Jack London
Martin, sürekli olarak savaşı yitiriyordu. Elinden geldiğince tutumlu olmaya çalışıyor, yine de ucuz yapıtları, harcamalarını karşılamıyordu. Şükran gününde, siyah giysisi rehinde olduğu için Morselar'ın yemek çağrısını kabul edemedi. Gelmeyişinin nedeni Ruth'u pek memnun etmemiş, Martin de umutsuzluğa düşmüştü. Bunun üstüne, bir şeyler yapıp yemeğe geleceğine söz vermişti. San Francisco'da, Transcontinantal'e gider, beş dolar alacağını alır ve giysisini rehinden kurtarırdı.
Sabahleyin Maria'dan on sent borç aldı. Bu parayı Brissen'den almayı yeğlerdi ama o garip yaratık ortadan yok olmuştu. Martin'in onu son görüşünden sonra iki hafta geçmiş ve Martin onu gücendirecek bir davranışta bulunup bulunmadığını boşuna düşünüp durmuştu. On sent, feribotla Martin'i San Francisco'ya geçirmeye yetmişti ve Market Sokağı'nda yürürken, parayı alamadığı takdirde ne yapacağını düşünüyordu. Oakland'a dönmesi olanaksızdı ve San Francisco'da tanıdığı hiç kimse yoktu.
Transcontinental'ın bürosunun kapısı aralıktı. Kapıyı açarken Martin içerden birinin bağırdığını işitti:
"Ama sorun bu değil Bay Ford" (Yazışmalarından Martin, Ford'un yayımcı adı olduğunu biliyordu.) "Sorun parayı vermeye niyetiniz olup olmadığı. Nakit ve peşin olarak demek istiyorum. Beni Transcontinental'ın ne geleceği, ne de gelecek yıl size kaç para kazandıracağı ilgilendirir. Benim istediğim, yaptığım işin karşılığını almak. Şunu da hemen belirteyim, para benim elime geçmedikçe Transcontinental'ın Noel sayısı baskıya girmeyecek, iyi günler. Paranız olunca gelip beni görün."
Kapıyı çarparak dışarı çıktı, sinirle Martin'in yanından geçti ve yumruklarını sıkıp, küfürler yağdırarak merdivenlerden aşağıya indi. Martin, içeriye hemen girmemeye karar verdi ve onbeş dakika kadar koridorda dolandı. Sonra kapıyı açtı ve içeri girdi. Bu onun için yepyeni bir deneydi; ilk kez bir yayımcının bürosundan içeri giriyordu. Anlaşılan bu büroda kartvizitlere hiç gerek yoktu. Bir çocuk içerdeki odaya bir adamın Bay Ford'u görmek istediğini bildirdi. Sonra geri döndü ve odanın ucundan, Martin'i çağırarak içerdeki özel odaya, yayımcının olduğu yere götürdü.
Martin'in ilk izlenimleri, odanın düzensizliği ve karışıklığı oldu. Sonra kendisine merakla bakan genç görünüşlü, sakallı, döner bir iskemleye oturmuş bir adam gözüne çarptı. Martin bu yüzün sakinliğine hayran kaldı. Baskıcının tehditlerinin onu etkilemediği belliydi.
"Ben... Ben Martin Eden'im," diye başladı söze. ('Ve beş dolarımı istiyorum, diye devam etmek isterdi.)
Ama bu karşılaştığı ilk yayımcıydı ve bu koşullar altında onu hemen korkutmak istemiyordu. Bay Ford'un "Sahi mi?" diyerek ayağa fırlamasını şaşkınlıkla izledi. Bir an sonra Martin'in elini ateşli ateşli sıkıyordu.
"Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi anlatamam Bay Eden. Sık sık nasıl bir insan olduğunuzu merak ederdim."
Martin'i kendisinden biraz uzaklaştırıp, Martin'in ikinci iyi, ama aynı zamanda en kötü, yırtık pırtık, yamanamayacak durumda olan giysisine ve Maria'nın düz ütüleriyle dikkatle ütülediği pantolonuna uzun uzun baktı.
"Doğrusu, sizi olduğunuzdan daha yaşlı sandığımı itiraf edeyim. Öykünüzde öyle bir derinlik ve canlılık, öylesine bir olgunluk vardı ki. Bir şaheserdi o öykü. Daha bir iki cümle okur okumaz anlamıştım. Durun size onu ilk nasıl okuduğumu anlatayım. Ama hayır, sizi önce arkadaşlara tanıştırayım."
Konuşmasına ara vermeden Bay Ford, Martin'i daha büyükçe bir odaya götürüp, yardımcısı Bay White'le tanıştırdı. Sanki üşüyormuş gibi, eli garip bir biçimde soğuk olan, seyrek sakallı, ince ve çelimsiz bir adamdı Bay White.
"Ve Bay Ends; Bay Eden. Bay Ends bizim yönetim müdürümüzdür."
Martin, dökük saçlı, boncuk gözlü, karısı tarafından Pazar günleri düzeltilen, dikkatle taranmış beyaz sakalının yüzünün çoğunu kaplamış, genç görünüşlü biriyle el sıkıştığını fark etti.
Üçü de Martin'in çevresini sarıp, ona olan hayranlıklarından söz etmeye başladılar. Martin, onların sorunun ne olacağını bilmedikleri bir durumu geçiştirmeye çalıştıklarını fark etti.
"Bizi niye aramadığınızı merak eder dururduk," diyordu Bay White.
"Vapur bileti alacak param olmadığı için. Körfez'in karşısında oturuyorum da." Martin onlara paraya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlatmak istiyordu.
"Hiç kuşkusuz," diye düşündü, "İçinde bulunduğum bu paçavralar parasızlığımı yeterince açıklıyor." Eline geçirdiği her fırsatta ziyaretinin nedenine ilişkin imalarda bulundu. Ama hayranları sanki sağırdılar. Durmadan onu övüyor, ilk gördükleri anda öyküsü için ne düşündüklerini, daha sonraki fikirlerini anlatıyor, karılarının ve ailelerinin neler düşündüklerini belirtiyorlardı ama bu hayranlıkları karşısında ona bir şey ödeyeceklerine ilişkin hiçbir imada bulunmuyorlardı.
"Öykünüzü ilk nasıl okuduğumu size anlattım mı?" dedi Bay Ford. "Elbette ki anlatmadım. New York'tan batıya geliyordum. Tren Ogden'de durdu ve bir gazeteci çocuk Transcontinental'ın son sayısını getirdi."
"Aman Tanrım," diye düşündü Martin. "Sen Pulman'la yolculuk yaparken, ben, bana olan beş dolarlık borcunuz için aç kalıyorum."
Birden öfkelendi. Transcontinental'ın kendisine yaptığı haksızlık korkunçtu. Bir anda aklına umutsuzluk içinde geçirdiği aylar, açlığı ve yoksulluğu geldi. Ve o anda duyduğu açlık, kendisine iki gündür hiçbir şey yemediğini, zaten uzun bir süredir karnının doğru dürüst doymadığını anımsattı. Bu yaratıklar soyguncu değil, iğrenç hırsızlardı. Yalanlar ve yerine getirilmeyen sözlerle elinden öyküsünü almışlardı. Öyleyse, onlara gösterecekti. Parasını almadan bürodan ayrılmayacağına kendi kendine karar verdi. Parayı alamazsa, Oakland'a dönmesinin olanaksızlığını anımsadı. Büyük bir çabayla kendini tutmaya çalıştı ama yüzündeki sinirli havayı ve karşısındakileri korkutan kızgınlığını gizleyemedi.
Eskisinden daha fazla yağcılığa başladılar. Bay Ford 'Çanların Sesi'ni ilk nasıl okuduğunu, Bay Ends ise, Alameda'da bir öğretmen olan kuzeninin 'Çanların Sesi'ni nasıl beğendiğini anlatmaya çalışıyordu.
"Neden geldiğimi size söyleyeyim," dedi Martin sonunda. "Hepinizin bu denli beğendiğiniz öykünün parasını almaya. Sanırım yayınlandığında ödemeyi vaat ettiğiniz miktar beş dolardı."
Bay Ford, her yanı durmadan kımıldayan yüzünde mutlu bir ifadeyle elini cebine atarmış gibi yaptı, sonra Bay End'e dönüp parasını evde bıraktığını söyledi. Bay Ends'in bundan hoşlanmadığı açıktı. Martin onun, pantolonunun cebine elini sokacakmış gibi kolunu büktüğünü gördü. Para'nın orada olduğu kesindi.
"Özür dilerim," dedi Bay Ends. "Ama yarım saat önce baskıcıya para verdim. Bütün bozukluğumu alıp götürdü. Bu yaptığım belki de dikkatsizce bir şeydi. Senedin tarihi henüz dolmamıştı. Ve baskıcının benden şimdiden para isteyeceğini hiç beklemiyordum."
İki adam da umutla Bay White'a baktı ama o da gülüp, omuzlarını silkti. Ne olursa olsun onun vicdanı temizdi. Transcontinental'e dergi edebiyatı öğrenmeye gelmiş ama bunun yerine sadece muhasebe öğrenmişti. Transcontinental'ın kendisine dört aylık maaş borcu vardı ve baskıcının da müdür yardımcısınca atlatıldığını biliyordu.
"Bizi bu durumda yakalamış olmanız çok kötü Bay Eden," dedi Bay Ford kendisine bir hava vermeye çalışarak. "Dikkatsizlikten başka bir şey olmadığına sizi temin ederim. Ama bakın şöyle yapabiliriz. Sabahleyin ilk iş olarak size bir çek postalarız. Bay Eden'in adresi sizde var değil mi Bay Ends?"
Evet, adres Bay Ends'de vardı ve yarın sabah ilk iş olarak çeki postalayacaklardı. Martin bankalar ve çekler konusunda pek bir şey bilmiyordu ama parayı bugün kendisine vermemeleri için hiç bir neden göremedi.
"Öyleyse anlaşıldı değil mi, Bay Martin? Yarın size çeki postalayacağız."
"Benim bugün paraya ihtiyacım var," dedi Martin inatla.
"Bu kötü koşullar altında... Keşke bize başka bir gün gelseydiniz," diye kekeledi Bay Ford, ama sabrı tükenmeye başlayan Bay Ends onun sözünü kesti.
"Bay Ford size durumu anlattı," dedi sert bir sesle. "Ben de anlattım. Çeki yarın..."
"Ben de size anlatmaya çalıştım ki," diye onun sözünü kesti Martin, "Paraya bugün ihtiyacım var."
Yönetim müdürünün sertliği onu öfkelendirmişti; gözlerini ondan ayırmadı. Çünkü Transcontinental'ın kendisine ödeyeceği paranın onun cebinde olduğunu biliyordu.
"Ne yazık ki.." diye konuşmaya başladı Bay Ford.
Ama o anda, sabırsız bir hareketle Bay Ends, dışarı çıkmak istiyormuşcasına arkasını döndü. Aynı anda Martin onun üstüne atladı, ve tek eliyle Bay Ensd'in boynunu öyle bir sıktı ki şekli hala bozulmamış olan sakalı, kırk beş derecelik bir açıyla tavana doğru çevrildi. Bay White ile Bay Ford, yönetim müdürlerinin bir astragan halısı gibi silkildiğini dehşetle gördüler.
"Sökül bakalım paraları, seni genç yeteneklerin saygıdeğer heves kırıcısı!" diye kükredi Martin. "Sökül paraları yoksa hepsi onluk bile olsa senden çıkartmasını bilirim." Sonra dehşet içindeki iki seyirciye döndü. "Uzak durun. Karışacak olursanız, birinizin canı yanabilir."
Bay Ensd yutkunuyordu. Martin elini çekmeden, paraları çıkarmaya başlayamadı. Sayısız tehditlerden sonra pantolonunun cebinden dört dolar, onbeş sent çıktı.
"Hepsini," diye emretti Martin.
Bir on sentlik daha düştü. Martin emin olmak için paraları ikinci kez saydı. "Sıra sende!" diye bağırdı Bay Ford'a "Yetmişbeş sent daha istiyorum."
Bay Ford beklemedi, bütün ceplerini tersine çevirdi ve içlerinden toplam altmış sent çıktı.
"Hepsinin bu kadar olduğundan emin misin?" diye sordu tehdit edercesine. "Yeleğinin cebinde ne var?"
Dürüstlüğünü göstermek için Bay Ford yeleğinin ceplerini de dışarı çıkardı. Bir tanesinden aşağı bir kâğıt düştü. Bay Ford eğilip kağıdı yerden aldı ve tam cebine koyacaktı ki Martin bağırdı:
"Nedir o? Vapur bileti mi? Ver onu buraya. On sent eder. Borcunuza sayarım. Bilet de dahil şimdi dört dolar doksanbeş sentim var. Bana hâlâ beş sent borçlusunuz."
Öfkeyle Bay White'e baktığında onun kendisine bir beş sentlik uzatmakta olduğunu gördü.
"Teşekkür ederim ederim," dedi Martin hepsine birden. "İyi günler dilerim."
"Soyguncu," diye hırladı Bay Ends arkasından. "Adi hırsız," diye karşılık verdi Martin kapıyı çarparak.
Martin gururlanmıştı. Öylesine gururlanmıştı ki, "Peri ile İnci" için The Hornet'in kendisine onbeş dolar borcu olduğunu anımsayarak onu da almaya karar verdi. Ama The Hornet, birbirleri de dahil herkesi ve her şeyi soyan, traşlı, güçlü kuvvetli genç adamlarca yönetiliyordu. Bürodaki eşyaların bir kısmı kırılıp döküldükten sonra, yayımcı (eski bir üniversiteli atlet), müdürün, reklam memurunun ve odacının yardımıyla Martin'i bürodan çıkartıp merdivenlerden aşağıya fırlatmayı başardı.
"Yine gelin Bay Eden; sizi görmekten memnun olacağız," diye güldüler üst kattan.
Martin ayağa kalkarken homurdandı.
"Of be!" diye mırıldandı. "Transcontinental'dakiler süt kuzularıydı ama siz profesyonel boksörsünüz."
Bunu yine kahkalar izledi.
"Bir şair olarak Bay Eden," diye bağırdı The Hornet'in yayımcısı, "sizin de bizden aşağı kalmadığınızı söylemeliyim. Bu sağ kroşeyi nerde öğrendiğinizi sorabilir miyim?"
"Sizin şu yarı Nelson vuruşunu öğrendiğiniz yerden," diye karşılık verdi Martin. "Gözünüzün moraracağından eminim."
"Umarım boynunuz tutulmaz," dedi yayımcı. "Gidip hep birlikte bir içki içmemize ne dersiniz? Boynunuzun değil, şu ufak dövüşün şerefine tabii."
"Gözünüz morarmazsa, paralar benden," diye kabul etti Martin.
Böylece soyguncularla soyulanlar bir arada içki içtiler. Dövüşü güçlü olanın kazandığına, 'Peri ile İnci'nin onbeş dolarının The Hornet'ın yazı işleri kuruluna ait olduğuna karar verdiler.
Jack LONDON / Martin Eden/ Karınca Yayınları 33. bölüm Sayfa 291, 292, 293, 294, 295, 296, 297, 298, Çeviren: Karınca Yayın Kurulu
Martin Eden'ı orta okuldayken halk kütüphanesinden edinip okumuştum. Geçenlerde yolum üstündeki bi
kitapçının %50 indirimle sattığı kitapların arasında görünce fiyatı aklımı çeldi ve satın alıp yeniden okumak istedim. İyi
ki öyle yapmışım. Çocuk okumamda esas oğlan kızı ne zaman öpecek merakıyla sayfaları hızlı hızlı devirmişliğimi böylece anlamış
oldum.
Kalabalık ve yoksul bir aile olmamıza rağmen o zamanlar Martin'in yaşadığı geçim sıkıntısını hiç anlayamamışım. Pek çok şeyi
anlamadığım gibi. Yeni okumamda altı çizilecek çok satır vardı. Yazıldığı yıl olan 1909'dan bu yana değişmeyen ne çok şey
olduğunu da hayretle farkettim.
Kitaptan seçtiğim bir bölümü Derkenar okuyucularıyla paylaşmak istedim.
İlknur Karakuş
Kitap Kurdu
Jack London'ın Martin Eden'i tıpkı Demir Ökçe gibi materyalist anlayışa dayanıyor. Jack London, Gorki gibi bir tarza sahip, fakat onları ayıran özellik London'un daha açık ifadeler kullanması. Martin'in yaşadıkları toplumsal evrime bir ölçüt olabilir.
ddiskra ~ 17 Mayıs 2007
Sevgili okurlar; ben bir Jack London hayranıyım ve onun yaratmış olduğu buck kahramanını da kendime benzetiyorum. Sevgi dolu ama hırslı, gözü kara ama vicdanlı bir yapıya sahiplik... Fırtına öncesi sessizlik gibidir onun kitaplarındaki konular... Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş ve en sevdiğim bir diğer kitabı ise Sevginin Katıksızı'dır okumanızı tavsiye ederim... Sevgiyle kalın...
Ecem Eraslan ~ 2 Kasım 2007 (12:09)
Jack London'a ait kitaplardan bende en derin iz bırakanları Martin Eden ve Vahşetin Çağrısı'ydı. Özellikle Martin'in kitabın sonundaki intiharı beni her zaman büyülemiştir. İşin ilginç yanı Jack London'unkendisinin de intihar etmiş olması. Jack belki de kendi romanında kendi ölümünü kurgulamıştı. Son olarak, London'un kitapları okumaya değer, öneririm.
Ömer Yıldırım ~ 25 Kasım 2007 (10:50)
Ben de ilkokul 8. Sınıf öğrencisiyim. Kitabı şu anda okuyorum. Türkçe oğretmenimiz tavsiye etti. 65. sayfaya kadar geldim. Herkes kitabın sonunun çok güzel olduğunu söylüyor, ama bence ilk 7-8 bölüm oldukça sıkıcı. Ordaki betimlemeler filan kalemin gücünden kaynaklanıyor ama ağır bi dille yazılmış.
İrem ~ 27 Aralık 2007 (21:31)
Benim de şu an okumakta olduğum bir kitap Martin Eden. Okumakta biraz geç kalmışım gibi hissediyorum. Kitabın en güzel yanı bu denli hayal gücü yüksek olan insanların düşüncelerine ve hedeflerine rehberlik etmesi. Daha sonuna gelemediğim için bilemiyorum ama Martin dediğiniz gibi intihar ederse üzülürüm. Gerçekten. Belki de her intihar olayı gibi onun intiharı da ruhun çığlığının artık dışarıya ulaşmasından kaynaklanacaktır, kim bilir belki de artık hafızasında hayale yer kalmadığından...
Gülçin Çalışır ~ 28 Ocak 2008 (12:34)
Bu kitabı bir düşünüş veya akımların etkisinden sıyırıp bir insan gibi görmediyseniz ve kitabı okurken içinizdeki dürtülerle birşeyleri savunup yazar hakında yorumlar mı? Sorgulama anahtar kelime bu daha başka nasıl anlatılabilir hayatı bir aşk ideallerini bile onun gölgesinde oluşturmuş bir adamın görüşleri değildi beni ona yakınlaştıran nasıl bu kadar evrensel birşeyi kutsallaştırıp taparcasına onun uğruna feda edip, ardında sadece değeri gününde anlaşılmayan tozlu ve bol pullu sayfalar zarflar belki de kitaplar bırakıp. Peki ondaki boşluk yaptığı şeyleri bir hiç uğruna yaptığını öğrendiğindeki ruhsal çöküntünün ödülü o müthiş aşkın, o haykırış tırmanışların, o fedakarlığın, o emeğin çalışmanın ve kendini dile getirecekken ki kimsenin onu algılamadığı müthiş düşünceler teoriler ödülü evet ödülü koca bir yalan. Ölüm...
Bilge ~ 26 Şubat 2008 (01:47)
Yukarıdaki yorumun sahibi olan Bilge kişiye hayran kaldığımı belirtmek isterim. Ancak, ne kadar ıkındıysam da yazdıklarının tek kelimesini bile anlamayı başaramadım. Bilge olmak demek öyle bir şey. Formülünü bize de verir mi acaba bu tarz cümlelerin nasıl kurulacağının? Ya da hangi maddenin böyle güzel kafa yaptığının?
Dumurcan ~ 26 Şubat 2008 (09:42)
Bende Martin Eden'i okuyanlardanım. Üstelik iki defa okudum. Okuduğum en iyi kitaplardan biridir diyebilirim. Aşkın ne kadar güçlü olduğunu ve neler yaptırabileceğine şahit oldum. Ama sonunun intiharla bitmesi üzücüydü. Ama başka çare görünmüyordu
Ali Sönmez ~ 11 Mart 2008 (14:02)

Ali Türkan
Bak, babam deliydi. Kavgaya üçüncü kattan atlayarak katılırdı. Sanki evde su yokmuş, sanki namaz kılarmış gibi, birden yerinden kalkıp duvarda teyemmüm alırdı. Amcamın kızı, gece bir yerlerden dönerken, bir ayakkabıcı dükkanının vitrinindeki bir çift ayakkabıyı beğenmişti. Babam da "madem beğendin, senin olsun" diye vitrin camını kırıp ayakkabıları almıştı. Yazar
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar
Necdettin Efendi
Şimdi sen anlatacak şeylerle dopdolu olduğundan, her oturuşta roman yazma eğilimi gösteriyor olabilirsin. Normaldir. Zamanla o disiplin edinirsini (yarım saatte 3 bin vuruşluk yazı yazmak gibi). Dediğim gibi, ilk yazılarda "nasıl yazmalı" sorusuna kilitlenmek yerine, kendine "şu kadar sürede yazıp vericem" gibi zaman sınırlaması koyarsan pratiğini daha çabuk geliştirirsin. Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.