Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Ortanın solundaki paşalar

İdris Küçükömer


(Yazarın Düzenin Yabancılaşması adlı kitabından alıntılar. Soruları okur adına minik neco soruyor.)


Hocam, şimdi ben sizin bu kitabınızı defalarca hafızladım, ama gene de anladım desem yalan olur.

Bir tek şunu anladım galiba:

Siz, resmî tarihi adeta tersine çeviriyorsunuz. Diyorsunuz ki, "Batılılaşma, emperyalizmin Osmanlıya sokuşturduğu bir truva atıdır ve ortanın solundaki aydınlar, aslında solcu falan değil, İttihatçı artığıdır."

Peki, koskoca Osmanlı İmparatorluğu nasıl oldu da mum gibi eriyip bitiverdi 600 yıllık saltanattan sonra?

İmparatorluk, üretim ilişkileri içinde tarımda azalan getiri, nüfus artışı, ihracatı kısıcı, ithalatı teşvik edici eğilimleriyle birlikte genişleyip hegemonya paradoksuna düşmekle (yayıldıkça yayılmak zorunda kalmakla), nicel genişleme nitel güçsüzlüğe dönüşmüştü.

Bu durumun kime ne zararı vardı ki?

Bu, üretim güçlerinin gelişmesini engelleyen fasit (kısır) tarihi bir kapan yaratmıştı.

Osmanlı bu yıkılışı oturup seyretmedi herhalde, dii mi? Tedbir falan almadılar mı hiç? Yani, ne oldu?

Aslında üretim güçlerinin özellikle sanayi alanında gelişmesi olanakları yitirilmişti. Padişahın temel Üretim aracı üzerinde ve politikada egemenliği bölünmeye uğramıştı. Koşul-sonuç-koşul devinmesi içinde, dışta ağır yenilgiler devam ederken, Batı'nın askeri, teknolojik üstünlüğü kabul edilmişti. Bu üstünlüğe karşı çıkmak Batı'nın bazı kurumlarını almakla mümkün olur sanıldı!

Duyduğuma göre, bu yenileşme ve Batılılaşma girişimleri ilk önce Padişahtan gelmiş. Çok saçma değil mi bu?

Devleti kurtarma çabalarının ya da yenilik hareketlerinin başlangıçta padişahtan gelmesi normaldi. Temel üretim aracının başlıca sahibi o idi. Mevcudu savunma, önce padişah için amaç olacaktı. Yenilik hareketleri, toplum açısından, üretim güçlerinde kapitalist bir gelişmeye bağlı olarak büyüyen yeni bir iç sınıf olmaksızın getirilmişti.

Osmanlı'da sınıf çatışması yok muydu?

İmparatorlukta temel çelişki, padişah ile reaya (Osmanlı'da vergi yükümlüsü olan sınıflar) arasında olmakla beraber, kısmen padişahın rütbe verdiği yönetici zabit, bürokrat yada kapıkulu taifesi ile reaya arasında gözükmüştü.

Bunlarla gelişmeye dönük hareket gelmez miydi?

Bu hal, bürokratların politik güce, bir sınıfa dayanmaksızın açıkça el açtıkları dönemlerde daha belirli olmuştu. Buna rağmen sömürülen reayadan bilinçli bir sınıf hareketi, koşullar mevcut olmadığı için gelemiyecekti.

Yenileşmeye ilk olarak nereden başlanmıştı?

Yenileşmeye önce ordudan başlanmak istenmişti.

Aaa, süper! Orduevi falan?

Oysa yenileşmeye, üretim ilişkileri içinde karşı çıkacak güçler vardı. Bunlar şunlardı: Yeniçeriler, lonca esnafı ve ulema.

Niye karşıydılar? Çok ayıp!

Loncalarla, tekke ve yeniçeriliğin, imparatorluğun kuruluşundan beri içiçe ilişkiler içinde olduğunu söylemiştik. Yeniçerilik, artık tarihi olumlu fonksiyonunu yitirmiş bir kuruluştu. Çünkü kısmen silahlarda ve stratejide meydana gelen değişikliklere uyamamaktan ve kısmen de eski yeniçerilik kurallarının artık uygulanamamasından dolayı eski niteliğini kaybetmişti.

Nasıl kaybetmişti?

Yeniçeriler artık yeni koşullara uyamıyordu. Eğer yeniçeri ocağında çağa uyan bir değişiklik yapılmak istenirse, yeniçeri ocağına mal satan esnaf (Loncalar) ve ona yaslanmış tekkeler bundan zarar görürdü. Yenilikler, orduya ve diğer eğitim alanlarına da girince, şeriatı öğreten ve uygulayan zümre olarak ulema (ruhban) sınıfının statik ve dini bilgi alanı bu yeniliklerle çelişirdi.

Ordu yenileşebildi mi peki?

Orduyu değiştirmek, Batı'nın merkantilist (değerli metallere dayalı zenginlik anlayışı) milli kırallık ya da sonraki meşrutiyet ordularına benzer hale getirebilmek için gerekli koşullar yoktu.

Bizde niye yoktu, Batı'da niye vardı?

Batı'da, bu işte genç kapitalist sınıfın doğrudan ya da dolaylı rolü olmuştu. Nitekim burjuvalar, üretim güçlerini geliştirebilmek, iç pazarı genişletebilmek için lonca sistemine karşı çıkmıştı; kilise kurallarını değiştirmek istemişti, feodal düzenin iç gümrük duvarlarının yıkılmasına çalışmış ve bunları başarmak için feodallerin egemenliğinin kırılması yolunda kıralla işbirliği yapmıştı.

Bürokratlar nooldu peki Osmanlı'da?

Aslında ayan bir sınıf olmaya doğru giderken, bürokrat grup, padişahın artık bölünmüş politik gücünün bir kısmına sahip olarak, o gücün kısmi otonomisinde barınacaktı. Sonra zaman zaman iktidara el koyabilecekti. Ve bu yoldan, artık ürünÜn bir bölümünü masseden (emen) bir grup olarak kalacaktı; ta 1960 sonrasına kadar!

Biraz toparlamak mümkün mü hocam? Kafam epeyce karıştı da. Niçin Batılışmamız gerekiyordu? Kim zorladı?

Burada, biri içeride, diğeri dışarıda meydana gelen iki gelişmenin birbirine nasıl uygun düştüğü açıklamak lazımdır:

a) İç gelişme: Ayan ve bürokratların yeni hukuki bir mülkiyet sistemi isteği ve onunla birlikte Batısal haklar sağlanması isteğidir.

b) Dışarıdaki temel gelişme: Batıdaki kapitalizm (önce İngiltere) makinalı ve büyük çapta üreti sanayi devrimine ulaşınca, bunun gereği olarak pazar ve ilkel madde sağlamak üzere diğer ülkelerde istekleri, daha doğrusu emirleri olacaktı. Dış gelişme budur.

Eeee?

Osmanlılarda ayan ve bürokratların bazı Batı kurumlarını almak istemeleri, kapitalist alemin isteklerine uyuyordu.

Peki bu elbise üstümüze uygun muydu?

Sanki dünyanın ortasında imiş gibi duran geniş Osmanlı ülkelerinde, dış kapitalist isteklerin gerçekleştirilmesi için gerekli ortamın hazırlanmasına, Batılaşma hareketi, hayret edilecek bir biçimde uyuyordu.

Ne bakımdan uyuyordu ki?

Bürokrat, serveti için melce (sığınak) ve devamlı politik güç arıyordu. Ayan ise fiili büyük toprakların mülkiyetine hukuken de kavuşmaya çalışıyordu. Fakat bunların istedikleri üst yapı kurumları alınırsa, Osmanlı kapısını kapitalizme ardına kadar açacaktı.

İç ve dış mihraklar mı vardı Osmanlı'yı tehdit eden?

Kapitalizmin sanayi devrimi yanında, Avrupa'da romantik milliyetçi akım da gelişiyordu. Takatsız Osmanlı İmparatorluğu, Türkler yanında, çeşitli ırkları, dinleri kapsamanın bölücü, çelişik meseleleri ile karşı karşıya geliyordu.

Avrupa naapıyordu?

Avrupa'daki milliyetçi akım, kapitalizmin zorlamaları ile birlikte bu çelişikleri körüklüyordu. Azınlıkları korumak ve onlara bağımsızlık vermek adı altında, kapitalist ülkeler Osmanlı-azınlık ve müslüman-hıristiyan çelişkilerinden de yararlanarak Osmanlı ülkelerini önünde sonunda bölüşmek amacında idiler.

Bu emperyalistlere kızmakta haksız mıyım?

Bu akımın zamanla daha da belirli olabilecek bir özelliği de, bu tarihi süreç içinde daha da artacak olan gâvur ya da yabancı düşmanlığı (xenophobia)dır. Bu düşmanlığın temelinde, tarihi gelişme içinde, dini sebepten daha çok emperyalizmin getirdiği temel bir çelişki bulunmaktadır.

Bu çelişkiyi neden görmüyor bizim aydınımız?

Bilinçli olarak görülmeyen bir çelişkidir bu.

Haa, bi de hocam, şu tarih kitaplarında hep kötülenen yeniçeri ocağı hakkaten o kadar kötü müydü? İkide bir "istemezüük!" diye kazan kaldırırlarmış. Sonunda bi çoğunu tepelemişler, ocağı kapatmışlar. Peki sonra noolmuş?

Ocak kaldırılınca, yenilik denilen Batılılaşma yolu açılmış oldu. Fakat 18. yüzyıl sonunda acemi oğlanları ile miktarı 400.000 kadar olduğu dahi iddia edilen yeniçerilerin, cüzi bir miktarı öldürüldüğüne göre, geri kalanları ne oldu?

Ne oldu?

Herhalde İslâmcı cephede kaldılar.

Al işte! Ama artık pek "istemezük!" demiyorlar galiba. Sanki tam tersine "ben de isterem" der gibiler. Peki hocam, şu Mustafa Reşit Paşa neyin nesidir?

Yeniliğin şahsa bağlı hareketlerle olamayacağını, bunun ancak "müesseseleşmekle" olabileceğini, Batı'nın medenî denen kurumlarının alınması gerektiğini savunan ve bunu yapmaya koyulan Mustafa Reşit Paşa'yı iyi anlamak gerekir.

Sizce neyin nesidir?

Kanaatimce "Devleti Kurtarma" adına Batı kurumlarını savunan ortanın solunun ilk paşası odur. (Bu arada Lâle Devri'nin Damat İbrahim Paşa'sı da hatırlanabilir).

Naapmış bu Mustafa Reşit Paşa?

Batılılaşma adı altında gelen yenilikler, "mal emniyeti", "servetlerin müsadere edilememesi" (zorla el konulamaması) gibi, Osmanlı mülkiyet sistemini hukuken değiştiren, teba arasında eşitlik, kardeşlik, v.s. gibi bazı değerlerin (Laikliğe doğru da adım atarak) kabul edildiği Gülhane Hattı Hümayunu, 1839'da toplar atılarak, büyük bir merasimle ilan edildi.

Hocam, sıkıldım, geçelim bu mevzuları.

İşte bu noktada durmak, hem de çok durmak gerekir. Çünkü Gülhane Hattı Hümayunu'ndan bir yıl önce (1838'de), bir anlaşma imzalanmıştı. Bu, sanayi devrimini geliştirmekte olan İngiltere'ye Osmanlıların verdiği en ağır kapitülasyon imtiyazlarını kapsayan İngiliz-Osmanlı Ticaret Anlaşması idi. Anlaşma, Mustafa Reşit Paşa'nın Baltalimanı'ndaki yalısında imzalanmıştı. Kanaatimce bu ticaret anlaşması, Gülhane Hattı Hümayunu'ndan, diğer adıyla Tanzimat Fermanı'ndan daha önemlidir.

Hocam, valla sıkıldım. Şu emperyalizm konusuna gelsek.

Batı kapitalizmi, artık bilinen her şeyiyle imparatorluğa girip onu dağıtıyor ve kendine gerekli olanı da kontrol altına alıyordu. Balolar gibi, Batılı görüntülü yaşantı yanında kültür emperyalizmi eğitim kurumlarıyla ve zorunlu olarak giriyordu ülkeye.

Nasıl yani? Okullarda "emperyalist olunuz" diye dersler mi vardı?

1863'de Amerikan Koleji açıldı. Anadolu'da, özellikle doğuda Amerikan misyoner okulları kurulmuştu. Robert Kolej azınlık komitecilerinin yetiştirildiği bir yer olmuştu. Daha sonra doğudaki Amerikan misyonerlerinin Ermeni-Kürt çatışmasını açıkça körüklediği görülecekti.

Peki ya Galatasaray Lisesi?

"Batıya açılan pencere" denilen Galatasaray Lisesi 1868'de açıldı. Diğer okul, kolej ve benzeri misyon kuruluşları kurulmaya devam etti.

Misyoner mi yetiştiriliyordu yoksa o kolejlerde?

Batı kapitalizmi, Ortaçağa da uymuş hristiyanlığı misyonerleri ile emrine almış, dünyanın dört bucağına salmış ve Osmanlı ülkelerini de bu arada ihmal etmemişti.

Naapıyorlardı ki?

Bu misyonerler, üretim araçları ellerinden çıkan yerli halklara sükunet tavsiye edecek, esir ticaretini tasvip edecekti.

Doğuda, Afrika'da, papaz, kapitalizmin sembolü olacaktı.

Vay papaz efendi vay! Demek, "istilacıların kılıçla açtığı yoldan daha sonra misyonerler ellerindeki kanlı haçlarla geçtiler" derken, moruk neco bunu kastediyormuş.

Yine bu arada, feminist hareketler de görülüyordu.

Iyyyy! Bıyıklı kadınlar yani!

Üretim düzeninin aşağıdan gelen gerekleri olmadığı için, Osmanlı toplumunun üst yapısında garip bir ikileşme gerekiyordu. İslâmi hukuk yanında, Avrupaî hukuk kurumları yer alıyor, medreseler yanında asrî denen okullarda eğitim yapılıyordu. Müslümanlara ayrı, azınlık hristiyanlara ayrı hukuk uygulanıyordu.

Tam bir beyin yıkama faaliyeti demek. Yıkayabildiler mi peki?

Şüphesiz bu kuruluşlarda yer alan ve yetişenler birbirleriyle ahenk içinde birlikte olabilecek değillerdi. Mevcut koşullar altında, bürokratlar arası rekabet, iktidardaki Tanzimatçılan tenkit eden bir grup meydana getirdi. Bu muhalif Yeni Osmanlı ların, daha ileri sayılan hürriyetçi ya da meşrutiyetçi bir görünüşleri vardı.

Yani, hepsi de körükörüne yabancı sermaye aşığı değil...

Ayrıca Tanzimatçıların yabancı sermaye severliğini de zaman zaman eleştirdikleri görülüyordu. Hürriyet mücahidi olarak da kabul edilen grubun hareketiyle Birinci Meşrutiyet, Kanunu Esasî'yle 1876'da ilan edildi. İleri bir devinme imiş gibi anlatılagelen bu yenileşme hareketleri ile yukarıda değindiğimiz toplumca ikileşme büsbütün belirecekti.

Şimdi niye böyle sıkıcı bir konuya girdiniz tekrar?

Çünkü, ikileşme ya da iki cephenin artık iyice belirmesinde bazı olayların adeta eşzamanlı ya da aynı dönemde oluşması'nın oynadığı rol önemlidir.

Nasıl önemlidir? Tane tane anlatır mısınız?

Şöyle ki:

a) Tanzimat'ın son yılları ve Meşrutiyet dönemi (kısa da olsa) Batı kapitalizminin emperyalist aşamasının kıtaları paylaşma döneminin tepe yıllarıydı. Kıtalar pazar olarak, ilkel madde kaynakları olarak paylaşılıyor ve bunun için çeşitli savaşlar oluyordu.

b) Yerli sanayiin, lonca sisteminin, bu yoldan sanayi üretim güçlerinin azalması, hatta tasfiyesi ve işsizliğin yayılması kaçınılmaz oluyordu.

c) Batılaşma, medenî olma adına, yeni anayasa ve parlamento kurulmasıyla Lâiklik ilkesine gidilirken, padişahın teokratik egemenliği kısıtlanmaya çalışılıyordu.

Tamam, bunlar oluyordu da ne oluyordu sonuçta?

Bunların eşzamanlı oluşmasının sonucu şöyle olabilecekti:

Halk, üretim güçleri tasfiyesinin ve işsizliğin nedenini ya Batılaşma ile kolayca girmiş olan emperyalizme, ya da üst yapı kurumlarının, bu arada kültür kurumlarının alınışına (gâvurlaşmaya) bağlayabilirdi. Halk, olaylar yerine oturdukça kendine karşı olan bu gelişmenin yanında değil, karşısında olabilirdi. Ve lâikliğin getirilişine bu arada şahit olan halk yığınları, giderek teokratik hükümdar Sultan Abdülhamit'in, yanında yer alırdı.

Abdülhamit karşı mıydı Batılılaşmaya?

Sarayda büyük bir yabancı düşmanı olarak yetiştirilen Sultan Abdülhamit, 1890'da "Ne yapmalı?" diye sorduğunda, kendisine verilen iki projeden İzzet Bey (Paşa)'in İslam birliği projesini kabul etmişti.

Yani bizdeki bu İslâmcılık ve Lâiklik zıtlaşması, taa Abdülhamid Han zamanında alevlendi haa? Yani memlekete nüfuz eden emperyalizm yüzünden imalâthaneler kapandı. Ve bu nedenle işsizliğe sürüklenip yoksullaşan yerli üretici sınıflar çoğunlukla anti-emperyalist safta yer aldılar; ama o zamanlar ortada sosyalist bir hareket olmadığı için, bu muhalefetin İslâmî kanat altında toplandığını anlatmak istiyorsunuz galiba. Peki sonra?

Böylece, Tanzimat döneminin, Batıcı bürokrat grubu ile padişah beraberliği de bozuluyordu. Gittikçe artan yönetici bürokrat egemenliği, üretim aracı büyük toprak sahibi ayan yada eşraf egemenliği ile de iyice çatışırdı.

Ya Jön Türkler? Onlar kimi tutuyordu?

Jön Türkler, muhalif bürokratlar olarak, önce Tanzimat bürokratlarına, daha sonra Sultan Abdülhamit'e karşı hürriyet mücahidi olarak ortaya çıkmışlardı.

Hocam, valla kafam karıştı! Neredeyse, "Batılılaşma, eşittir, emperyalizmin içeri sızma taktiği" diyorsunuz. Olur mu böyle şey?

Bu grup, ortanın solunda ikinci paşa diyebileceğimiz Mithat Paşa ile iktidara gelişlerinde, yukarıda göstermeye çalıştığım eşzamanlı olaylar içinde en azından talihsiz bir rol oynamışlardı (Birinci Meşrutiyet için yapılan gösterilerde yer alan medrese talebelerinin hareketine şüphe ile bakılmakta, tertip olduğu dahi söylenmektedir).

Haydaaa! Öğrenci hareketlerinde bile bir tezgâh haa? E, pes! Yani, o insanlar Avrupa'da şurda burda mektep medrese gördü, geldi memlekete, aydınlatacak bizi. Hatta sınıf bilinci aşılayacak. Öyle değil mi?

Bürokratlar (Tanzimatçılar olsun, Jön Türkler olsun) Batı'da bulundukları uzun süre içinde oradaki sınıfsal hareketlerin (...) Batı demokrasilerindeki yerini (Ali Süavi hariç) sanki hiç görmemişler, böyle bir şey yokmuş gibi davranmışlardı.

Ama niye? Aptal mıydı bunlar?

Onlara, yalnız bu yanlarıyla dahi, Batı'yı gerçekte anlama olanağını bulamamış bürokratlar olarak bakabiliriz.

Kötü niyetleri yoktu sanırım.

Fakat emperyalizm için gerekli ortamı yaratan hareketleriyle ve işbirliği yaptıklan iddia edilen iç ve dış bölücü çevrelerle, İmparatorluğun dağılmasına gerçekten talihsiz tarihi bir rol oynamışlardı.

Ne yaptılar ki?

Bunlar, emperyalizmin Osmanlı üretim güçlerini tasfiye yolu içinde, büyük ölçüde İslâmcıların ve padişahın, daha doğrusu Abdülhamit'in karşısına düşmüşlerdi.

Padişahın karşısına düşmek ilericilik değil midir?

Tarihi şartlar sonucu olarak, gerçek bir ekonomik güce sahip olan bir sınıf ya da sınıf öncülüğünde getirilmemiş kapitalist Batısal dokulu bir anayasayı, tasfiyeci, istilacı Batı'ya karşı ters düşmüş, İslâmcı çerçeveye sığınmış, kökü tarihin derinliğin de halk cephesi karşısında kim savunacaktı?

Çok hızlı anlatıyorsunuz hocam, zihnim durakladı. Şimdi, o zamanın aydınları halka ters mi düşmüşlerdi? Dumur oldum! Aydınlar emperyalizmin truva atı gibi davranırken, Padişah bir umut muydu?

Bu gerçek görülemezse, anlaşılamazsa, Sultan Abdülhamit'in meşhur 113. maddeye dayanarak Mithat Paşa'yı sürdürdüğü ve Meclisi Mebusan'ı işlemez hale getirdiği de iddia edilecektir.

Resmî tarihi tepetaklak çevirdiniz hocam.

Bu yorum, biçimsel bir anayasa hukuku anlayışıyla ancak yapılabilir! Nitekim, bugüne kadar tarihlerimiz böyle yazılmamış mıdır? Eğer amaç, mevcut koşullar altında sadece imparatorluğu korumak olarak alınırsa, Batıcı bürokrat Jön Türkler karşısında büyük bir denge taktikçisi Abdülhamit'i vatan haini olarak kabul etmek imkânsızdır.

Şunca yıl "hain" diye bildik biz bu herifi!

Tekrar edeceğim, Abdülhamit'in imzaladığı Muharrem Kararnamesi ile gelen Düyunu Umumiye, emperyalizmin koşulları içinde, bürokrat Batılaşma olaylarının ekonomide yarattığı kaçınılmaz bir sonuçtur.

Kanıtlayabilir misiniz?

Burada, Sait Halim Paşa'nın başlangıca koyduğum, tutarlı ifadelerini hatırlatacağım.

John Haslip, İttihad ve Terakki Komitesi'nden söz ederken şöyle yazıyor:

Her ne kadar komitenin başındakiler ekseriyette Yahudi ve Arnavut asıllı kimse idiyseler de, Resne ve Manastır kışlalarında "Türkiye Türkler içindir" parolası dillerde dolaşıyordu.

Yine 1908'in hemen sonrası için,

"Türkiye Türkler içindir" , "Boyunduruktan, kurtulalım!" sloganlarıyla iktidara gelmiş olanlar (İttihatçılar ), şimdi imparatorluğu yeniden teşkilatlandırmak için tekrar yabancılardan ibaret bir heyeti davete mecbur olmuşlardı. Bu suretle maliyede bir Fransız, gümrüklerde de bir İngiliz bulunuyordu. Bir başka İngiliz de uzun zamandan beri ihmal edilmiş olan deniz kuvvetlerini ıslaha memur edilmişti... Ticaret Odası'nda bir Alman, jandarma teşkilatında da bir İtalyan çalışıyordu.

Olsun! Yine de Türk Ordusu rejimin ve bağımsızlığımızın bekçisidir. Bu onun tarihsel rolüdür. Hep öyle olmuştur. Hem Batılılaşma sonuçta bu memleketin yararına olmuştur. Haksız mıyım?

Batılaşma hareketlerini yürütenler, mülkiyet-sınıf meselelerini, iktidar ve sınıf ilişkilerini, bunun organik bağlantılarını dikkate alamıyorlardı. Bu ise onlara, Batı kapitalizminin çemberini kırıcı, onun boyunduruğundan kurtarıcı nitelikte ve üretim güçlerinde gelişme sağlayacak başka bir yolu adeta kapıyordu.

Batıcıların ne suçu var?

Durum bu olunca, İslâmcıların dediği gibi, Batıcılar, kendileri asrî yaşasalar da, gâvur yaşantısının taklitçisi olmaktan ileri gidememişlerdi.

Ne yani, bizi çember sakallılar mı yönetseydi? "Vurun kahpeye!" mi deselerdi yani?

İslamcılar emperyalizmin, gavurluğun karşısına çıkmışlar, Batı'yı yermişlerdi. 31 Mart ve benzeri olaylar, hatta Menemen olayı, Batı emperyalizminin derine inen koşulları içinde üst yapıda İslâmcı ve Batıcılara verdirilen kavganın tek yanlı olmayan örnekleridir.

Bu olayların tarihi yeniden yazılmalıdır bence.

Aman hocam! Başka sorum yok. Ben sizi hiç tanımamış olayım. Bu anlattıklarınızı ortalık yerde söyleyecek olsam, birileri beni Batılılaşmayı emperyalizmin bir dayatması gibi görmekle, hatta dincileri korumakla falan suçlayabilir. Sizi sağlığınızda üniversiteden, toplumdan dışlayanların bir bildiği varmış hakkaten. Bunlar ortalık yerde tekrarlanacak görüşler değil.

* * *
 İdris Küçükömer

İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, Alan Yayıncılık 1989, (İlk baskı: Ant yayınevi, 1969)


İdris Küçükömer kimdir?

1925'te Giresun'da doğan İdris Küçükömer, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi, sonra aynı okulda doçent oldu, derken profesörlüğe yükseldi, ama üniversite senatosu bunu onaylamadı. Bu işlem, Danıştay tarafından iptal edildi, ama ancak 1976'da onaylandı.

1960 sonrasında Yön'de yazdığı yazılarla tanındı. Ant dergisindeki yazıları ve Düzenin Yabancılaşması adlı kitabı tartışma yarattı. Milliyet gazetesindeki açık oturumlarda dönemin yerleşik yargılarını sorguladı. Sonra 1973'de on yıllık bir suskunluğa büründü ve daha sonra Yeni Gündem yazılarıyla tekrar ortaya çıktı.

5 Temmuz 1987'de İstanbul'da öldü.

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

 

Kitap Kurdu

Y o r u m l a r

İdris Küçükömer'in Türkiye analizi bugünlerde (haklı olarak) yeniden gündeme geldi. Onun "Düzenin Yabancılaşması" adlı kitabından (muhtemelen 2001 yılında) yaptığımız bu derleme bugünün siyasi ortamında daha da anlam kazandı. Küçükömer'in görüşlerine dikkat çekenler kendilerini yıllardan beri kelaynak kuşu gibi hissediyordu. Bugün bu görüşlerin gazete sütunlarından ve televizyon eranlarından daha geniş kitlelere yayılmasından mutluluk duyuyoruz.

Derkenar ~ 1 Haziran 2007 (12:47)    

Murat Belge, dünkü Radikal'de konuyla ilgili şunları yazmış:

"27 Mayıs'ı yapanlar yönetimi sivile devretmiş, ama bu durum, ordu içinde birçok kişiyi mutlu etmemişti. Talat Aydemir'in iki başarısız darbe girişimi bu hoşnutsuzluğu yansıtır, ama daha sonra 12 Mart döneminin mimarı olacak komutanlar da o hava içinde tavırlarını biçimlendiriyorlardı.

İdris Küçükömer genç bir komünist olarak bu olayların içindeydi. Talat Aydemir'in konuştuğu radikal sivillerden biriydi. Kısa bir süre için, böyle bir darbeyi desteklediğini söyleyebiliriz. Ama bu aynı zamanda, İdris Küçükömer'i 'Düzenin Yabancılaşması'nda savunduğu görüşlere ulaştıracak süreçtir. Bu fiili yakınlığı nedeniyle cuntacı subayları gördü, dinledi, tanıdı ve 'sol darbe yapma' terminolojisi içinde konuşan bu adamların baştan sona faşizan bir ideolojiyle var olduklarını anladı."

Haldun Ekinciler ~ 1 Haziran 2007 (13:55)    

Bu aralar İdris Hoca sık sık leyhte ve aleyhte yorumlara konu oluyor. Hocanın kafasının bir parça karışık olduğu yolundaki eleştiriye okurken ben de kısmen hak verdim.

Bu bağlamda, galiba Hoca'nın tezlerinin özünü en iyi "minik neco" özetlemiş yukarıda:

"Yani memlekete nüfuz eden emperyalizm yüzünden imalâthaneler kapandı. Ve bu nedenle işsizliğe sürüklenip yoksullaşan yerli üretici sınıflar çoğunlukla anti-emperyalist safta yer aldılar; ama o zamanlar ortada sosyalist bir hareket olmadığı için, bu muhalefetin İslâmî kanat altında toplandığını anlatmak istiyorsunuz galiba. "

Bugünün meselesi tam da bu değil mi: Kimsesizlik nedeniyle İslâm çatısı altında birikmiş olan yoksul emekçi kitleye emek-sermaye çelişkisinin aslında sosyalizmin meselesi olduğunu anlatmak...

Hani "İdris Hoca'ya göre sol aslında sağdır, sağ da sol" diyenler var ya, hata ediyorlar. İdris Hoca bunu söylemiyor. Diyor ki, "CHP geleneği sol değil, sağ partilerin de sağına düşen emekçi düşmanı ve despot bir gelenektir; yani aşırı sağdır" diyor. Yoksa Türk sağı tabii ki sağ. Lütfen sapla samanı karıştırmayalım.

Cemal Mahir ~ 8 Haziran 2007 (15:03)

Ne zamandır içimde duyduğum bir eksikliği son zamanda giderdim. Şimdiye kadar bu hocayı neden okuyamadığım neden okumadığımı sorgularken kitapevine gittim. İdris Küçükömer'in "Düzenin Yabancılaşması" isimli kitabımı sordum ve aldım yanında bir de "Halk Demokrasiyi İstiyor mu?"yu aldım.

50 yaşındayım ve avukatım, birçok siyasi ve tarihi kitap okumuştum. Güya aydındım. Bu kitaba geç ulaşmam nedeni ile utanarak başladım ve korktuğum ilk sayfalarda başıma geldi. Dehşet bir kitaptı ve büyük bir çalışmaydı, iki hatta üç kere okumak gerekli. Hayret sanki zamanı tarar gibi yazmış.

Evet, bu büyük düşünür ve hocanın Büyük hatırası önünde bir hukukçu olarak saygı ile eğiliyorum. Nasıl unutturulmuş?

Hayret 43 yaşında yazmış nasıl çalışmış, nasıl uyanmış ve uyandırmak istemiş, ezberleri taa 1969'da bozmuş?

Ah akademisyenler çok kıskandınız da aforoz ettiniz bu değerli hocayı!

Ahh zavallı 68 kuşağı, zavallı 78 liler, genç harbiyeliler, kurmaylar, sendikalar solcular, sosyalistler, İDRİS KÜÇÜKÖMER'i nasıl oldu da okumadınız, ya da okudunuz da nasıl es geçtiniz, kim bağladı gözlerinizi, gözlerimizi? Unutulmasına, okunmamasına nasıl göz yumdunuz?

Bu yiğit akademisyenin, bu hocanın kıymetini sağlığında bilememişiz anlaşılan.

Hepimiz Türkiye'nin bütün Entelektüelleri, aydınları...

Hepimiz tarih önünde suçluyuz.

Erden Özdil ~ 26 Eylül 2007 (0:23)

(Kitap üzerine Annemle aramızda geçen lakırdıyı sizlerle paylaşıyorum aramızda yabancı yok nasıl olsa:)

Anne Şeytan diyiyo ki sat evini barkını bütün paranı yatır şu Küçükömer'in kitaplarına, tüm üniversitelerde okut...

Görsünler 600 yıllık imparatorluk nasıl da devrilmiş, hah! 200 yıl uyuduk ve uyutulduk, babamın hayrına bir ikiyüz yıl daha uyutulmasın diyecem ama annem bırakmıyor:) vasiyet olarak evime izin veriyor ve ekliyor;

-Kızım adamlar 200 yıldır emek sarfediyolar,y öle milletin aydınmasını yedirirle rmi senin gibilere? Bırak, arayan bulur mevlasını da belasını da:) sana ne? Koskoca saçlarını başlarını ağartmış akedemisyenlere aydınlara sen mi öğretecen ne okumaları gerektiğini?

Hem ölümün çantada keklik olur bu ülkede, hah! İlle de yapacam dersen de vasiyet et ölümünden sonra aydınlasın millet, zaten onların duası da diğer tarafta kurtarır seni. Fakat bırak şimdilik kumda oynamak isteyen oynasın ayol başımızı belaya sokma, bi daha da bu Derkenar'da merkenarlarda dolaşma çocuğum olmadık hayallere sürüklüyolar insanı :)

Espritüel yaklaşımımızı burada keserek Küçükömer'e minnetarlığımızı sunar, yazdığı kitabın ''Tarihimizdeki En Kral Kitap'' ve ''Kutsal Kitap''olarak addediyoruz rahmetle anıyoruz...

Tek arzumuz kitabın çok kişiye ulaşması bu konuda sitenizde paylaşıma açtığınız için her konuda olduğu gibi bu konuda da siz ve siteniz de ''ALEMİN TAÇSIZ KRALLARI'' olarak hep özümüzdesiniz bu böyle biline! Tek üzüntümüz Derkenar'ı daha çok nasıl duyurabiliriz...

Evet kitaba dönelim :)

Küçükömer'in ileri sürdüğü en önemli görüş, Türkiye'de devletin despotik niteliğinin sivil toplumun gelişmesi önünde duran en büyük engellerden biri olduğudur.

Hah! Türkiye'de durum hangi merkezde biz nereye gidiyoruz vs. Bunu şimdilik irdelemek büyük adam işi:)

Gerçi analar ne yiğitler doğurmuş onlar kendilerini bilirler...

Geçmiş ve kılıflanmamış tarih okuyanlar da bilirler ve daha ne çok cengaverler de var içimizde Allah onları muvaffak eylesin...

Meryem ~ 22 Ocak 2008 (14:11)

Ben daha yeni öğrendim... İdris Küçükömer'in annemin öz amcası olduğunu. Ve çok şaşırdım... Ama ne mutlu bana.

Fikriye Çağla Öztürk ~ 18 Şubat 2008 (13:31)

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

Son Yorumlar

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

Başkan adayım Çevik Bir

Kâmuran Kızlak

Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar

Eşek tepmenin bile raconu var

Necdettin Efendi

Şimdi sen anlatacak şeylerle dopdolu olduğundan, her oturuşta roman yazma eğilimi gösteriyor olabilirsin. Normaldir. Zamanla o disiplin edinirsini (yarım saatte 3 bin vuruşluk yazı yazmak gibi). Dediğim gibi, ilk yazılarda "nasıl yazmalı" sorusuna kilitlenmek yerine, kendine "şu kadar sürede yazıp vericem" gibi zaman sınırlaması koyarsan pratiğini daha çabuk geliştirirsin. Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °