Patronsuz Medya

Gizemli Dev Gezegen

Burak Eldem - Marduk'la Randevu


Başlangıcından tam olarak emin değiliz; ama en azından ilk neolitik yerleşimlerin dünya üzerinde ortaya çıkmasıyla birlikte, atalarımızın gözlerinin gökyüzünü sürekli taradığını biliyoruz.

Saptadıkları gök cisimlerini düzenli olarak gözlemleyen; onları yakından tanıdıkça da gece göklerini izlemelerini kolaylaştıracak düşsel bölgeler tasarlayan ve her birine özgün isimler veren bu insanların uzaya duydukları yoğun ilgiyi, nedense mistik ve ezoterik bir yaklaşıma bağlama eğiliminde olmuşuzdur hep.

Onların gerçekten neler düşündüğünü, neler hissettiğini anlama; gökyüzünü dikkatle izleyen atalarımızla bir anlamda empati kurma çabaları, oldukça yenidir. Yine de hâlâ onlardan bize dek ulaşan garip ve çoğu kez anlaşılması güç metinlerde yazanları "dinsel" bir temele oturtma alışkanlığı; bize fazlasıyla fantastik görünen hikâyeleri "mitoloji" başlığı altında sınıflama eğilimi oldukça yaygındır.

Çünkü bugün sahip olduğumuz (ve her fırsatta öğünmeyi ihmal etmediğimiz) uygarlığımız, bambaşka bir evren yorumuna sahiptir. Bilgi birikimini sonraki kuşaklara aktarmaya yarayan eğitim kurumumuz, bu evren ve tarih anlayışıyla ilgili olarak binyıllar içinde yavaş yavaş biçimlenen önyargıları, daha çocukluğumuzdan itibaren belleğimize yerleştirmeye başlar. Çoğu kez, şaşırtıcı derecede muhafazakâr ve katı önyargılardır bunlar.

İlkokul yıllarımda, öğretmenlerimizin tarih dersinde "Eski insanlar dünyanın bir öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanırlardı" dediklerini hep anımsarım. O çocuk aklımızla uzak atalarımızı fena halde küçümsememize neden olan bu "ilkelliğin" aslında bahar ekinoksunda güneşin Boğa Burcu hizasına denk geldiği bir dönemi vurgulayan farklı bir "çağ işaretçisi" olduğunu çok sonra öğrenecektim.

Yine o masum ilkokul günlerinde "dünyanın bir tepsi gibi düz" olduğuna inanan cahil eskiçağ insanlarından söz edilirdi bize. Merkezinde dümdüz bir dünyanın olduğu; güneş, ay ve diğer gök cisimlerinin onun çevresinde döndüğü bir evren anlayışını yıkmak için "aydınlanma çağı" bilginlerinin nasıl uğraş verdiği anlatılırdı.

Ama aynı yıllarda "Fen ve Tabiat Bilgisi" derslerinde, dünyanın yuvarlaklığını ortaya koyan en basit göstergenin, kıyıda oturup, uzaktan gelen bir gemiyi gözlemekle fark edilebileceğini de şekillerle gösterirdi öğretmenlerimiz. İlkin dumanlar, ardından direkler ve baca, son olarak da gövdenin görünmesi, dünyanın yuvarlak olduğunu anlamak için yeterliydi.

Haydi dumanları bir yana bırakalım; buharlı gemi çok yeni bir teknoloji. Ama direkler, yelken ve gövdenin ortaya çıkmasına dikkat ederek yapılabilecek bir gözlemi uzak atalarımızın becerememesi, çok şaşırtıcı gelirdi bana. Hiç değilse, "ay tutulması" sırasında, dünyanın ay üzerine düşen gölgesinden, onun yuvarlaklığını fark etmiş olmaları gerektiğini düşünürdüm.

Neyse ki diğer derslerde öğretilenler, boşluğu doldurmamıza yardım ederdi: O denli ilkel ve basit düşünüşlü insanlardı ki atalarımız, doğa olaylarına, güneşe, aya ve yıldızlara taparlardı. Büyük devletler, hatta güçlü imparatorluklar kurdukları dönemde bile bu huylarından vazgeçmemişler; evreni yöneten tek tanrı düşüncesine ancak binyıllar sonra ulaşabilmişlerdi.

Dolayısıyla, bu denli basit bir evren anlayışına sahip insanların, dünyanın yuvarlak olduğunu fark edememeleri doğal karşılanmalıydı.

Sanırım okurlar kendi ilkokul yıllarından benzeri anıları canlandırmışlardır gözlerinde, bu satırları okurken. Ama işin daha ciddi yanı, bu güçlü önyargıların ilkokul çağıyla sınırlı kalmayıp, yaşamı boyunca günümüz insanının beynine çakılmasıdır. Tarihe ve "uygarlık" kavramına bakışımızın ilke ve ölçütlerini belirleyen Batılı düşünce sistemimiz, günümüzde gelinen noktayı "mümkün olan tek uygarlık" olarak görme eğilimini çok güçlü olarak yaşatır çünkü.

Bu, bilimsel edinimlerle ortaya çıkacak gelişmeleri ve bu gelişmelerin toplumsal yapıya uygulanmasını, net bir "çizgisellik" içinde değerlendiren, aslında son derece tutucu bir felsefeden kaynaklanır. Bu felsefeye göre uygarlık yolunda ilerleyen insanlık, zorunlu birtakım aşamalardan geçerek ve bilimsel kazanımlarına yenilerini ekleyerek, sanki ezelden beri var olan bir merdivenin basamaklarını tırmanır:

İlkin mağaralarda toplu yaşam ve sosyal örgütlenmenin ilk biçimi ortaya çıkar; sonra tahıl ekiminin bulunmasıyla tarımın getirdiği olanaklardan yararlanılır ve "yerleşik yaşam" başlar; derken tekerlek bulunur, yük taşıma ve ulaşım kolaylaşır; sonra alfabe geliştirilir, bilgi yazıya dökülmeye başlar; tek tanrı düşüncesi ortaya çıkar ve gerçek merkezi krallıklar oluşur; teleskop bulunur ve gök cisimleri incelenir hale gelince evren anlayışı değişir; barutun kullanımıyla yeni silahlar üretilir; buhar makinesi bulunur, sanayi devrimi gerçekleştirilir; derken sırayı dört zamanlı motorlar alır, otomobil ortaya çıkar; aerodinamik üzerine çalışmalar yoğunlaşır, uçak icat edilir; nihayet, ampul, radyo dalgaları, atom çekirdeğinin parçalanması ve uzay yolculuğuyla çizgisel tırmanışın basamakları muhteşem uygarlığımızın "modern" düzeyine ulaşır.

Dilerseniz yeni basamakları bilgisayar teknolojisi, soğuk füzyon ve genetik mühendisliğiyle yukarı doğru tırmandırmayı sürdürebilirsiniz. Tıpkı, Sid Meier'in bütün dünyada çok sevilen ve milyonlarca kişi tarafından oynanan ünlü bilgisayar oyunu "Civilization"daki gibidir her şey yani.

Bu düşünce, "aklın yolu bir" özdeyişiyle de inanılmaz bir paralellik içindedir: Aşılması gereken aşamalar, edinilmesi gereken bilimsel deneyim ve kazanımlar sanki çok önceden bellidir ve biz bir yazgıyı izler biçimde, er ya da geç bu basamakları tırmanmaya başlarız. Ancak doğru basamağa erişildiği anda "uygarlık ileri gitmiş" olur.

Bu mantık uzantısında, "falan ülke filan ülkeye göre 100 yıl daha ileri" gibi, rasyonellikten çok pragmatikliğe prim veren "değer ölçüleri" çıkar ortaya. Daha fenası, bilimi egemen üretim ilişkileri ve üretim sisteminin dışında görerek "mutlak ilerleme"nin nesnel temsilcisi düzeyine yerleştirmekle bağlantılı bir anlayıştır bu. Son üç yüz yıldır adeta tapınılır hale gelen "teknoloji"nin, evreni kavramaktaki nesnel ve idealist amaçlarla değil, doğrudan doğruya bilimi kendi "kâr" güdüsü doğrultusunda "istihdam eden" kapitalizmin çabalarıyla biçimlendiğini görmezden gelir.

Bu, sınıf, çıkar grupları ve üretimden daha büyük pay alma kaygılarından bağımsız, neredeyse "tanrı katında" bir yerlere yerleştirilen bilimin; bütünüyle düşük maliyet, yüksek kâr ve daha büyük ölçüde üretim uğruna kapitalizm tarafından hadım edildiği gerçeğini sürekli göz ardı etmekten başka bir şey değildir. "Marka"ların fetiş; "pazarlama"nın yeni din ve "borsa"nın modern tapınaklar haline geldiği "çağdaş" imparatorluklarımızda bilim çoktan teknolojiye kurban edilmiş durumdadır.

Ünlü tarihçi Georg Ostrogorsky, Bizans İmparatorluğu'nu tanımlarken, en yalın haliyle onun üç unsurun bileşimi olduğunu vurgular: Hıristiyan inanç sistemi, Roma devlet geleneği ve Yunan felsefesi. Ben bu formüldeki bileşenleri biraz değiştirerek, bugün "modern toplum" ya da "çağdaş uygarlık" olarak görme eğiliminde olduğumuz Batı anlayışının çekirdeğinin analiz edilebileceği inancındayım.

Bu, Yahudi/hıristiyan (Judeo-Christian) tektanrıcılığı; Yunan düşünce sistemi ve Roma İmparatorluğu'nun askeri/siyasi anlayışından oluşan ve giderek ısrarla "çağdaşlık yolundaki tek alternatif" olarak küreselleşmeye çalışan bir modeldir.

Bugün ekonomik anlamda "teknoloji" denen unsurla üretim sisteminin öznel amaçlarına, siyasi anlamda da devlet-iktidar-bürokrasi üçlüsüne teslim edilen bilim, neyse ki doğası ve varoluşu gereği meraklı, kuşkucu ve "devrimci" olmak zorundadır. Yok edilmeye çalışılan bu kökünün zaman zaman su yüzüne çıkmasıyla bile, dayatılan "çizgisel tarih" ve "uygarlık merdivenleri" anlayışlarının aslında ne denli siyasi ve sınıfsal bir yaklaşımın ürünü olduğu sergilenebiliyor.

Ama Batı uygarlığının, daha net bir ifadeyle günümüzdeki "Roma özlemleriyle yanıp tutuşan" modern kapitalizmin etkileri o denli güçlü ki, bağrından ona antitez olarak doğurduğu Marksist düşüncede bile bu "çizgisel tarih" anlayışının izlerini insanı dehşete düşürecek netlikte hissedebiliyoruz. (Üretici güçlerin "doğal" gelişim sürecine bağlı aşamalar olarak sunulan "ilkel topluluk - köleci toplum - feodal toplum - kapitalist toplum - sosyalist toplum" dönüşümünün Marksist çözümlemedeki biçimsel varlığı bile bunu algılamaya yeterli.)

Uygarlığın bugün gelmiş olduğu nokta, daha ilerisi için de düşgücü uzantısında ipuçları sunan bir tür "yazgı" gibi değerlendiriliyor modern kültürde. Bense, bu "yazgı"yı oluşturan ve insanlığı bugüne getiren değişkenlerin, tıpkı İ.Ö 3150'deki Tufan ve İ.Ö 1650'deki yerkabuğu hareketleri gibi, büyük ve küresel afetlerce belirlendiğini düşünüyorum. Bunu ileri sürerken de, "yazgı" kavramının bilinen en eski kullanımına, "gezegen yörüngesi" anlamına dikkat çekmek istiyorum.

Bütün tanrıların çobanı

Köklerinin çok daha eskiye, belki Sümer'in bile öncesine dayandığını bildiğimiz Babil Yaratılış Destanı, ilk dizesinden bilinen adıyla "Enuma Eliş", güneş sistemimizin oluşumunu bugün bize masalsı gelen bir dille anlatırken, gezegenlerin kendi yörüngelerine kavuşmalarını da daha önce vurguladığımız gibi, onların "kader tabletleri"ne sahip olmalarıyla bağlantılı olarak ele alır. Bu şiirsel metinde, henüz kararsız denge içinde olan güneş sistemimizdeki gezegenlerin bugünkü bilinen yörüngelerine ilahi bir müdahaleyle nasıl yerleştirildiklerinin hikâyesini buluruz. Söz konusu müdahale, uzaklardan gelen "Marduk" tarafından gerçekleştirilmiştir:

"... göklerde parlayan yıldız
Başlangıç ve Gelecek onun ellerinde olsun, herkes ona saygı göstersin
Diyelim ki: O dinlenmeksizin yolunu Tiamat'ın ortasından zorla geçirdi
Onun adı Nibiru olsun, Ortayı Ele Geçiren
Çünkü gökyüzündeki yıldızlara yollarını o sağladı
O bütün tanrıların çobanı oldu"

Marduk'un aldığı bu Nİ.Bİ.RU adı, Sümer dilinde "Geçiş Gezegeni" anlamına geliyor. Uzaklardan hızla yaklaşan ve güneş sistemimizde bir dizi çarpışmayla birlikte gezegenlerin yörüngelerini düzenleyen Marduk, Enuma Eliş'te bütün tanrısal kimliğine paralel olarak aynı zamanda bir "gök cismi" biçiminde ele alınıyor. Yani, bir gezegen. Ama işlevi ve yörüngesi dolayısıyla o denli önemli bir gezegen ki bu, Marduk'u iyiden iyiye güçlü bir tanrı, "diğer tanrıların çobanı" haline getiriyor.

Nibiru/Marduk'un kimliğine, hangi gezegen olduğuna değinmeden önce, eskiçağ toplumlarıyla bizim Batılı evren anlayışımız arasındaki en önemli farkın, gelip "yazgı" sözcüğünde düğümlendiğini vurgulamakta yarar var: Yukarıda çerçevesini çizdiğimiz üzere, biz uzaya ve zamana "çizgisel" (linear) bir anlayışla yaklaşıyoruz. Oysa binlerce yıl önceki atalarımız, "döngüsel" (circular) bakıyorlardı evrenin yasalarına.

Aradaki bu son derece temel fark, bizim tarihi, zamanı ve uygarlık kavramını, başlangıcı ve sonu belli olmayan, önceden belirlenmiş bir merdiven gibi görmemiz sonucunu doğururken; sözünü ettiğimiz eski toplumların, başlangıcı ve sonu aynı noktada birleşen döngülere dayalı bir evren yaklaşımı geliştirmeleri anlamına geliyordu.

Bu döngüsellik, ilk başta yarattığı hissin aksine, her şeyin sürekli olarak kendini tekrarladığı (bizim "tarih tekerrürden ibarettir" deyişimize benzeyen) bir evreni betimlemez. Tam tersine, başlangıç ve sonuçlar aynı noktayı işaretlese de, bir döngünün tamamlandığı yerde başlayan yeni döngü, merkezi bambaşka bir düzlem üzerinde olan bütünüyle farklı bir çembere benzemektedir.

Aynı noktaya teğet olan, sonsuz sayıda çember olarak düşünebiliriz bunları. Bu çemberlerin hiç biri bir diğerinin aynısı olmayacak; buna karşılık belli bir "an"da hepsi aynı noktadan geçeceklerdir: Yani, birinin bitip, diğerinin başladığı noktadan.

Bunun zaman çizelgesindeki anlamı (tam olarak doğru olmasa da) eşit uzunluktaki zaman dilimleriyle belirlenen, farklı niteliklere sahip "çağ"lardır.

Dolayısıyla, döngülerin başlangıç ve bitişleri, evrenin bu yapısı içinde kaçınılmaz zaman dilimleriyle belirlenmiştir eskiçağ anlayışında; "yazgı" denebilecek tek olgu budur. Aynı noktaya teğet olan çemberlerin mutlaka bu noktadan (istasyondan) geçmeleriyle aynı şeydir yani. O çemberlerin çapını, bir başka deyişle döngünün uzunluğunu (ya da "yazgı"nın nicel boyutunu) belirleyen unsur da, "kader tabletleri" anlayışında bir örneğini gördüğümüz gezegen yörüngeleridir.

Modern kozmolojinin bugün geldiği nokta, ne gariptir ki eskiçağ uzay ve zaman anlayışını büyük ölçüde doğrular nitelikte. Evrenin ve uzayın "yuvarlak" bir yapıya sahip olduğunu bugün artık net olarak biliyoruz. Uzay eğridir, galaksiler ve güneş sistemlerinin yapıları ve hareketleri eğridir; dolayısıyla, "zaman" da eğridir.

Eğimi aynı yöne doğru olan ve hiç değişmeyen bir çizgi gibi algıladığımız zaman, aslında eğri, dairesel (daha doğrusu eliptik) bir hareketle aynı niteliği taşıyor. Yani tıpkı eskilerin düşündüğü gibi.

Evreni ve uzayı hâlâ, Eski Yunan'dan kalma alışkanlıklarla, üç boyut içinde tanımlanan bir "Euklides Uzayı" olarak görüyoruz. Gözlerimizin önünde, çoğu kez bir kübik evren modeli beliriyor bu nedenle. Böyle bir uzayda, belli bir noktadan, bir diğerine giden dümdüz çizgiler görmeye çalışıyor ve buna "zaman" diyoruz.

Oysa artık anlaşılıyor ki işler hiç bizim bildiğimiz gibi değilmiş! Evrenin "sonsuzluğu" bile tartışma konusu, çünkü bu sonsuzluk ancak sözünü ettiğimiz döngülerin sonsuzluğuna bağlı bir olgu. Evren ve uzay, yuvarlak, eliptik ve son derece hareketli. Bu nedenle, Euklides Uzayı'ndaki gibi, iki nokta arasındaki en kısa yol onları birleştiren çizgi değil. Böyle bir çizgi, uzayın hiç bir yerinde yok; dolayısıyla çizgisellik de yok. Antik çağ toplumlarının bilgeleri de bundan çok farklı bir şey söylemiyorlardı zaten.

(sayfa 235-242)

* * *

Sonraki sayfa: Abzu, "Kosmos" dediğimiz deniz »

 

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 6775

Kitap Kurdu

Editörün Önerisi

Kısa tutulmuş futbol geyiği

Ali Türkan

Çünkü (nasıl anlatsam?) fitbol, bütün kifayetsiz muhterislerin "taraftar" gazıyla "bir şey" olabildiği bir alandır. Ortalama seyircisinin ve okuyucusunun zekâ düzeyinin düşük olduğu varsayımından yola çıkılır.


Son Yorumlar

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu

Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu

Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Cengiz Çandar (Radikal)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Etiketler





Şu an 204 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
366 - 1598 - 1912  
©