Alberto Manguel
Ortaçağın yarısına dek yazarlar okurlarının metni yalnızca göreceklerini değil duyacaklarını da varsaydılar, hatta kendileri sözcükleri bir araya getirirken yüksek sesle söylüyorlardı. Göreceli olarak çok az kişi okuyabildiği için dinletiler yaygındı ve ortaçağ metinlerinin çoğu dinleyenleri bir masala "kulak vermeye" çağırırlardı.
Bu okuma alışkanlıkları deyimlerimizde hâlâ yaşıyor olabilir. Bir mektupta okumuş olsak bile aktarırken "duyduğuma göre", iyi yazılmamış anlamında da "kulağıma tuhaf geliyor" deyimlerini kullanırız.
Kitaplar yüksek sesle okundukları için, onları oluşturan harflerin fonetik birimler olarak ayrılma zorunluluğu yoktu. Zincirleme dizili tümceler halindeydiler. Bu harf sıralarını gözlerin nasıl izlemesi gerektiği ise yerine ve çağına göre değişiyordu. Bugün Batı'da uyguladığımız soldan sağa ve yukarıdan aşağıya okuma hiç de herkes için geçerli değildir.
İbranice ve Arapça gibi kimi yazılar sağdan sola; Çince ve Japonca gibileri sütunlar halinde yukarıdan aşağıya; Maya dili gibi birkaçı da dikine çift sütun olarak; kimileri de Eski Yunan yazısında rastlanan dönüşümlü gidiş gelişler halinde; "toprağı süren bir öküz gibi" (bustrofedon yazı) okunurlar. Aztek yazısında görülen, yılanlar ve merdivenler oyununda olduğu gibi sayfada dolaşan, yönünü çizgilerin ve noktaların belirttiği yazılar da vardır.
Sözcüklerin birbirlerinden ayrılmadığı, büyük harf ve küçük harf ayrımının gözetilmediği ve noktalama işaretlerinin olmadığı parşömen tomarlara yazma geleneği sesli okumaya alışık insanların amaçlarına hizmet ediyordu. Göze birbiri ardına dizili harfler olarak görünen şeyi kulağın ayırmasına alışık birine göre düzenlenmişlerdi. Bu devamlılık o kadar önemliydi ki, parşömen ya da papirüs yapraklarını bir arada tutacak bir tutkal bulan Philatius'un heykelini diktiler.
Harflerin sözcükler ve tümceler olarak ayrılma işi oldukça yavaş oldu. Mısır hiyeroglifleri, Sümer çiviyazısı, Sanskritçe gibi birçok eski metin bu bölünmelere gerek duymuyorlardı. Eski yazıcılar işlerini o denli iyi biliyorlardı ki, ayırıcılara gereksinimleri yoktu. Keşişler okuma becerileri zayıf olanlara yardım için metinleri per cola et commata adı verilen tamamlanmış düşünce birimlerinden oluşan satırlara ayırdılar. Bu, ilkel bir noktalama yöntemiydi ve kararsız okura bir düşüncenin sonunda sesini yükseltme ya da alçaltma konusunda yardımcı oluyordu.
Noktalama güvenilirlikten uzak kaldı ama bu eski yöntemlerin doğru okumayı kolaylaştırdıkları tartışılmazdı. Altıncı yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Suriyeli Aziz İsaakios bu yöntemin yararlarından söz ediyordu: "Ben, okuduğum şiirler ve dualar bana keyif versin diye sessiz okuyorum. Anlamlar dilimi susturunca, bir rüyada gibi oluyorum; düşüncelerim ile duygularım yoğunlaşıyor. Bu sessizliği sürdürmek yüreğimde anıların kargaşasını dindiriyor, derindeki düşüncelerim ardı arkası kesilmeyen ve beklenmedik mutluluk dalgaları yayıyorlar. Yüreğim birdenbire göneniyor."
Ve Sevillalı İsidorus, yedinci yüzyılın ortalarında, sessiz okumayı, "zorlanmadan okumak, okudukların üstüne düşünmek ve unutmayı zorlaştırmak için iyi bir yöntem" olarak övecek kadar yakından tanıyordu. Kendisinden once yaşamış Augustinus gibi, İsidorus da okumanın zaman ve yer ötesi bir iletişim sağladığını biliyordu, ancak Etimolojileri'nde belirttiği önemli bir farkla: "Harfler orada bulunmayanların sözlerini bize sessizce iletme gücüne sahiptirler."
Noktalamanın "gökten inişi" sürdü. Yedinci yüzyıldan sonra bir nokta ve çizgiler bileşimi nokta işaretini, yukarıda bir nokta da bugünkü virgülü ifade ediyordu; iki nokta üst üste ise bugün kullanıldığı biçimde idi. Sanırız dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde yazıcılar arasında sessiz okuma, sözcükleri komşu sözcüklerden ayırmayı başlatacak kadar yaygınlaşmıştı. Bu, hem metne göz gezdirmeyi kolaylaştırmanın yanı sıra estetik kaygılardan da kaynaklanmış olabilirdi. Onuncu yüzyıla gelindiğinde sessiz okurun işini daha da kolaylaştırmak amacıyla metnin ana bölümlerinin (örneğin İncil'deki kitapların) ilk satırları rublikler yani metin dışı açıklamalar gibi kırmızı mürekkeple yazılır oldular. Varlığı çok eskilere dayanan ve paragraf ayıran çizgi (Yunancada paragraphos) ya da çivi (diple) uygulaması sürüyordu. Daha sonraları paragrafın ilk sözcüğünün baş harfi farklı bir büyüklükte ya da üste yazılır oldu.
Yazıcıları skriptoryum adı verilen manastır yazı odalarında sessiz olmaya çağıran ilk kural dokuzuncu yüzyıldan kalmadır.
Oysa sessiz okuma okura kitap ve sözcükler ile kendi arasında kısıtlanmamış bir ilişki kurma olanağı veriyordu. Sözcükler onları seslendirme için geçmesi gerekli süreden kurtulmuş oluyorlardı. İç mekânda var olabiliyorlar, peş peşe geliyorlar, tamamen okunuyor ya da yarım yamalak söylenip kavranıyorlardı ve bu arada okurun düşünceleri onları keyfince değerlendirebiliyordu. Okur bellekte olanlarla ya da aynı anda göz gezdirilmek için açılmış başka metinlerle karşılaştırma yapabiliyordu. Onlardan yeni düşünceler türetebiliyordu. Artık düşünmek ve tekrar düşünmek için zaman olduğunu bildiği bu sözcüklerin, dışında olduğu kadar içinde de yankılanabileceğini kavrıyordu. Cilt kapakları arasında yabancılardan korunmuş olan metin ister skriptoryumda, ister kalabalık pazaryerinde, ister evinde olsun, artık onun bireysel malı, dağarcığının bir parçası olabilirdi.
Kimi dogmacılar bu yeni eğilimin farkına vardılar. Onlara göre sessiz okuma göz açıkken düş görmeye yol açıyordu. Günah sayılan aylaklığa (accidie); "gün ortası yok edici israfa" yol açıyordu. Oysa sessiz okuma Hıristiyan kilise adamlarının hiç öngöremediği bir tehlikeyi de beraberinde getirmekteydi: Tek başına okunabilen ve göz anlamlarını çözerken üzerinde düşünülebilen bir kitap, bir dinleyici tarafından yapılacak açıklamalara ve yönlendirmelere, sansüre ve yergiye kapalıydı. Sessiz okuma okur ile metin arasında doğrudan, tanığı olmayan ve Augistinus'un neşeli deyimi ile "aklı ferahlatan" tekil bir iletişim sağlıyordu.
Alberto MANGUEL "OKUMANIN TARİHİ" YKY KASIM 2001 (sayfa: 68-71)
* * *
Gönderen: Oya Erdil

Ali Türkan
gelecek vaadetmiyor" diye sepetlediler gençliklerinde? Ve şimdi, aradan yıllar geçtikten sonra, Yusuf'un yüzüne bakınca, hangi vicdan azabını, hangi yarım kalmış aşkı düşünüyorlar? Ve Ali'ye kimler "sığ" dedi? Hangi reklamcı, piyasa ekonomisine inanmış köşe yazarı, Ali'de hiç olmamış gençliğini görüp derin derin iç çekiyor ve Ali içerdeyken onlar neredeydiler? Neden Aliler, bu toplumun hem günah keçisi ve hem de vicdan azabı yapıldılar? Kenara itilmiş hüzünlü çocuklardı onlar. Ve ancak TV dizilerinde sevebildi onları bu toplum. Yazar
Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)
Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım... (Devam)
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.
Kâmuran Kızlak
Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı. Yazar
Necdettin Efendi
Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.