Stanislaw Lem
Masanın üzerinden eğilip uzandı.
"Tichy, sana iltimas geçiyorum. Meslekî bir sırrı ifşa edeceğim. Senin şikayetçi olduğun her şeyi kundaktaki bebekler bile biliyor. Nasıl başka türlü olabilirdi ki? Şu hayli seçici etkilere sahip ilaçlar, psikosınırlayıcılar, narkotiklerin ve ilk halüsinojenlerin yerini alır almaz ilerleme denen şey, bu yoldan gitmeye mahkum oldu bir kez. Ancak deneysel mühendislik alanındaki gerçek devrim, henüz yirmibeş yıl önce maskotlar birleştirince gerçekleşebildi...
Bunlar öylesine güçlü psikotroplar ki beynin en ücra köşelerini bile etkileyebiliyorlar. Narkotikler insanı dünyadan koparmaz, sadece dünyaya karşı tutumunu değiştirir. Oysa halüsinojenler dünyayı tanınmaz hale getirip tamamen bulanıklaştırır. Sen de yaşadıklarınla öğrendin bu durumu. Ama maskotlar dünyayı çarpıtıyor!"
"Maskotlar..." dedim. "Galiba bu kelimeyi biliyorum. Tabii! Eskiden futbol maçlarında kullandıkları o mekanik köpekler. Ama ne alâkası var?"
"Bir alâkası yok. Kelime bambaşka anlam kazanmış –affedersin- tat kazanmış. Maske, maskeli balo, maskara kelimelerinden geliyor. Beyne usulüne göre hazırlanmış maskotlar verilerek dış dünyadaki herhangi bir nesne, kurgu ürünü bir görüntüyle maskelenebilmekte, üstelik bu iş öyle bir ustalıkla yapılıyor ki psikimaskotlanmış özne hangi algısının değiştirildiğini ve hangilerinin aynı kaldığını ayırt edemiyor. Bir an için bile bu dünyayı gerçek haliyle – ilaçla tedavi edilmemiş, saflığı bozulmamış, sansürsüz haliyle- görme imkânın olsaydı düşüp bayılırdın!"
"Bir dakika. Ne dünyası? Nerede bu dünya? Nerede görebilirim?"
"Nerede de ne demek, her yerde. Hattâ burada bile!" diye fısıldadı kulağıma, tedirginlikle etrafına bakınarak. Sonra sandalyesini çekip –masanın altından- bana mantarı yıpranmış, küçük bir şişe verdi, gizli kapaklı bir iş çeviriyormuşçasına şöyle dedi:
"Bu amfetamin spreyi, dikkatonomid türünden, güçlü bir uyku giderici ve antipsikim ajanı. Dimetiletilheksabitulpeptopeyotin türevi. Kullanmak bir yana, sırf üstünde taşımak bile federal suç sayılıyor! Mantarı çıkarıp kokla – yalnız bir kere ve dikkatlice. Müshil tozu koklar gibi. Ve sonra, Allah aşkına kendine hâkim ol, paniğe kapılma, nerede olduğunu hatırla!"
Mantarı çıkarıp şişeyi burun deliklerime götürürken ellerim titriyordu. İçime çektiğim acıbadem kokusu yüzünden gözlerim yaşlarla doldu, gözyaşlarımı silip de yeniden görebildiğim anda ağzım açık kaldı. Halılarla kaplı, palmiye ağaçlarıyla dolu muhteşem salon, İtalyan çinileriyle süslü duvarlar, gözalıcı masaların zerafeti, bizler yemek yerken arka tarafta enfes bir oda müziği çalan orkestra; hepsi yok olmuştu. Beton bir yer altı sığınağında, kaba ahşap bir masada oturuyorduk, ayaklarımızın altında –fena halde yıpranmış- hasır bir şilte vardı.
Müziğin sesi hâlâ duyulabiliyordu, ama sesin, paslı bir kablonun ucunda asılı duran bir hoparlörden geldiğini şimdi görüyordum. Gökkuşağını andıran kristal avize artık tozlu, çıplak ampul olmuştu. Ama en kötü değişiklik, önümüzde, masanın üzerinde gerçekleşmişti. Kar beyazı örtünün yerinde yeller esiyordu; dumanı tüten sülünle dolu gümüş yemek tabağı – gümüş yerine- teneke çatalıma topak halinde yapışan, dünyanın en iştah kapatıcı gri- kahverengi yulaf lapasıyla dolu, ahşaptan yontulmuş bir çanağa dönüşmüştü.
Bu kusmuk benzeri şeye dehşet içinde baktım. Yalnızca birkaç dakika evvel büyük bir iştahla yiyordum onu, kuşun altın sarısı çıtır çıtır derisinin tadını çıkartıyor ve üstü gevrek, alt tarafı sosa bulanmış ekmek kıtırlarını –tatlı,sulu bir tezatlıkla- kıtırdatıyordum. Yakınımda duran saksıya ekilmiş bir palmiye ağacının aşağı sarkan yaprakları zannettiğim şeyler, meğer hemen üstümüzde, (diğer üç kişiyle birlikte) oturan kişinin don lastikleriymiş; bu kişi bir balkon ya da platformda değil de rafın üstünde oturuyordu, raf çok dardı. Çünkü bulunduğumuz yer inanılmaz kalabalıktı!
Bu korkunç görüntü, tılsımlı bir değnekle dokunulmuşçasına belirsizleşip eski haline dönmeye başladığında gözlerim az kalsın yuvalarından dışarı fırlayacaktı. Yüzümün dibindeki don lastikleri yeşerdi ve bir kez daha palmiye yapraklarının zarif şeklini aldı; bu esnada birkaç metre ötede leş gibi kokan pis su kovası donuk parlaklığa büründü ve yontulmuş bir kaba dönüştü. Masamızın kir bağlamış yüzeyi eski saf, kar beyazlığına kavuştu, kristal kadehler parıldadı, korkunç yulaf lapası altın sarısına dönüştü, münasip yerlerden kanatlar ve but kemikleri fışkırdı,tenekeden çatal bıçaklarımız eski gümüşî parlaklıklarına kavuştular... Garsonların kuyruklu smokinleri ise dört bir yandan kanat çırpıyor, pat pat ötüyordu. Ayaklarıma baktım –hasır yine İran halısı olmuştu.
Lüks hayata geri dönmüştüm. Fakat sülünün büyük göğsünü incelerken bu göğsün sakladıklarını unutmam mümkün değildi...
"Artık anlamaya başladın!" diye fısıldadı Trottelreiner, ok ağır bir şok geçiriyor olmamdan çekinircesini yüzüme dikkatle bakarak. "Hem unutma ki burası en pahalı işletmelerden biri! Sana bu sırrı öğrenme şansını tanımasaydım eğer, kimbilir, görünce aklını oynatacağın bir restorana gidebilirdik."
"Yani... daha beter yerler mi var... demek istiyorsunuz?
"Evet."
"Bu imkansız."
"Burada en azından gerçek masalar, sandalyeler, tabaklar, çatal ve bıçaklar var; oralarda insanlar –kat kat yığılmış- döşeme tahtalarının üzerine uzanıp taşıma bantlarında geçen kovalardan parmaklarıyla yiyorlar. Ve seni temin ederim ki, oralarda sülün kisvesi altında yenilen şey çok daha lezzetsiz."
"Nedir o?"
"Zehir değil, Tichy, sadece klorlu suya batırılıp balık etiyle bulamaç yapılmış, toz halinde ot ve pancar konsantresi; müşterilerin boğazına yapışmasın diye genellikle jelatin ve vitamine ilaveten sentetik emülsiyon yapıcılar ve yağlar ekleniyor. Kokuyu fark ettin mi?"
"Evet! Evet!"
"Bak, gördün mü?"
"Allah aşkına, profesör, nedir bu? Lütfen, öğrenmem şart! Söyleyin! İnsanlık dışı bir hainlik mi bu? Şeytanca bir plan mı? İnsan soyunu yok etmeyi amaçlayan bir komplo mu?"
"Aman, Tichy. Böyle şeytansı ruhlardan falan bahsetme. Yirmi milyardan fazla insanın yaşadığı bir dünya bizimki, hepsi bu. Bugünkü Herald'ı okudun mu? Pakistan hükümeti bu yılki açlık felaketinde yalnızca 970.000 kişini telef olduğunu iddia ediyor, muhalefetin verdiği rakam ise altı milyon. Böyle bir dünyada Chablis şarabı, sülün, krema soslu et filetosu ne gezer? Son sülün çeyrek yüzyıl önce öldü. O kuş artık bir leş, yalnızca kusursuz bir biçimde muhafaza edilmiş o kadar, zira onu mumyalamak konusunda ustalaştık –daha doğrusu: Ölümünü nasıl saklayacağımızı öğrendik."
"Bir dakika! Doğru anladıysam eğer...Demek istiyorsunuz ki-"
"Kimse sana kötülük yapmak niyetinde değil demek istiyorum. Tam aksine, derin merhamet duygusuyla ve yüce insanî nedenler uğruna gerçekleştirildi bu kimyasal aldatmaca, bu kamuflaj, gerçekliğin sahip olmadığı bir giysiyle donatılması..."
"Peki profesör, aldatmaca her yerde mi?"
"Evet."
"Ama ben evde yiyorum, dışarı çıkmıyorum, nasıl oluyor da..."
"Nasıl oluyor da maskotları içine çekiyorsun? Bunu sen soruyorsun, öyle mi? Teneffüs ettiğimiz havada mevcutlar, atomlar halinde. Kosta Rika'da KOMSEV bombalarını, aeorosolleri hatırlamıyor musun? Tereddütle yapılan ilk girişimlerdi, Montgolfier Kardeşler'in sıcak hava balonu denemeleri gibi."
"Ve herkes bundan haberdar mı? Kabul etmiş durumda mı?"
"Tabii ki hayır. Kimse bilmiyor."
"Fakat söylentiler dolaşmıyor mu?"
"Söylentiler hiçbir zaman eksik olmaz. Ama unutma ki amnezil denen şey var. Herkesin bildiği şeyler var evladım, bir de kimsenin bilmediği şeyler. Farmakokrasinin hem aleni bir tarafı hem de gizli bir tarafı var; ilki ikincisine bağımlı."
"Hayır, inanmam mümkün değil."
"Nedenmiş o?"
"Çünkü birileri bu hasır döşeklerin bakımını yapmak zorunda, birileri gerçekten kullandığımız tabakları ve de yemek niyetine yenen bu lapayı hazırlamak zorunda. Her şey için geçerli bu!"
"Elbette. Haklısın. Her şeyin imal edilip bakımının yapılması gerekiyor. Ne olmuş yani?"
"Bu işleri yapan insanlar, onlar görüyor, biliyor!"
"Saçma. Yürüttüğün mantık çağdışı. İnsanlar camdan güzel bir portakal serasına gittiklerini zannediyorlar; içeri girdiklerinde kendilerine dikkaton veriliyor ve çıplak beton duvarların, tezgahların farkına varıyorlar."
"Peki çalışmayı istiyorlar mı?"
"Büyük bir şevkle hem de; çünkü kendilerine bir miktar da kölemisin verilmiş oluyor. Çalışmak böylelikle bir kendini adama örneği, ulvî bir eylem haline geliyor. Ve çalışanlar işlerini bitirince bir kaşık dolusu amnezil, belki ıstırapsilin, gördükleri her şeyi silmeye yetiyor!"
"Ben de baştan beri bir rüyada yaşıyor olmaktan korkuyordum. Tanrım ne aptalmışım! Ah bir geri dönebilsem, bir geri dönebilsem! Geri dönmek için dünyaları verirdim!"
"Nereye dönmek için?"
"Hilton'un altındaki kanalizasyona."
"Tichy, düpedüz aptalca değilse de çok sorumsuzca bir tutum seninki. Sen de herkesin yaptığını yapmalısın, hepimiz gibi yemene içmene bakmalısın. Kan dolaşımına gereken miktarda –asgari günlük ihtiyaçta- iyimserjin ve melekel verilince mükemmel bir ruh haline kavuşursun."
"Demek siz de şeytanın avukatı oldunuz, ha?"
"Hadi yapma, ciddi bir vakada, doktorun hastasından hakikati saklamayı tercih etmesi çok mu şeytanca bir iş yani? Eğer bu şekilde yaşamak, yemek, var olmak zorundaysak bu işi bari güzel süslemelerle yapalım diyorum. Bir tek istisnayla, maskotlar mükemmel işlediğine göre kime ne zararları var ki?"
"Şu anda sizinle bu meseleyi tartışacak halde değilim" dedim biraz sakinleşerek. "Sadece iki soruma cevap verin lütfen, eski günlerin hatırına. O demin bahsettiğiniz, maskotların etkisiyle ilgili istisna nedir? Ve evrensel düzeyde silahsızlanma nasıl gerçekleşti? Yoksa o da mı bir yanılsama?"
"Hayır, çok şükür silahsızlanma meselesi hayli gerçek. Ama bunu açıklamak için sana konferans vermem gerekir, oysa gitme vakti geldi."
Ertesi gün buluşmaya karar verdik. Ayrılırken maskotların kusurlu yanıyla ilgili sorumu yineledim.
"Eğlence Parkı'na git," dedi profesör. "Sevimsiz gerçekleri öğrenmek hoşuna gidiyorsa eğer, parktaki en büyük atlıkarıncaya bin, alet hız kazanınca oturduğun kabini örten kanvas döşemede makasla bir delik aç. Kabinin üstü döşemeyle kaplı, çünkü maskotların gerçekliğin yerini almak için yarattıkları hayalî dünya devir esnasında yer değiştirir... Merkezkaç kuvveti âdeta insanın gözlerinin bağını çözer... Dediğimi yapınca boyalı yalanın ardında yatanları göreceksin."
Umudumu yitirmiş bir halde bu sözleri yazarken saat sabahın üçü. Söylenecek başka ne kaldı? Kaçmayı, bu medeniyetten kurtulmayı, vahşi doğada kendimi kaybetmeyi ciddi ciddi düşünüyorum. Yıldızlar bile artık beni cezbetmiyor. Eve dönüşün söz konusu olamayacağı bir seyahat çok kırık bir duygu.
Stanislaw LEM, (Ze wspomnien Ijona Tichego Kongres futurologiczny / The Futurological Congress. From
the Memories of Ijon Tichy), Gelecekbilim Kongresi, Ijon Tichy'nin hatıraları, sayfa : 114 – 148, İletişim Yayınevi, Çeviren:
Fatma Taşkent
Gönderen: Filiz Abaka

Ali Türkan
Hüsnü, kendine baktırmak için, bula bula beni buldu; bu yüzden de dünyanın en aptal köpeği. Ne yaptıysam gitmedi ve bana kapılandı. Ocağıma da incir dikecek bu gidişle. Bir oturuşta iki ekmek yiyor hergele. Velet öyle yakışıklı ki, yakında mahalledeki bütün dişilerin dibini koklar ve cins köpek manyağı heriflerle de başımı belaya sokar gibi geliyor bana. Benim bu ite sınıf bilinci aşılamam gerek. Yalnızca zenginlere havlayacak büyüyünce. Eh, yoksul köpeği tabiî; karnı doyunca da gelsin, "Agaaaanigiiiisagaaaaaniiigiiiiii! " Yazar
Erdal Kara, Dülger Balığının Ölümü için dedi ki: Sait Faik'in insani duyarliligi benimkinin bin kati. Zekasi da eminim oyleydi. E peki hani insan... (Devam)
Süleyman Efendi, Batıyoruz efendiler! için dedi ki: Bu tür mecraların en büyük ve en güzel özelliği kendini istediğin gibi pişirip istediğin gibi... (Devam)
Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)
Acaba Reha Muhtar Anadolu yakasındaki meyhanelere Avrupa yakasından bakıp laiklik denetimi yapmadan önce program yaptığı televizyon kanalının Amerikalı yöneticisine "Yoksa sen şeriatçı mısın" diye sordu mu hiç?
Necdet Şen
Öykünün içinde ne tür sürprizlere tanık olursak olalım, öykünün son sayfasında İyi Beyaz Adam'ın zaferini kutlayacağımızdan kuşkumuz yoktur. Ortalama bir çizgi roman okuru daha en baştan bu tarz simgelerin ne anlama geldiğini öğrenerek işe başlar ve eline hangi kitabı ya da süreli yayını alırsa alsın, olguları bu cetvelle ölçer. Çoğu zaman bu kalıpları ne zaman + nerede + nasıl bellediğini hatırlayamaz. Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı. Yazar
Necdettin Efendi
Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.