Serge Latouche
İlkel bir toplumda, birisi için "kültürlü değildir" demenin bir anlamı yoktur. Bu, geleneksel toplumlar için de büyük ölçüde geçerlidir. Konumu ne olursa olsun, topluluğun her üyesi, çeşitli etkinlikleriyle (beslenme, tapınma, oyun) grubun deneyimine anlam veren simgesel sistemlerle bütünleşir. Söylenceleri ve törenleri, dansları ve müzikleri bilmesi, onun topluluğa ait olduğunun ve kabul edildiğinin sonucu ve işaretidir.
Özellikle de bu sonuncusu isteğe bağlı bir eğitim değildir. İnsan, eğitimsiz ama kültürlü olabilir. Sözellik ve tekniklerin görece basitliği, kültürel yaratıların üreticileriyle tüketicileri arasındaki mesafeyi azaltmaktadır. Gösteri toplumunun tam tersine, toplumsal olanın üretimi herkesin işidir; bütün üyeleri için aynı biçimde olmasa da herkesin katılımı istenir.
Maddi uygulamanın giderek anlamını yitirdiği ve yalın bir işleve indirgendiği modern toplumda, kültürel kültür bir bilgiler mirasından ve bu mirasa bağlı yapıtlardan oluşur; sanatları ve bilimleri, teknik bilgiyi ve estetik heyecanları içerir. Artık yaşama anlam kazandıran simgesel bir sistem değil, ayırıcı işaretleri seçen bir kod söz konusudur. Bu kültür, kimilerince edinilir, kimileri de ondan yoksun kalabilir. (...)
Modern toplumda genelde insanlar az çok eğitimlidir ve nüfusun büyük bölümü öz uygarlığının çoğu "kültürel" üretiminden habersizdir. Bunlar büyük ölçüde entellektüel kültürden yoksundur. Batılılaşma, Üçüncü Dünya halklarını kendi kültürlerinden kopararak onları entellektüel kültürden de yoksun kitlelere dönüştürmektedir. Kendi kültürlerine yabancı, edilgen tüketiciler için bu kültür bir mizansendir.
(...) Garaudy'nin formülüne göre madem kültür "Bir lüks ya da basit bir estetik haz değil insanın 'çevresinin' yol açtığı sorunlara bulduğu bir çözümler bütünüdür", ekonomi değilse bile, zenginliklerin üretimi, dağılımı ve tüketimi pekalâ kültürün bir parçasıdır. Eğer her insan topluluğu yaşamın meydan okumasına kendine özgü bir cevap veriyorsa, kuramsal olarak "Batılı kültürde"azgelişmiş" adını verdiğimiz kesimin sorunlarını çözme biçimi kadar kültür olacaktır.
Kültür kişinin sorununa bir cevapsa, tıpkı kişi gibi sonsuz bir çeşitlilik içerir; cevap düzeyleri sayısız olabilir. Ve alanların ve düzeylerin kesişmeleri sınırsız sayıda çözüm üretebilir. Dinsel kültür, estetik kültür, beslenme kültürü, giyinme vb. kültürü vardır (...) yerel kültür, bölgesel kültür, ulusal kültür vardır... Bir Hıristiyan kültür alanı, bir İslâm kültürü, bir Budist kültür vardır... (s.54-58)
Böyle olunca, uygarlık kentlerde doğmuş bir proje olarak görünür. (...) Ülkelerin köklerinin dışında doğmuş "uygarlık" projesi, modernliğin projesidir. Evrenselcidir; değerleri, bilim, teknik, gelişmedir. Ülkeler arasındaki sınırları kaldırarak ve geleneksel toplumsal ilişkilerin yerine pazar ilişkilerini geçirerek kültürleri yıkar ve erinç getirir. Böylece çılgın rekabet ve başarı hırsı, bilim ve tekniğin de teşvikiyle o zamana kadar görülmemiş bir maddi birikim sağlayınca, dar kültürel yaşam çerçevesi paramparça olur. (...)
Modernlik, köylülerin ve toprakların sonunu getirince, artık yurdu savunacak kimse kalmayacaktır. Böylece bu, ulusal-devletsel düzenin sonu olacaktır. (s.59-60)
Üçüncü Dünya'nın etnik zenginliklerini tahrip ettiğinden, (...) sanayileşmiş ülkelerdeki sefaletin yerine ekonomik büyümenin anonim erincini getirdiğinden, Batı bir "karşı-kültür" olsa bile, projesi, toplumsal varlığın sorununa bir yanıttır ve bu anlamda yine de "kültür"dür. (...)
Batı, tarihte başka kültürlere ilgi duyan ve kendi kültürünü tartışma konusu yapan ve bu yanıyla evrensellik yeteneği olan tek açık kültürdür.
(...) En büyük uygarlıklar, kendi seçkinlerinin en azından bir bölümünü "dünya-toplum"da başarılı olmaya iten bu mekânizmaların yıpratıcı gücüne karşı direnemezler. (...)
Geleneksel toplumun binbir baskısından azat ettiği için Batı kurtarıcıdır ve sonsuz olanaklar açar; ne var ki bu özgürleşmeler ve olanaklar çok küçük bir azınlık için gerçekleşebilir. Buna karşı dayanışma ve güvenlik herkes için yıkılmış olacaktır.
(...) İnsanların nesnelerle ilişkisi öylesine baskın bir duruma gelir ki, insanların birbirleriyle ilişkilerini engeller ve onları istemeseler de devasa bir makinenin çarkları gibi davranmaya zorlar. Kişiler arasındaki ilişkilerde benzerleriyle bir araya gelmenin yarattığı korku, Avrupalıları toplumsal işleyişi gittikçe artan ölçüde otomatlara bağlamayı düşünmeye itmiştir. (...) Elbette otomatların insanları gereksiz kılması, keyfiliğin, kokuşmanın, insan zaafına bağlı her türlü kötülüğün önünü alabilir, ama madalyonun öteki yüzü toplumsal yaşamın her gün insanîlikten biraz daha uzaklaşmasıdır. (...)
Doğru tavır, tüketim toplumunu suçlamaktan ve yaşamın niteliğinin yükseltilmesini istemekten ibarettir; ama ne var ki araba kullanmak ve televizyon seyretmek bir kere adet olmuş. (...)
Yalnızca salt olumsuz ve birörnekleştirici (bir kültürden söz edebilmek için en azından iki kültürün olması gerekir...) olduğundan değil, ama özellikle "yitirenler"in toplumsal varlık sorununa bir yanıt getiremediğinden, bu proje karşı-kültüreldir. Soyutta tüm dünyayı bütünleştirirken zayıfları somut bir biçimde dışlar ve sadece en başarılılara yaşam ve barınma hakkı tanır; bu görüş açısından, evrimci bir boyut gerektiren bir kültürün karşıtıdır; kültür, varlığın meydan okuyuşuna bütün üyeleri için bir çözüm getirir. (...)
Başarısızlık, Batılı projenin tam ortasında yer alır; bu, başarının öteki yüzüdür. "Kültürel" düzlemde, tasarının evrenselci boyutu ile bir çelişki söz konusudur. Batı, günden güne daha iyi beslenen, daha iyi giyinen, daha iyi barınan, daha iyi bakılan kardeşlerden ve eşit insanlardan oluşan bir dünya önerir. Ne var ki, bu "daha iyi", insanlığın büyük bir kısmı için, "iyi"nin ortadan kaldırılmasına dayanmaktadır. Batı, başarısızlığı Batılılaşmamışlara ya da en az Batılılaşmışlara "ihraç ederek" uzun süre göz boyamayı başarmıştır. (...)
Üçüncü Dünya, dizginlenemeyen rekabetlerin kuralsız oyunuyla çığırından çıkan tutkuların at oynattığı bir alandır. Üçüncü Dünya'nın kulübelere korku salan ve bizim "öteki"nin barbarlığına olan inancımızı pekiştiren çılgın kıyımlarının kökeninde, Batı'nın yarattığı engellemeler vardır.
(...) Batı, "uygarlık modeli" olarak evrenselleştirilebilir olmasa da, "makine" olarak yeniden üretilebilir. (...) Bu makine, Japonya örneğinin ve Güney-Doğu Asya ülkelerinin gösterdiği gibi kendi ülkesinin koşullarına uygun hale getirilebilir. Bu ülkelerin, en azından görünüşte, düşsel Yahudi-Hıristiyan çokgenine hiç bir şey borçlu olmadan, bu "makine"nin gizlerini kusursuz bir biçimde (hatta kusursuzdan da öte...) özümsemiş olmaları, ortaya ciddi bir sorun çıkarmaktadır. (s.60-65)
Üçüncü Dünya'da azgelişmişlik adı verilen şeyle ilgili bütün tanımlamalar bir terk edilmişlik durumunu akla getirmektedir. Sadece açlık ve kıtlık değil, çok daha az üzücü durumlarda bile, umutsuz ve geleceksiz toplumları yaratan bir terk edilme söz konusudur.
Batılılaşmanın bu etkisi, başlıbaşına ekonomik bir mekânizmanın sonucu değil, kültürsüzleşmenin sonucudur.
Batı tıpkı Pascal'ın evreni gibi merkezi her yerde olan ve çemberi hiç bir yerde olmayan bir bulutsudur. Kafalarımıza iyice yerleşmiş bir toplumsal makine haline gelmiştir. Papuasyalı bir savaşçı, Çinhindi'nin pirinç tarlalarında çalışan köylü kadın, Cotonu pazarlarında wax (peştemal) satan kadın, Kum kentli bir imam, Bükreşli bir bürokrat, isteseler de istemeseler de Batılıdırlar. (...)
Batı, çözümlediğimiz gibi kültür karşıtı bir makineyse, hiç bir toplum, hiç bir birey tam anlamıyla Batılı değildir. Tam anlamıyla bireyci toplum yoktur ve olamaz; bu terimlerde bile bir çelişkidir. (...)
Gittikçe teknikleşen bir evrende, simgesel sistemlerimizin gösterge kodlarına indirgenmesi olanaklıdır, ama henüz o noktaya gelinmemiştir ve gelineceği de kesin değildir. (...)
Japonun, Amerikalının, Avrupalının hâlâ kendine özgü değerleri, gelenekleri ve duygusal bağları vardır ve bunların temeli büyük-makinede değil, ama tarihte ve üzerinde yaşadığı topraklardadır. Hepten kültürsüzleşmeden söz edilemez. Elbette tüketim, her türlü kültürel özleşmenin yerini alma eğilimindedir.
İki kültür birbirleriyle temasa girdiğinde, değiştokuş içinde olan kültürel çizgiler birbirini dengeliyor ve yabancı ögelerin bütünleşmesinden ve özümsenmesinden sonra her kültür kendi kimliğini ve kendi dinamizmini koruyorsa başarılı bir kültürleşmeden söz edilir. Tersine temas dengeli bir değişimle ortaya çıkmıyor, ama kütlesel olarak tek yönlü bir akışla oluyorsa, alıcı kültür istilaya uğramıştır, öz varlığı tehdit altındadır ve gerçek bir saldırının kurbanı olarak görülebilir. (...) Eğer saldırı simgesel, soykırımı yalnızca kültürelse, bu bir budunkıyımıdır. Budunkıyımı, kültürsüzleşmenin en son aşamasıdır.
Bilim, teknik, ekonomi, kalkınma, doğaya egemen olma gibi Batılı değerlerin sokulması, kültürsüzleşmenin temelidir. (...)
Beyazların değerlerine tepki duyan geleneksel toplumlar, yok etme ile ya da "doğal" yok olma ile düpedüz elenmişlerdir. (...)
Batı, dünyanın coşkularını ve düşlerini bozarak, dünyevi yaşamı en üstün değer haline getiriyor. İnsanın önünde sonsuzluk kalmayınca, yaşam zamana karşı kaygılı bir savaşım oluyor. Kuşkusuz, dünyevi zaman sonsuzlaşıyor ama bu sonsuzluk modern insanın kaygılarına sınırsız bir alan açmaktan başka bir şey yapmıyor. Durmadan yapıtlar biriktirme, ölümsüzlüğü düşsel olarak yakalama çabasıdır. Zamana karşı verilen, anlık mutluluklara kayıtsız, saplantı haline gelmiş bu savaş Batılı insana özgüdür. (...)"Hayatın genelde iyi olduğunu kanıtlayan tek deneysel olay, insanların çok büyük çoğunluğunun, yaşamı ölüme tercih etmeleridir" derken, Durkheim kuşkusuz haklıdır.
Savaş alanlarında ölmeyi yücelten ya da intiharı saygıyla karşılayan toplumlar, biyolojik ölümü bir değer olarak görmezler. (...) Batı'nın ölümü ortadan kaldırma tasarısı, yaşamın eski ve geleneksel anlamını tartışma konusu yapmadığı sürece desteklenebilir. Ne yazık ki durum böyle değildir. Batı'nın 'ölüme ölüm' projesi köktenci ve kesindir. Yaşamak için yaşam savaşı vermek gerçekten totaliterdir ve toplumun "olumsuz"la, ölüm, sefalet, mutsuzlukla... bütünleşme uygulamalarından tümüyle vazgeçmesini şart koşar. (...)
Nietszche çok iyi algılamıştı: "Savaştan vazgeçilince, sonsuz yaşamdan da vazgeçildi."
Sonuç olarak, ne şiddete dayalı ölümün, ne sefaletten ölümün, ne de doğal ölümün önü alınmış olmasa da ölümün kökünün kazınması gösterisinin düşsel olarak bile olsa uygulanmaya başlanması, Batılı olmayan toplumları "tuzağa düşürecek" kadar etkili olmuştur. Bu toplumlar için dünya gitgide büyüsünü yitirmektedir. Ömür istediği kadar uzun olsun, keyfini ve coşkusunu yitirmekte, yaşam yalnız ayakta kalmaktan ibaret olmaktadır.
(...) En ilkel topluluklarda bile ekonomik hayat olduğunu söyleyen ve karşılıklı ilişkileri, yararcılık hesaplarına uyan çekirdek halinde ticari alışverişler olarak yorumlayan antropologlar, somut budunkıyımına kuramsal bir kılıf bulmaktan öte bir şey yapmamaktadır.
(...) Toplumlar şiddete ve yağmaya karşı kendilerini savunabilirler. Yıkılmadıkları sürece direnebilirler ve saldırganın kültürel kimliği lehine kendi kültürel kimliklerinden feragat etme eğiliminde değillerdir.
Oysa, bağış karşısında her şey onları silahsız ve savunmasız kalmaya hazırlar. (...)
Her toplumda bağışçı saygınlık kazanır ve hiç bir şeyin yok edemeyeceği bir gönül borcunun alacaklısı haline gelir. Yeni sömürgecilik teknik yardımla ve insanî bağışla hoyrat sömürgecilikten çok daha kültürsüzleştirici olmuştur.
Yüreklerinin ve kafalarının yerinde hesap makineleri olan, mahalle bakkalı kafasıyla düşünen ekonomistler, azgelişmişliği zenginliklerin tüketilmiş olmasına bağlamakla hiç kuşkusuz adamakıllı yanılmışlardır.
(...) İmparatorluk kuranların sınırsız fedakârlığı, sınır tanımayan doktorların özverisi, insan kardeşlerinin sevecenliği, misyonerlerin insan sevgisi, teknisyenlerin dayanışmacı yeteneği, hatta profesyonel devrimcilerin enternasyonalist coşkusu ve özverisi, kültürsüzleşme dramının gerçek nedenleridir. (...)
Batı fiilen yıkılmazdır. (...) Batı el atında ve ulaşılabilir değildir. Ortadan kaldırılamaz ve özümsenemez varlığıyla Batı'nın orada olması, gücü ve sırlarıyla bütünleşme demek değildir. Hiç bir fiziksel şiddete başvurmasa, soygun ve sömürme girişiminde bulunmasa bile varlığıyla başlıbaşına büyük bir felâkettir. (...) Batı'nın varlığının doğurduğu sinsi ve gittikçe artan anlam yitiminin yarattığı boşluk, bir bakıma, Batılı anlamda doldurulmuştur. Bu yerini doldurma, bir kültürsüzleşme değildir, çünkü Batı efsanelerinin benimsenmesi ve Batı değerlerinin kanlı saldırganlığıyla bütünleşme söz konusu değildir. Daha yalın bir anlatımla, artık kendisini görecek bir gözü, kendisini dile getirecek sözü, iş görecek kolu kalmamış yaralı toplum, Öteki'nin bakışını benimser, Öteki'nin sözüyle konuşur, Öteki'nin kollarıyla iş görür. Dünyasının büyüsü iyiden iyiye yok olmuştur. (...)
Tanrıları öldükten, efsaneleri masal olduktan, çabaları yetersiz ve yararsız kaldıktan sonra geriye kendisine ne kalmaktadır? Batılı olmayan toplum, artık Batı'nın ilan ettiği gibi kendisini anlamsız bir çıplaklıkta keşfedebilir; sefil bir durumdadır. Çocuk ölümleri yüksektir, ömür çok kısadır, her çeşitten parazit onu kemirmektedir. (...) Kendi törenlerini, sefaletin ve kör cehaletin doğurduğu aşırılıklar (...) olarak görür. Birleşmiş Milletler ölçütlerinin kuşattığı toplum yenik düşmüştür. Yenilgiyi kabul eder. Hatta en az gelişmişler arasında sınıflandırılması için ortalığı birbirine katar. Artık uluslararası bir dilenciden başka bir şey değildir.
(...) Öteki'nin bakışını ve yargısını benimseme evrensel bir hale gelmiştir.
(...) Kendi kendini yadsımak, hatta kendi varlığını tartışma konusu yapmak ve tamamen Batılılaşmak... Öteki olmak için kendi öz varlığını yadsımak... Bilerek Öteki gibi, Öteki'ne benzer olmayı hedeflemek ve dolayısıyla Başkası tarafından sömürgeleştirilemez olmak gerekir. (s.70-80)
Başkasının yargısını benimseme, onun düşündüğü eylemi benimseme sonucunu doğurur. Uluslararası düzlemde azgelişmiş olarak değerlendirilen ve her geçen gün daha da gerileyen Üçüncü Dünya toplumunun, eylemini bir kalkınma stratejisi çerçevesine yerleştirmekten başka çaresi yoktur. (...) Demek ki olması istenen şey, toplumsal örgütlenmenin bozulmasıdır. Her an hazır olanın ötesinde istekler geliştirmek amacıyla mutsuzluk ve hoşnutsuzluk yaratmak gerekir. (...)
Fabrika mantığı, toplumun bütün alanlarında, geleneksel atölyelerde olduğu gibi bürolarda ve hatta özel hayatta bile kendisini kabul ettirmektedir.
Londra ve Paris henüz birer kasabayken ve New York daha bakir bir ormanken, Bağdat, Kahire, Kyoto ve Hanku dev kentlerdi. (...)
Her halükârda, yüzyılın sonunda Üçüncü Dünya, kentte değilse bile, en azından gecekonduda yaşayacaktır. Dünya nüfusunun önemli bir bölümü az çok vahşi geniş varoşlarda yoğunlaşacaktır. (...) Avrupa tarzı dairelerle kente inen akrabaları evinize almayı kabul etmeyebileceksiniz.
(...) Banliyö, kent yerleşiminin sıfır noktasıdır; gecekonduya gelince, düpedüz eksi tarafta yer alır.
Gecekondular, Batı'nın sanayi kentlerinin banliyölerindeki köklerden kopuşu ve terk edilmişliği daha da üst derecelere çıkarır. (...) Kültürünü hepten yitirmemiş sakinlerinin canlılığı buraları yeni bir toplumsallığın laboratuarları haline getirmese, bu asalak ve korkunç büyüyen varoşlar canlı cehennemler olurdu. (s.85)
Ulusal-devletsel düzen, siyasetin tek biçimi olarak dünya ölçeğinde kendisini kabul ettirmiştir. Uluslararası toplulukta tüzel kişilik ancak modem tipte devletlere tanındığından, yalnız devletsel düzenin işaretleriyle donanmış uluslar, BM'nin kuramsallaşmış biçimini oluşturduğu uluslar topluluğu'nun üyesi olabilmektedir. İster rastlantısal olarak, ister derin bir ortak kimlikle bir araya gelmiş olsun, her grup ya da insan topluluğu bu statüyü kazanmaya çaba göstermektedir...
Sömürgelikten kurtuluşla, sınırları sömürgeci paylaşımın keyfiliğiyle belirlenmiş bir sürü devlet ortaya çıkmıştır. Üçüncü DÜnya'nın çoğu yapay bu devletleri "yeni yurttaşlarına" soyut vre boş bir ulusal kimlik benimsetmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken, daha iyi bir dava için gösterilmesi gereken bir gayretkeşlikle somut etnik grupların kimliklerine karşı mücadele etmektedirler.
Batılılaşmanın en güzel başarılarından biri gerçekten de iktidar araçlarnım yayılması olmuştur. Castoriadis bunu çoK isabetli bir biçimde şöyle saptar: "İktidar teknikleri, yani toplu alıklaştırma teknikleri; her köyde şefin konuşmasım yayan bir hoparlör, aynı haberleri veren bir televizyon vb. vardır. Bu teknikler kırsal b(jlgeleri ateş hızıyla sarmaktadır ve tüm dÜnyayı istilâ etmiştir; anında her yere yayılmıştır. Üçüncü Dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir çavuş, jipleri, makineli tabancaları; insanları, televizyonu, "sosyalizm", "demokrasi" ve "devrim" söylemlerini ve sôzcüklerini ustaca kullanmayı becerebilmektedir.
Bunları onlara biz verdik ve çok cömertçe ôğrettik. Gôrece az yayılan ise açıktır ki toplUmumuzun öteki bileşeni, yani özgürleştirici, demokratik değerler, serbest araştırma, inceleme gibi değerlerdir. (s.87)
Bu gecikme saplantısı, yakınlığından dolayı Osmanlı İmparatorluğu'na da bulaştı. XVIII. yüzyıldan itibaren, ilerici padişahlar Türkiye'yi modernleştirmeye giriştiler. Kemal Atatürk, Büyük Petro'nunkini andıran bir enerji ile hızlandırılmış bir Batılılaşma izledi. Kültürsüzleştirme programı radikaldi. Bütün ülke, yazısı, müziği, saçı, sakalı, giysileriyle kültürsüzleşmeden nasibini aldı. (...) Bizzat seçkinlerin halka uyguladığı bu tuhaf terorizm, yürekler acısı bir çıkmaza varacaktır. (...) Ayakta kalabilmek için modernleşmek, modernleşmek için de kendi kendini yıkmak gerekir. Varolmak için zorunlu olan bu soysuzlaşma gerçek bir şizofreniye yol açmaktadır. (s.91)
Serge Latouche, Dünyanın Batılılaşması, Ayrıntı Yayınevi, (1984/1987)
Bu site bir hazine. Varlığınıza müteşekkirim.
Sadi Akgül - 31 Temmuz 2010 (23:33)
Edward Sait vasıtasıyla sitenizla tanıştım. Site yönetimini tebrik ediyorum yazı paylaşan arakadaşlara sonsuz teşekkür.
Cahid Altay - 25 Eylül 2011 (22:12)
Kitap Kurdu
Tablolar kaçtan gidiyor Abidin?
Ali Türkan
Böyle bir gerçek olsa, memleketimizde neler olurdu acaba? Herhalde aşağıdaki köylerde yaşayanlar, pazar yerlerinde falan, "sustu ibneler! Sustu ibneler!" diye tezahürat yaparlardı dağlılar aleyhinde.
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu
Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 222 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart