. Şunu da hemen belirteyim, para benim elime geçmedikçe Transcontinental'ın Noel sayısı baskıya girmeyecek, iyi günler. Paranız olunca gelip beni görün."
Kapıyı çarparak dışarı çıktı, sinirle Martin'in yanından geçti ve yumruklarını sıkıp, küfürler yağdırarak merdivenlerden aşağıya indi. Martin, içeriye hemen girmemeye karar verdi ve onbeş dakika kadar koridorda dolandı. Sonra kapıyı açtı ve içeri girdi. Bu onun için yepyeni bir deneydi; ilk kez bir yayımcının bürosundan içeri giriyordu. Anlaşılan bu büroda kartvizitlere hiç gerek yoktu. Bir çocuk içerdeki odaya bir adamın Bay Ford'u görmek istediğini bildirdi. Sonra geri döndü ve odanın ucundan, Martin'i çağırarak içerdeki özel odaya, yayımcının olduğu yere götürdü.
Martin'in ilk izlenimleri, odanın düzensizliği ve karışıklığı oldu. Sonra kendisine merakla bakan genç görünüşlü, sakallı, döner bir iskemleye oturmuş bir adam gözüne çarptı. Martin bu yüzün sakinliğine hayran kaldı. Baskıcının tehditlerinin onu etkilemediği belliydi.
"Ben... Ben Martin Eden'im," diye başladı söze. ('Ve beş dolarımı istiyorum, diye devam etmek isterdi.)
Ama bu karşılaştığı ilk yayımcıydı ve bu koşullar altında onu hemen korkutmak istemiyordu. Bay Ford'un "Sahi mi?" diyerek ayağa fırlamasını şaşkınlıkla izledi. Bir an sonra Martin'in elini ateşli ateşli sıkıyordu.
"Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi anlatamam Bay Eden. Sık sık nasıl bir insan olduğunuzu merak ederdim."
Martin'i kendisinden biraz uzaklaştırıp, Martin'in ikinci iyi, ama aynı zamanda en kötü, yırtık pırtık, yamanamayacak durumda olan giysisine ve Maria'nın düz ütüleriyle dikkatle ütülediği pantolonuna uzun uzun baktı.
"Doğrusu, sizi olduğunuzdan daha yaşlı sandığımı itiraf edeyim. Öykünüzde öyle bir derinlik ve canlılık, öylesine bir olgunluk vardı ki. Bir şaheserdi o öykü. Daha bir iki cümle okur okumaz anlamıştım. Durun size onu ilk nasıl okuduğumu anlatayım. Ama hayır, sizi önce arkadaşlara tanıştırayım."
Konuşmasına ara vermeden Bay Ford, Martin'i daha büyükçe bir odaya götürüp, yardımcısı Bay White'le tanıştırdı. Sanki üşüyormuş gibi, eli garip bir biçimde soğuk olan, seyrek sakallı, ince ve çelimsiz bir adamdı Bay White.
"Ve Bay Ends; Bay Eden. Bay Ends bizim yönetim müdürümüzdür."
Martin, dökük saçlı, boncuk gözlü, karısı tarafından Pazar günleri düzeltilen, dikkatle taranmış beyaz sakalının yüzünün çoğunu kaplamış, genç görünüşlü biriyle el sıkıştığını fark etti.
Üçü de Martin'in çevresini sarıp, ona olan hayranlıklarından söz etmeye başladılar. Martin, onların sorunun ne olacağını bilmedikleri bir durumu geçiştirmeye çalıştıklarını fark etti.
"Bizi niye aramadığınızı merak eder dururduk," diyordu Bay White.
"Vapur bileti alacak param olmadığı için. Körfez'in karşısında oturuyorum da." Martin onlara paraya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlatmak istiyordu.
"Hiç kuşkusuz," diye düşündü, "İçinde bulunduğum bu paçavralar parasızlığımı yeterince açıklıyor." Eline geçirdiği her fırsatta ziyaretinin nedenine ilişkin imalarda bulundu. Ama hayranları sanki sağırdılar. Durmadan onu övüyor, ilk gördükleri anda öyküsü için ne düşündüklerini, daha sonraki fikirlerini anlatıyor, karılarının ve ailelerinin neler düşündüklerini belirtiyorlardı ama bu hayranlıkları karşısında ona bir şey ödeyeceklerine ilişkin hiçbir imada bulunmuyorlardı.
"Öykünüzü ilk nasıl okuduğumu size anlattım mı?" dedi Bay Ford. "Elbette ki anlatmadım. New York'tan batıya geliyordum. Tren Ogden'de durdu ve bir gazeteci çocuk Transcontinental'ın son sayısını getirdi."
"Aman Tanrım," diye düşündü Martin. "Sen Pulman'la yolculuk yaparken, ben, bana olan beş dolarlık borcunuz için aç kalıyorum."
Birden öfkelendi. Transcontinental'ın kendisine yaptığı haksızlık korkunçtu. Bir anda aklına umutsuzluk içinde geçirdiği aylar, açlığı ve yoksulluğu geldi. Ve o anda duyduğu açlık, kendisine iki gündür hiçbir şey yemediğini, zaten uzun bir süredir karnının doğru dürüst doymadığını anımsattı. Bu yaratıklar soyguncu değil, iğrenç hırsızlardı. Yalanlar ve yerine getirilmeyen sözlerle elinden öyküsünü almışlardı. Öyleyse, onlara gösterecekti. Parasını almadan bürodan ayrılmayacağına kendi kendine karar verdi. Parayı alamazsa, Oakland'a dönmesinin olanaksızlığını anımsadı. Büyük bir çabayla kendini tutmaya çalıştı ama yüzündeki sinirli havayı ve karşısındakileri korkutan kızgınlığını gizleyemedi.
Eskisinden daha fazla yağcılığa başladılar. Bay Ford 'Çanların Sesi'ni ilk nasıl okuduğunu, Bay Ends ise, Alameda'da bir öğretmen olan kuzeninin 'Çanların Sesi'ni nasıl beğendiğini anlatmaya çalışıyordu.
"Neden geldiğimi size söyleyeyim," dedi Martin sonunda. "Hepinizin bu denli beğendiğiniz öykünün parasını almaya. Sanırım yayınlandığında ödemeyi vaat ettiğiniz miktar beş dolardı."
Bay Ford, her yanı durmadan kımıldayan yüzünde mutlu bir ifadeyle elini cebine atarmış gibi yaptı, sonra Bay End'e dönüp parasını evde bıraktığını söyledi. Bay Ends'in bundan hoşlanmadığı açıktı. Martin onun, pantolonunun cebine elini sokacakmış gibi kolunu büktüğünü gördü. Para'nın orada olduğu kesindi.
"Özür dilerim," dedi Bay Ends. "Ama yarım saat önce baskıcıya para verdim. Bütün bozukluğumu alıp götürdü. Bu yaptığım belki de dikkatsizce bir şeydi. Senedin tarihi henüz dolmamıştı. Ve baskıcının benden şimdiden para isteyeceğini hiç beklemiyordum."
İki adam da umutla Bay White'a baktı ama o da gülüp, omuzlarını silkti. Ne olursa olsun onun vicdanı temizdi. Transcontinental'e dergi edebiyatı öğrenmeye gelmiş ama bunun yerine sadece muhasebe öğrenmişti. Transcontinental'ın kendisine dört aylık maaş borcu vardı ve baskıcının da müdür yardımcısınca atlatıldığını biliyordu.
"Bizi bu durumda yakalamış olmanız çok kötü Bay Eden," dedi Bay Ford kendisine bir hava vermeye çalışarak. "Dikkatsizlikten başka bir şey olmadığına sizi temin ederim. Ama bakın şöyle yapabiliriz. Sabahleyin ilk iş olarak size bir çek postalarız. Bay Eden'in adresi sizde var değil mi Bay Ends?"
Evet, adres Bay Ends'de vardı ve yarın sabah ilk iş olarak çeki postalayacaklardı. Martin bankalar ve çekler konusunda pek bir şey bilmiyordu ama parayı bugün kendisine vermemeleri için hiç bir neden göremedi.
"Öyleyse anlaşıldı değil mi, Bay Martin? Yarın size çeki postalayacağız."
"Benim bugün paraya ihtiyacım var," dedi Martin inatla.
"Bu kötü koşullar altında... Keşke bize başka bir gün gelseydiniz," diye kekeledi Bay Ford, ama sabrı tükenmeye başlayan Bay Ends onun sözünü kesti.
"Bay Ford size durumu anlattı," dedi sert bir sesle. "Ben de anlattım. Çeki yarın..."
"Ben de size anlatmaya çalıştım ki," diye onun sözünü kesti Martin, "Paraya bugün ihtiyacım var."
Yönetim müdürünün sertliği onu öfkelendirmişti; gözlerini ondan ayırmadı. Çünkü Transcontinental'ın kendisine ödeyeceği paranın onun cebinde olduğunu biliyordu.
"Ne yazık ki..." diye konuşmaya başladı Bay Ford.
Ama o anda, sabırsız bir hareketle Bay Ends, dışarı çıkmak istiyormuşcasına arkasını döndü. Aynı anda Martin onun üstüne atladı, ve tek eliyle Bay Ensd'in boynunu öyle bir sıktı ki şekli hala bozulmamış olan sakalı, kırk beş derecelik bir açıyla tavana doğru çevrildi. Bay White ile Bay Ford, yönetim müdürlerinin bir astragan halısı gibi silkildiğini dehşetle gördüler.
"Sökül bakalım paraları, seni genç yeteneklerin saygıdeğer heves kırıcısı!" diye kükredi Martin. "Sökül paraları yoksa hepsi onluk bile olsa senden çıkartmasını bilirim." Sonra dehşet içindeki iki seyirciye döndü. "Uzak durun. Karışacak olursanız, birinizin canı yanabilir."
Bay Ensd yutkunuyordu. Martin elini çekmeden, paraları çıkarmaya başlayamadı. Sayısız tehditlerden sonra pantolonunun cebinden dört dolar, onbeş sent çıktı.
"Hepsini," diye emretti Martin.
Bir on sentlik daha düştü. Martin emin olmak için paraları ikinci kez saydı. "Sıra sende!" diye bağırdı Bay Ford'a "Yetmişbeş sent daha istiyorum."
Bay Ford beklemedi, bütün ceplerini tersine çevirdi ve içlerinden toplam altmış sent çıktı.
"Hepsinin bu kadar olduğundan emin misin?" diye sordu tehdit edercesine. "Yeleğinin cebinde ne var?"
Dürüstlüğünü göstermek için Bay Ford yeleğinin ceplerini de dışarı çıkardı. Bir tanesinden aşağı bir kâğıt düştü. Bay Ford eğilip kağıdı yerden aldı ve tam cebine koyacaktı ki Martin bağırdı:
"Nedir o? Vapur bileti mi? Ver onu buraya. On sent eder. Borcunuza sayarım. Bilet de dahil şimdi dört dolar doksanbeş sentim var. Bana hâlâ beş sent borçlusunuz."
Öfkeyle Bay White'e baktığında onun kendisine bir beş sentlik uzatmakta olduğunu gördü.
"Teşekkür ederim ederim," dedi Martin hepsine birden. "İyi günler dilerim."
"Soyguncu," diye hırladı Bay Ends arkasından. "Adi hırsız," diye karşılık verdi Martin kapıyı çarparak.
Martin gururlanmıştı. Öylesine gururlanmıştı ki, "Peri ile İnci" için The Hornet'in kendisine onbeş dolar borcu olduğunu anımsayarak onu da almaya karar verdi. Ama The Hornet, birbirleri de dahil herkesi ve her şeyi soyan, traşlı, güçlü kuvvetli genç adamlarca yönetiliyordu. Bürodaki eşyaların bir kısmı kırılıp döküldükten sonra, yayımcı (eski bir üniversiteli atlet), müdürün, reklam memurunun ve odacının yardımıyla Martin'i bürodan çıkartıp merdivenlerden aşağıya fırlatmayı başardı.
"Yine gelin Bay Eden; sizi görmekten memnun olacağız," diye güldüler üst kattan.
Martin ayağa kalkarken homurdandı.
"Of be!" diye mırıldandı. "Transcontinental'dakiler süt kuzularıydı ama siz profesyonel boksörsünüz."
Bunu yine kahkalar izledi.
"Bir şair olarak Bay Eden," diye bağırdı The Hornet'in yayımcısı, "sizin de bizden aşağı kalmadığınızı söylemeliyim. Bu sağ kroşeyi nerde öğrendiğinizi sorabilir miyim?"
"Sizin şu yarı Nelson vuruşunu öğrendiğiniz yerden," diye karşılık verdi Martin. "Gözünüzün moraracağından eminim."
"Umarım boynunuz tutulmaz," dedi yayımcı. "Gidip hep birlikte bir içki içmemize ne dersiniz? Boynunuzun değil, şu ufak dövüşün şerefine tabii."
"Gözünüz morarmazsa, paralar benden," diye kabul etti Martin.
Böylece soyguncularla soyulanlar bir arada içki içtiler. Dövüşü güçlü olanın kazandığına, 'Peri ile İnci'nin onbeş dolarının The Hornet'ın yazı işleri kuruluna ait olduğuna karar verdiler.
Jack LONDON / Martin Eden/ Karınca Yayınları 33. bölüm Sayfa 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, Çeviren: Karınca Yayın Kurulu
Martin Eden'ı orta okuldayken halk kütüphanesinden edinip okumuştum. Geçenlerde yolum üstündeki bi kitapçının %50 indirimle sattığı kitapların arasında görünce fiyatı aklımı çeldi ve satın alıp yeniden okumak istedim. İyi ki öyle yapmışım. Çocuk okumamda esas oğlan kızı ne zaman öpecek merakıyla sayfaları hızlı hızlı devirmişliğimi böylece anlamış oldum.
Kalabalık ve yoksul bir aile olmamıza rağmen o zamanlar Martin'in yaşadığı geçim sıkıntısını hiç anlayamamışım. Pek çok şeyi anlamadığım gibi. Yeni okumamda altı çizilecek çok satır vardı. Yazıldığı yıl olan 1909'dan bu yana değişmeyen ne çok şey olduğunu da hayretle farkettim.
Kitaptan seçtiğim bir bölümü Derkenar okuyucularıyla paylaşmak istedim.
İlknur Karakuş
Jack London'ın Martin Eden'i tıpkı Demir Ökçe gibi materyalist anlayışa dayanıyor. Jack London, Gorki gibi bir tarza sahip, fakat onları ayıran özellik London'un daha açık ifadeler kullanması. Martin'in yaşadıkları toplumsal evrime bir ölçüt olabilir.
ddiskra - 17 Mayıs 2007
Sevgili okurlar; ben bir Jack London hayranıyım ve onun yaratmış olduğu buck kahramanını da kendime benzetiyorum. Sevgi dolu ama hırslı, gözü kara ama vicdanlı bir yapıya sahiplik... Fırtına öncesi sessizlik gibidir onun kitaplarındaki konular... Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş ve en sevdiğim bir diğer kitabı ise Sevginin Katıksızı'dır okumanızı tavsiye ederim... Sevgiyle kalın...
Ecem Eraslan - 2 Kasım 2007 (12:09)
Jack London'a ait kitaplardan bende en derin iz bırakanları Martin Eden ve Vahşetin Çağrısı'ydı. Özellikle Martin'in kitabın sonundaki intiharı beni her zaman büyülemiştir. İşin ilginç yanı Jack London'unkendisinin de intihar etmiş olması. Jack belki de kendi romanında kendi ölümünü kurgulamıştı. Son olarak, London'un kitapları okumaya değer, öneririm.
Ömer Yıldırım - 25 Kasım 2007 (10:50)
Ben de ilkokul 8. Sınıf öğrencisiyim. Kitabı şu anda okuyorum. Türkçe oğretmenimiz tavsiye etti. 65. sayfaya kadar geldim. Herkes kitabın sonunun çok güzel olduğunu söylüyor, ama bence ilk 7-8 bölüm oldukça sıkıcı. Ordaki betimlemeler filan kalemin gücünden kaynaklanıyor ama ağır bi dille yazılmış.
İrem - 27 Aralık 2007 (21:31)
Benim de şu an okumakta olduğum bir kitap Martin Eden. Okumakta biraz geç kalmışım gibi hissediyorum. Kitabın en güzel yanı bu denli hayal gücü yüksek olan insanların düşüncelerine ve hedeflerine rehberlik etmesi. Daha sonuna gelemediğim için bilemiyorum ama Martin dediğiniz gibi intihar ederse üzülürüm. Gerçekten. Belki de her intihar olayı gibi onun intiharı da ruhun çığlığının artık dışarıya ulaşmasından kaynaklanacaktır, kim bilir belki de artık hafızasında hayale yer kalmadığından...
Gülçin Çalışır - 28 Ocak 2008 (12:34)
Bu kitabı bir düşünüş veya akımların etkisinden sıyırıp bir insan gibi görmediyseniz ve kitabı okurken içinizdeki dürtülerle birşeyleri savunup yazar hakında yorumlar mı? Sorgulama anahtar kelime bu daha başka nasıl anlatılabilir hayatı bir aşk ideallerini bile onun gölgesinde oluşturmuş bir adamın görüşleri değildi beni ona yakınlaştıran nasıl bu kadar evrensel birşeyi kutsallaştırıp taparcasına onun uğruna feda edip, ardında sadece değeri gününde anlaşılmayan tozlu ve bol pullu sayfalar zarflar belki de kitaplar bırakıp. Peki ondaki boşluk yaptığı şeyleri bir hiç uğruna yaptığını öğrendiğindeki ruhsal çöküntünün ödülü o müthiş aşkın, o haykırış tırmanışların, o fedakarlığın, o emeğin çalışmanın ve kendini dile getirecekken ki kimsenin onu algılamadığı müthiş düşünceler teoriler ödülü evet ödülü koca bir yalan. Ölüm...
Bilge - 26 Şubat 2008 (01:47)
Yukarıdaki yorumun sahibi olan Bilge kişiye hayran kaldığımı belirtmek isterim. Ancak, ne kadar ıkındıysam da yazdıklarının tek kelimesini bile anlamayı başaramadım. Bilge olmak demek öyle bir şey. Formülünü bize de verir mi acaba bu tarz cümlelerin nasıl kurulacağının? Ya da hangi maddenin böyle güzel kafa yaptığının?
Dumurcan - 26 Şubat 2008 (09:42)
Bende Martin Eden'i okuyanlardanım. Üstelik iki defa okudum. Okuduğum en iyi kitaplardan biridir diyebilirim. Aşkın ne kadar güçlü olduğunu ve neler yaptırabileceğine şahit oldum. Ama sonunun intiharla bitmesi üzücüydü. Ama başka çare görünmüyordu
Ali Sönmez - 11 Mart 2008 (14:02)
Martin, zengin, şaşalı eve girerken, yürüdüğü alan çok geniş olmasına rağmen eşyalara çarpmamaya çalışarak yürür. Ve her şeyin boş olduğunu anlayıp çıkılan deniz yolculuğu... Suyu hissediş, ona alışma, vazgeçme olasılığına rağmen nefesini daha da tutma... Müthiş bir başlangıç ve son. Ruth'a inanmıştı Martin, ama kadın işte...
Savaş - 21 Şubat 2009 (22:29)
Kitap Kurdu
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir?
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu
Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 265 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart