Patronsuz Medya

İlaçla yaşayan Yaşar Bey

Ahmet Hamdi Tanpınar - 7 Haziran 2009


Altı seneden beri hayatını doldurduğuna göre, hiç de küçümsenecek bir iş değildi bu. Yaşar o zamandan beri sivil hayattan, bir iradeyle birdenbire büyük bir harp sefinesinin kaptanlığına tayin edilmiş bir adama benzerdi ve böyle bir kaptanın hiç tanımadığı gemisiyle meşgul oluşu gibi, hiç bir sırrını ve imkânlarını bilmediği ve idare eden kanunların cahili olduğu vücudu ile meşguldü.

Düşündükçe meçhulü kendisini de ürküten birtakım cihazları birbirine ayarlamak, beraberce işletmek, küçük ve tam vaktinde müdahalelerle birtakım muhtemel aksamaları önlemek biricik endişesiydi.

Yaşar Bey bir kelime ile vücudu kendi gözünün önünde olan adamdı. Bilhassa ihtiyatsız bir doktorun bir gün ona, kendi bünyesinin verimlerine göre, onda hakiki bir kalp hastalığı olamayacağını, belki diğer cihazların iyi işlememesi yüzünden küçük bir sıkıntı geçirdiğini söylediğinden beri, bu telâş artmış, ömrü imkânsız bir coordination'un peşinde geçmeye başlamıştı.

Denilebilir ki, Yaşar Bey için vücut dediğimiz tamamlık kaybolmuş, onun yerine müstakilen işleyen uzuvların yaptığı, her sandalyesinde ayrı bir zihniyete ve ayrı bir partiye mensup bir nazırın oturduğu bir kabineye benzeyen garip bir muvazaa geçmişti.

Onda bağırsak, mide, karaciğer, böbrek, büyük sempati, ifraz guddelerine varıncaya kadar her uzuv, tek başına ve ayrı istikametlerde çalışıyordu. İşte Yaşar Bey, bu tek başına çalışmaları tek bir hedefe götürmeye gayret eden adam, imkânsızla uğraşmaya mahkûm edilmiş bir nevi başvekildi.

Asrımızın ileride tarihini yazacak adam, elbette ki müstahzar salgınını göz önünde tutacaktır. Yaşar bu salgının en büyük kurbanlarındandı. İstanbul'da birkaç ecza deposundan başka doğrudan doğruya ecza fabrikalarıyla temasa girmişti. O kadar ki, bu fabrikalar veya mümessilleri yavaş yavaş ona da herhangi bir doktora yaptıkları gibi, her cinsten son mahsullerini göndermeye başlamışlardı.

Bu ilâçlar sadece bugünkü tıbbın ve kimyanın zaferi değildir. Ayrıca kendilerine has bir estetikleri, hatta edebiyatları vardır. Onlar en zarif ciltten, maroken taklidi cüzdana, en çıldırtıcı ve pahalı kokuların, pudra ve tuvalet eşyasının kutularına kadar giden, itinalı ambalajlarıyla her büyüklükte, her biçimde, her renkte, kimi adeta, "Ben bir fikir kadar faydalı ve o kadar kolay taşınırım!" diyen küçük zarif ve cana yakın, kimi ağırbaşlı bir dost gibi her türlü güveni vaad eden oturaklı şişeleriyle kadife kadar parlak ve tüylü üst kâğıtları, ayvacık tüyleri güneşte parlayan bir taze cilt gibi insana haz veren paketleriyle gündelik hayatımıza, hiç olmazsa şehirli ve cadde hayatına, kendilerine mahsus bir değişme getirmişlerdir.

Hakikatte bu müstahzarlar zamanımızda beliren birkaç belli başlı fabrikanın mahsulü olarak kalmazlar, müstehliki gelecek insan idealinin gelişmesine doğru götüren ilk adımlardır. Onlar getirdikleri sun'i kolaylıkla insanda tabiatın yavaş yavaş ölümünü temin ederler. İşte Yaşar Bey, bu büyük ideali sezen ve ona can ve yürekten bağlanan adamlardan biridir.

Altı senelik sabırlı bir çalışma sayesinde, başkalarında kendiliğinden olan birçok şey onda ilâçla olmaktadır. Yaşar Bey ilâçla uyur, uyanıklığın vuzuhuna kalkar kalkmaz aldığı birkaç aspirinle erer, ilâçla iştihasını açar, ilâçla hazmeder, ilâçla dışarıya çıkar, ilâçla aşk yapar, ilâçla arzulardı. Roche, Bayer, Merck gibi firmalar onun hayatının belli başlı yardımcılarıdır. Her ay bakanlığa takdim ettiği uzun raporları yine bu fabrikaların insan dayanıklılığını birkaç misline çıkaran mukavvileri sayesinde yazardı.

Yatağının başucundaki komodinin üstü her türlü desenle sembolle süslü, maden bilgisinden mitolojiye ve kozmolojiye kadar uzanan kimi çok uzun, kimi bir şiir kitabının ismi gibi sadece telkinle iktifa eden isimli şişelerle doludur. Büfenin kendisine ayrılan geniş rafı ise bu şişeler ve paketler sayesinde bir amerikan barı kadar göz çekicidir.

Yaşar Bey bu ilâçlardan bahsederken en istiareli dilleri kullanır. C vitamini aldım diyeceği yerde "Seksenbeş kuruşa bir milyon portakal aldım!" der. Yeleğinin cebinden çıkardığı bir Phandorme veya Eviphane şişesini "İşte size dünyanın en büyük şairi; her komprimesinde en aşağı, hiç bir şairin hayalînden geçmeyecek yirmi rüya vardır!" diye takdim ederdi. Günün saatleri alacağı ilâçlara göre taksim edilmişti. "Lütfen hatırlatın, saat tam üçte pepsinimi alacağım... Ürotropin almayı unutmuşum... Allah vere de bir manasızlık çıkmasa..."

Yaşar Bey hakikaten muasır ilmin ticaret fikri ile bütün insanlık için el ele vererek hazırladıkları bir complexe'ti...

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, 1948, Remzi Kitabevi, sayfa: 152-154

Not: Roman 1937 yılının İstanbul'unda geçiyor.

 Düşünenlerin düşünceleri

Alıntıyı okuyunca yıllar önce dinlediğim bir fıkrayı hatırladım.

Adamın biri eczaneye giriyor, "Sizde beheri yirmişer gramlık tabletler halinde blister ambalaj içinde asetil salisilik asit bulunur mu?" diye soruyor.

Eczacı "Yani Aspirin mi istiyorsunuz?" diye soruyor.

Adam elini alnına vuruyor.

"Hah! Evet! Bir türlü aklımda tutamam şu meretin adını!"

Hıfzı Sıhha - 7 Haziran 2009 (13:13)

Üzülerek ifade ediyorum ki ben bir bağımlıyım. Ağrı kesici bağımlısı. Sanırım lise yıllarımdan beri zapt edilemez baş ağrılarımı dizginleyebilmek için almaya başladığım ağrı kesiciler artık bağımlılık yaptı. Neredeyse ağrı kesici kullanmadığım gün yok gibi.

Doktora gitmedim mi? Gittim tabi. Ancak gerek yaptıramayacağım silsile şeklinde tahliller gerekse birbirinden çok farklı teşhisler yüzünden, "başlarım hastanesine de doktoruna da" diyerek ağrımla yaşama yolunu seçtim.

Bunun yaşlılığımda daha büyük arızalara yol açacağını biliyorum ama bir şey yapamıyorum. Nasıl sizlerden bazıları daha çok harcamak için daha çok kazanma zorunluluğunuzdan şikâyet etmenize rağmen bir şey yapamıyorsanız ben de öyle yapamıyorum işte.

Neyse ki sadece ağrı kesici alıyorum. Yine de halime şükür, Yaşar Bey gibi olmak da vardı.

Peki siz ne yapıyorsunuz? Siz de evindeki çekmeceleri, dolapları ilâçlarla dolu olanlardan mısınız?

Erdem Abaka - 12 Haziran 2009 (16:50)

Günün birinde elbette yaşlanacağımı biliyordum. Sevgili babaannem gibi sürekli ağrılarımdan sızlanacağımı da. Ne de olsa tıpkı ona benziyordum. Hepsi bir gün evet, ama uzak zamana ait şeyler gibiydi. Oysa bir sabah, hafif eğilmiş çorabımı giyerken, belimde bir şey çıt etti. Haftalarca, güçlükle yürüme, bir türlü oturamama... Yine de takıldığım şey, ağrı-sızı değil, ya nasıl olur, sadece çorap giyiyordum, şaşkınlığıydı. Meğer uzak zamana varmışım, haberim yokmuş.

İlâçlarla oldum olası aram yoktur. Biraz başım ağrıdığında iyi gelen bir şey keşfetmiştim zamanında; dağ havası. Bütün ağrılara birebir. Derkenar'a uğrayıp biraz "dağ havası" solumak bana her zaman iyi gelir.

Hacer Günebakan - 18 Haziran 2009 (08:25)

Ahmet Hamdi Tanpınar abartılı bir hali abartısız, sade, sakin bir dille ve belâgatle ne kadar güzel anlatmış. Bu Türkçeyi seviyorum.

Rifat Yılmaz - 3 Temmuz 2009 (11:35)


 

Görüşlerinizi alalım

Ad Soyad
E Posta   (gizli kalacak)

« 8055


 

Kitap Kurdu

Mehtap

Ali Türkan

Artık heyecandan mı, yoksa alkolden mi bilinmez, kapının önünde mevzuya girmek ve "Allah'ın emri." demek istedim ama ağzımdan "alleeeenim" diye bir ses çıktı yalnızca. Mehtap, bizi o halde görünce, bütün sokağı çınlatan bir kahkaha attı ve "girin içeri manyaklar" deyip kapıyı ardına kadar açtı.  Devam


Kedi ve Çizgi Roman

Necdet Şen

Ertesi gün gazeteye bakarsın, renkler kaymış, mürekkep bulaşmış, çizgi romanının en güzel yeri sayfanın kat yerine denk gelmiştir. Daha da acısı, orijinalini geri aldığında görürsün ki üstüne tükenmez kalemle ve kaba saba harflerle ölçü falan yazılmıştır. Devam


Son Yorumlar

Yalçın Şahin - Gazi'nin Topal Osman'la iş bağladığı ve kaplıcalarında şifayab olduğu rivayet olunan... Geberteceksin hepsini!

Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!

Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun

Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü

Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?

Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı

Daha fazla Yorum »


Web Gezgini

Kaos ve kozmos

Modern kaos tanımı, klâsik kaos tanımını reddeder. Eski tanımlama kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik, insanların birbirini boğazlaması veya mahşer, kıyamet belirtisi ya da en uygun tabiriyle Babil Kulesi insanları; herkesin ayrı dilden konuştuğu, ayrı telden çaldığı karmakarışık bir dünyayı ima eder.

Ali Bulaç (Zaman)


Son Yazılar

İki küçük kol düğmesi, bir kurşun

Kâmuran Kızlak

Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir.  Devam


Şarkiyatçılık

Edward Said

Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu.  Devam


Ev alırken nelere dikkat edilir?

Durmuş Düşünür

Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil.  Devam


Dört anlaşma

Don Miguel Ruiz

Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır.  Devam


Kozmik Deprem Senaryosu

Ahmet Faruk Yağcı

Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak?  Devam


İslâmî Cemaatler

Vahap Demir

Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir.  Devam


Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)

Necdet Şen

"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor.  Devam


Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat

Erdem Abaka

Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride.  Devam


Editör'ün Önerisi

Denizleri Asmak

Deniz Türkoğlu

Aramızdan silahları tanıyanlar oldu. Hücreleri, duvarları, Filistin'i görmeden askısını, aşkı öğrenmeden tecavüzü, direnmeyi, inkâr etmeyi, cesareti, ihbar etmeyi, yalvarmayı, küfretmeyi, bilenmeyi, vazgeçmeyi öğrendik.  Devam


© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.   »

 

21 - 80 - 1158 - 1532

 

16 Mart 2010 Salı
Web Derkenar
©