Necdet Şen - 10 Aralık 1997
Pokara/Nepal. Yağmurlu bir gün daha. Gideceğim, gidemiyorum. Bu yağmurda yollara dökülmek olur mu canım hiç? Hem penceremden gün boyunca kıpırtısız yağmura ve sisli tepelere bakmak da haddinden fazla eğlenceli.
Sabah duştan çıkarken Eylül ayını, yani üç ay öncesini hatırladım. Günbegün daralan bütçeme uygun bir ev arayışımı, utangaç utangaç pencerelere bakınarak sokak aralarında gezinirken kendimi nasıl zavallı, nasıl toplumdan dışlanmış hissettiğimi, piyasa ekonomisinin kıskaçları arasında tutsak ve korunmasız tutunamayanlardan birinin de ben olduğumu düşündüğümü, kaçıp uzaklaşma isteğimi anımsadım.
Kaçtım da nitekim. Gel gör ki kaçıp sığındığım bu yerlerde de aynı sürgünlük ve sığıntılık duygusuyla dolandım durdum. Oysa buralarda turist olmanın sağladığı ayrıcalıklı bir konumum olduğunu, sınırlı da olsa cebimdeki dolarların burada değer kazandığını, bu uzak sokaklarda gezinirken süper lüks apartmanların, vitrinlerin, pahalı arabaların, paraya ve kudrete tapınan tüketici kuru kalabalığın uzağında olduğumu anımsamam gerekirdi.
İhtiyaçlarının toplamını bir sırt çantasına sığdırabiliyorsa insan, her yer onun vatanı olabilir.
"Senin yine de bir vatanın, bayrağın, flaman, kulüp rozetin, kabilen, karın, metresin, 'daha fazla harca' diye paçandan çekiştiren çocukların, efendin ve çömezin olamaz böyle ısrarlı soruların ardı sıra sürüklenip durdukça. Senin yalnızca geride bıraktıkların olabilir. Gezgin de bu değil midir zaten?"
Ah bir de bir volkmenim, Cem Karaca kasetlerim filân olsaydı yanımda.
Ben kimim peki? Doğulu muyum Batılı mıyım?
Evvelsi gün Pokara ve çevresini yukarıdan seyretmek için tırmandığım Sarankot tepesinden inerken rastladığım genç bir köylü, konuşma nasıl geliştiyse "sen de Asyalıya benziyorsun ama beyazsın" gibi bir şey söyledi. Sıyırdım kolumu ve "görmüyor musun senden daha koyu tenliyim" dedim. Ama gene de değiştiremedim çocuğun fikrini. "Olabilir" dedi, "yine de sen beyazsın, ben siyah".
Tenlerimizin rengi değilse, ne peki Siyah ya da Beyaz oluşumuzu belirleyen?
Para olabilir mi?
Sokaklarda yanıma yanaşıp "Tibet el sanatları var, bir göz atmak ister misiniz" diye soran satıcılara "hayır" derken yerin dibine geçiyorum. Sanki o çelebi insanların evini barkını talan eden harami benmişim gibi.
Burada, bir villadan farksız olan bu otelde bir ayda yüz dolardan daha ucuza kalmak mümkün. İkiyüz dolar da kayıntı parası eklesen, üçyüz dolara paşalar gibi yer içer kişnersin bu memlekette.
Ortak bir dil konusuna gelince...
"Sular seller gibi konuştuğun anadilin ne kadar yardımcı olabildi diğer insanlarla sahici bir iletişim kurabilmene? Yapacak yığınla şey dururken neden çizgi romanı seçtin sanki kendine dil olarak? Sağır kulaklara ulaşma tutkusuna bundan daha kestirme bir yol bilen var mı? Meraksız kuru kalabalığın bilincine başka nasıl bir yolla varılabilirdi? Bırak kalabalığı filân, en yakın 'dostlarına' ulaşabildin mi konuşarak, yazarak, çizerek? Sen bu iletişimsizlik ve sağırlık yüzünden kendini hasta gibi hissetmemiş miydin orada, vasatistanda? Balinalar gibi kendini kaldırıp suyun dışına atışın, fazlasıyla açık olan algılarının yaşadığın ortamdaki zihin kirliliğini daha fazla kaldıramayacak oluşundan değil miydi?"
"Şimdiki zamana hiç bir etkisi yoksa öykülerin romanların, yüzyıllar sonrasına kalsa neye yarar?"
"Şu anda senin yağmuru seyrettiğin ve Tenten okuduğun şu saatlerde 'niyet tavşanları' belki televizyondan, belki yazılı basından izledikleri küçük kısır iç siyaset itişmeleriyle, her dönemeçte bir yenisi icat edilen 'dahilî ve haricî bedhahlar' hakkında her günkü basmakalıp, sade suya tirit yavelerle ezber tazeleyip güne başlıyor olabilirler. Kampanyalara endeksli kamu vicdanı, şu ya da bu skandalla galebe çalıyor da olabilir. Hatta belki bir yerlerde birisi, öylesine akıp giden düşünceleri arasında bir anlığına 'yahu bir zamanlar bir necdet vardı, sonra kayboldu gitti' diye düşünüp, ardından bir sigara yakıyor ve başka bir konuya atlıyor da olabilir."
Pokara'da öğlen olmak üzere, memleketimde sabahın dokuzu. Günaydın Türkiye; güzellik uykunu böldümse kusura kalma.
Bir türkü tutturdum efkârıma katık olsun diye:
"But I feel I'm growing older
And the songs that I have sung
Echo in the distance
Like the sound of a windmill goin' round
I guess I'll always be a soldier of fortune."
Oteldeki diğer üç yabancı gidiyor. Sanırım artık bu binadaki son kişi benim. Tek başıma otel kapattım.
Derken bazı tanıdıklarım geçti aklımdan. Güvenli kafeslerinde zaaflarına tutsak, mürekkep yalamış itaatkâr kuzucuklar. Özgürlüğe ve erdeme meftun, ama bedelini ödemeyi göze alamayan; ve benim ödemekte olduğum bedele (öğrenmenin bedeli), kendi yolumda sabır ve inatla yürüyüşüme hem hayranlık duyan, hem de en ikna edici ses tonlarıyla beni bu 'yanlıştan' döndürmeye çalışan fazlasıyla 'makul'insanlar. Sıradanlığın sultasına direnen, kabına sığmaz bunalan ruhum.
Sonra en son oturduğum evin sahibini düşündüm yağmura bakarak. Eylül sonunda kendisine telefon edip kira artışını karşılamaya bütçemin elvermeyeceğini, bu nedenle evi boşaltacağımı bildirdiğimde üzülmüş, tüm iyi niyeti ve nezaketiyle "iyi şanslar necdet bey, inşallah siz de başarılı olur, bir ev alırsınız" demişti.
Ben 'başarılı' olmadığımın hep farkındaydım zaten; ama bunu bir apartman dairesinin tapusuna bağlamak o ana kadar pek aklıma gelmemişti. Başarı sözcüğünün taşıdığı alt anlamları hep kurcalamış, eyyama ayak uydurma ve önüne atılan kemiği kapma göreneğini elimin tersiyle iterken bu üstyapının yakıştırdığı o tür cilâlı sıfatları da reddetmiştim. Zaman zaman beni pohpohlamak için 'başarılı olduğumu' söyleyen insanlar, neden kendilerini hırçın bir üslûpla yanıtladığımı pek anlayamazlardı. Başarı ve sportmenlik kardeş sözcüklerdi benim gözümde.
"Yan kulvarlardaki hırslı çocukların diş gıcırtılarına kulağını tıkamadan nasıl başarılı olunabilir ki bu yarış ahlâkının içinde? Her türlü şan şöhret, mevkî, mal mülk, iktidar, zafer, fetih, fatih söyleminin altından sırıtmakta olan 'düzenin eteğine sımsıkı yapış, yanındakini dirsekle, önünde gideni çelmele' buyruğuyla ne alışverişin olabilir?"
Başarı ha?
Bir gün gömüleceği mezarı bile daha hayattayken satın alıp, en pahalı mermerden yaptırdığı mezar taşına adını, soyunu sopunu, doğum tarihini, 'ruhuna fatiha' yakarısını peşinen yazdırıp, ölüm tarihinin konacağı yeri şimdilik boş bıraktıran 'başarılı'insanları düşündüm gök gürültülerini dinlerken. Kentlerin mutena semtlerindeki merkezî ısıtmalı, asansörlü, bekçili, elektronik barikatlı, çelik kapılı, blok apartman ve karşı site manzaralı, balkonsuz bahçesiz kedisiz serçesiz kabirlerinde televizyon seyrederek zaman dolduran ve kimbilir hangi kirlenmişliğin verdiği bilinçdışı rahatsızlıkla temizlik müstahzarlarına küçük servetler yatıran, ilgisizlikleriyle (ya da müfrit ilgileriyle) histerik yaptıkları çocuklarının üzerine abanarak anlamsızlığın içini doldurmaya çalışan 'normal'insanları, onların bu kabirleri satın alabilmek için heder ettikleri zamanı, kaçtıkları özgürlüğü, merakı, yıldızları, yağmuru, daha uzak ülkeleri, arınmaya ve ruh dinginliğine giden yoldaki dikenleri, yalnızlık basamaklarını düşündüm.
Sonra da "artık evlenmek gerek" deyip evlenen, karısı kazara hamile kaldı diye baba, kocasını eve bağlamak için anne olan, masrafları karşılamak adına kendisini köleleştiren bu düzenin kapısında buyruklara itirazsız boyun eğen ve zaman zaman ruhunda kıpırdanan isyan duygusunu "ne yapalım, düzen böyle kurulmuş, idare etmek gerek" telkiniyle susturan akıl fikir mevkî itibar sahibi mazbut insanları düşündüm. Ve ucuz bir ev bulabilir miyim diye, umutsuzca, pencerelere bakmaya dahi utanarak gezinirken, kendimi sahiden de 'bir baltaya sap olamamış, başarısız, hayat bilgisi dersinden sınıfta kalmış' biri gibi gördüğümü anımsadım.
Eşiğinden adımımı attığım anda, sırtında yorganıyla doğudan gelmiş mevsimlik işsizler kadar eziklik duyduğum emlâkçı dükkânında, aşağılayıcı bakışları sineye çekmeye çalışarak, bu dünyada bir emlâk komisyoncusuna söylenebilecek en sefil, en yüz kızartıcı sözü, "ucuz bir ev arıyordum da" cümlesini ve tombul kadının eliyle dekoltesini kapatarak "bizde yok ondan" deyişini, kuyruğumu kıstırıp dükkândan dışarı süzülüşümü ve hiç adetim olmadığı halde gündüz gündüz rakı içişimi anımsadım.
Onu izleyen günlerde de arabama atlayıp ucuz ev bulmak için önce yakın, sonra uzak, sonra daha uzak, derken en uzak semtlerde serseri mayın gibi dolanmış, uçsuz bucaksız kentte tuğla ve beton yığınları arasından geçerek sıvasız duvarlara, kapalı kapılara, sardunyasız pencerelere bakmış ve şaşakalmıştım. Her gün evle plaza arasındaki dar koridoru kendimi dünyanın merkezi sanarak arşınlarken, hiç geçmediğim yollarda bensiz devam eden on milyon ayrı hayat varmış meğer. Ve şimdi ben zırzıppa sokakta kalmak üzereyken de o hayatlar kendi eksenlerinde dönmeyi sürdürüyordu işte; umurlarında bile değildim. Çok acımasız bir çarktı bu. Ama yine de talihli sayılırdım, en azından benim seçme şansım olmuştu; dekanlarla, bakanlarla, büyük patronlarla, meşhur aşüftelerle ve diğer zevatla aynı açık büfelerden çöplenme, aynı ekranda ve sütunlarda poz kesme fırsatı tanınmıştı, bu uğultuya bîat etseydim.
Akşama doğru yüksek bir tepeden uçsuz bucaksız çatılar ormanını izlerken, oradaki hayata yabancılaştığımı, benim reddettiğim kemiği kapmak için her şeyi yapabilecek ve seçtiğim yolu nasıl anlatırsam anlatayım, anlamamakta inat edecek olan milyonlara söyleyecek bir sözümün kalmadığını farkettim. Onlar orada kendi hayatlarını yaşıyorlardı işte. Bana gelince, yeryüzü cennetinden kaçmış bir 'kaçık' idim sadece.
Uzun sürmüş derin bir uykudan uyanır gibi olmuştum geçen Eylül ayında, "bizler kuklacının elindeki oyuncaklardan başka neyiz ki?" diye sormuştum uçurumun kenarında durarak.
Kendimize ait bir hayatımız var sanıyordum; yanılıyordum.
Bazılarımız kendini Müslüman, bazılarımız Hıristiyan diye biliyor, bazılarımız Ateist falan geçiniyor, hatta bazılarımız kendince düzene başkaldırıyor, ama sonra hepimiz aynı Tanrı'nın tapınaklarında yanyana saf tutup, yerlere kapaklanıyorduk. Artık tek bir din kalmıştı dünyada görüntünün ötesine bakıldığında; o dinin adı Kapitalizm, tanrının adıysa Para'ydı; işyerleri ve pazaryeri ise o dinin tapınakları.
Ve reklâmlar; cüz cüz inen şeytan ayetleri. Hep birlikte terennüm ediyorduk: 'harca, harca, harca; domal, domal, domal.' İşyeriyle pazaryeri arasında seğirterek geçen ömrümüzü bize ait sanarak ve onu tüketim çarkının dişlileri arasında heder ederek geçip gidiyorduk düş perdesinden. Ceplerimizde renk renk kredi kartları, bir emaneti ('kazandığımız' söylenen parayı) vezneyle kasiyer arasında gezdirerek ve ne boka yarayacağını pek kestiremediğimiz birtakım ıvırzıvırı kan ter içinde evlerimize taşıyarak tüketim düzenine kulluk ediyorduk.
Bizler, mübarek Para hazretlerinin yırtıcı ve sofu cemaati, içimizdeki kâfiri (sağduyumuzu) boğazlayarak çıkıyorduk yola. Acımasız tanrımızdan bolluk ve merhamet dileniyor, ağzımızdan salyalar aka aka yerlere kapaklanıyorduk hayatımızın çarkını hiç sorgulamadan. Bizim 'kurulu düzen' sofuluğumuz tüketim canavarını büyütüp semirtirken silindirin altında ezilen yine biz oluyorduk. Gizli ve açık reklâmların kamçıladığı isteklerimizin kurbanları, biz (doymak bilmez iştahımızın çarmıhına gerili çocuksu İsa'lar), nedenini anlamaksızın acı çekip duruyorduk. Birbirimize tos vuruyorduk o acıyla. Dostlukları, çıkarsız sevgiyi pas geçiyorduk.
Yağmur, ne zaman kesileceksin? Ne zaman yol vereceksin yırtık pabuçlu aç seyyaha?
Birden kemikleşmiş yalnızlığım geldi aklıma. Hayatımdan gelip geçen, isimleri telefon defterimden silinen arkadaşlar, tedavülden kalkmış 'can-dostlar' sökün etti zayıf hatıralar arasından.
Üç tane sırt çantalı şaşkın geldi otele. Az önce gidenler olmasın?
Derken kadınları düşündüm; tenlerini, dudaklarını, soluklarındaki meyva sebze jiklet izmarit ya da çürük diş kokusunu, irili ufaklı memelerini, etli popolarını, bakışlarındaki daveti, meydan okuyuşu, sinsiliği. Aynı yastığa baş koyduğum ya da sadece arzulamakla yetindiğim dişileri ve onlarla niçin uzun ilişkiler kuramadığımı düşündüm. Ve sonra kimbilir hangi televizyon filminden aklımda kalmış bir cümleyi anımsadım:
"Teflon gibiyim, hiç bir kadın bana tutunamıyor."
Bir melâl çöktü omuzlarıma ve bir türkü tutturdum:
"Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde."
Sonra "ben niçin bu kadar çok düşünüyorum" diye düşündüm. Yalnız biri olduğum için mi? "Niye yalnızım?" diye düşündüm. Çok düşündüğüm için mi? Düşündüm düşündüm, bir türlü işin içinden çıkamadım.
"Ben, niçin benim?" diye düşündüm. Hep düşünürüm zaten bunu. Çok mantıklı yanıtlar bulurum; ama ertesi gün o yanıtları da beğenmem, gene düşünürüm.
Arada sırada huruç eyleyip bir gazetede filân yazıp çizmeye başladığımda adıma gönderilmiş süslü bir zarf gelir. Çoğaltılmış bir mektup çıkar içinden. Efendim, Who Is Who (Kim Kimdir) kataloğuna lûtfedip beni de koyacaklarmış; kısa özgeçmişimi ve fotografımı filân istiyorlarmış. Her seferinde çöpe atarım bu mektubu. Gene gönderirlerse gene çöpe atacağımdan hiç kuşkuları olmasın. Kimsem kimim; kime ne? Ben biliyor muyum acaba kim olduğumu?
Pokara'daki bu otel odasından yağmurla sırılsıklam bahçede gölcükler oluşturan suyu, bağırsak gurultusunu andıran göksel sesleri izlerken, şu anda Feneryolu'nda Moda'da Bostancı'da olsam ne farkederdi diye düşündüm. Kulağım telefonda ya da kapı zilinde, umut ederek, üzgün, mütevekkil, münzevi oturuyor, belki de bir şeyler okuyor ya da yazıyor olacaktım. Peki ya şu anda ne yapıyorum?
Sanırım tek eksiğim yalnızlığıma eşlik edecek sıkı bir rock tınısı.
Ya Dost, şu anda nerededir, ne yapmaktadır acaba? Mutluluğu arayan iyi kalpli bir çocuk olduğundan pek kuşku duymadığım bu arkadaşımın iletişim tarzındaki kendi kendini çelmeleyen önyargıları, kimbilir hangi korkutulmaların ürünü olan istinat duvarlarını anlamaya çalıştım. Bağımsız ruhlu, gururlu, uygar, ama galiba biraz özgüvenden yana zayıf bir insandı. Hiç kuşku yok ki o da bundan çok daha iyisine lâyık. Umarım bulur aradığı neyse.
Umarım ben de bulurum.
Kozamdan dışarıya kafamı uzatıp toplum içine karıştığım ender zamanlardan birinde ansızın karşıma çıkıveren bir aynada gördüğüm yüzümde yakaladığım gıcık bir ifadeyi anımsadım sonra. Nasıl da şaşırmıştım. Benim yüzüm o değildi ki. Derinlerde saklı kırılgan çocuk ruhumu incitici sözlerden esirgemeyi amaçlayan bir zırhtı bu belki. Birkaç yıl önce bir okurum "sizinle tanışmayı epeydir istiyordum, ama duruşunuzda öyle mesafeli bir hava var ki, terslersiniz diye çekindiğimden uzun süre yaklaşmaya cesaret edemedim" dediğinde de şaşırmıştım. Hiç farkında değildim öyle ulaşılmaz görünümlü biri olduğumun. Meğer ne kadar farklı bir çehre görüyormuşum aynada dişimi fırçalarken, komik suratlı oğlan çocuğunu meğer nasıl sarıp sarmalıyormuşum kötü titreşimlerden etkilenmesin diye.
Gidip dünkü lokantada akşam yemeği yedim. Acıktığımdan değil sıkıldığımdan, dışarı çıkmış olmak için. Lokantacıya tekrar otobüs saatlerini sordum. Üşenmedi gitti, yandaki acentadan öğrenip geldi. Pokara haritasını getirdi (dün de yapmıştı bunu) otobüse bineceğim noktayı gösterdi. Adamcağız beni gitmem için ikna etmeye çalışıyor neredeyse, bense yeni bir yolculuğa çıkmamak için bin dereden su getiriyorum. Buna ne demeli, "yollarda yaşamak istiyorum" diye nağmeler düzen adamın bu çelişkisine? Adımını attığı her otel odasına postu serip sekiz on gün kalan bezgin gezgin, kıpırtısızlığa isyan eden ve kıpırdanmaya üşenen zoraki yolcu, bendeniz cennet kuşu.
Rupiler de sınıra dayandı, artık rupi mazeretim de kalmadı yola çıkmamak için. Pokara'daki otel odasına tutunamazsın 'gezgin'. Doğrusu şu ki, sen hiç bir yere tutunamazsın. Nereye gidersen git, karşında aynı tedirgin hayaleti bulacaksın. Sen en iyisi evine dön.
"Find a girl, settle down;
if you want you can marry.
Look at me, I am old,
but I'm happy."
Sonunda gidip Sunoli biletimi aldım. Hiç acımadı. Günlerdir tepeme çökmüş olan sıkışıklık duygusu hafifledi. Çantam hazır, sırada otel ücretini sopa yemeden ödemek ve beni sabah altıda uyandırmalarını rica etmek kaldı.
"There's a way and I know,
that I have to go away.
I know, I have to go."
Bu türkü de din kardeşimiz Yusuf İslâm'ın Cat Stevens diye bilindiği günlerden kalma. Bu kopuş ve rüzgârla sürükleniş türküleri şu sıralardaki haleti ruhiyeme cuk oturuyor. Karambolden kırkbir gol yediğim ilk kırkbir yılımı anımsattığı için mi, bilemiyorum.
Kırkbir kere maalesef!
Nereye? - Necdet Şen ~ Hindistan, Nepal, Pakistan ve İran yollarında aylar süren yolculuğun güncesi. 264 sayfa, 22 renkli fotograf, Parantez Yayınevi 2001
Düşünenlerin düşünceleri
Aynadaki ben miyim? Hayır, o kişi ben olamam, belki de benim bir kırılmamdır. O bense, eylemde bulunan kim? Eyleyen ve aynadaki kişiler birbirine pek benzemiyor. Bulmam lâzım yolunu bir şekilde, ne birleştirecek aynadakini eylemde bulunan ben ile. Hayat benim için, büyüdükçe, okudukça zorlaştı. Ben basitliği aradıkça, bölündüm, karmaşıklaştım, kafam karıştı. Huzur bulmak galiba bu bölünmüşlüğü onarmakla mümkün. Peki bu nasıl olacak? Ben nerede, nasıl tamlayacağım, neye evireciğim kendimi? Ah bir bilsem bu nasıl olacak! Yolculukla mı? İnsanlardan uzaklaşarak mı? Daha az tüketerek mi? Severek mi? Giderek mi? Terk edilerek mi? Ölümü düşünerek mi? Ağlayarak mı? Bunların çoğu başımdan geçti. Ama bir türlü hafiflemedim daha da ağırlaştım, kitapla toplum arasında gidip geldim. Bazen birini haklı çıkardım, bazen ötekini, şimdilerde ise denge kurmaya çalışıyorum ikisi arasında. Sildim yazdıklarımı, sonra yeniden yazdım bunları.
Cümlelerarasıgülümsemedurakları - 2 Şubat 2009 (20:44)
Her girdiğim kitapçıya soruyorum "Nereye?" isimli Necdet Şen'in kitabı var mı? Diyerek. Başka türlü nasıl teşekkür edilir bu cümlelere bilemiyorum.
İlker Tortop - 6 Şubat 2009 (02:36)
Bir ara online kitap sitelerinden birinde kitabınızın altında bir yorum görmüştüm. Bilmiyorum hâlâ var mıdır?
Özetle "ben bu kitabı seyahat rehberi zannedip almıştım, meğer Necdet Şen kırkına gelip de bir ev sahibi olamama kompleksini anlatıyormuş" gibi bir şeydi.
O yorumu okuyunca yazarlığın ne kadar umutsuz bir iş olduğunu düşünmüştüm. "Bu mudur yani onca sözden sonra anlaşılan şey" diyesi geliyor insanın.
Hani bir yazınızda siz de diyorsunuz ya "meramını ne kadar iyi anlatırsan anlat, herkes kendi beyninin ışıltısı kadarını alır" diye, tam da ona örnek olsun diye yazılmış gibi bir yorumdu o yorum.
Nereye'yi ilk çıktığı zaman alıp okumuştum. Şimdi bu bölümü burada tekrar okuyunca o komik yorum aklıma geldi, paylaşayım dedim.
Semiha Tolon - 4 Mart 2009 (15:42)
Kitap Kurdu
Kaynana şekerleri ve Bruce Lee
Ali Türkan
Tıpkı o filmlerdeki gibi, ölenlerin "kötü" adamlar olduğuna inandırıldığımız zaman, bizim için sorun kalmıyor. Bu da altıncı kaynana şekerinden daha zor bir denklem haline geldi benim için. Üstelik bir şeyler de fena değişti. Devam
Düşmanlığın kime?
Necdet Şen
Hayatın binbir rengi mi yoksa hoşgörü ve şefkatle bakmaya cesaret edemediğimiz? "Öcü"lerimiz, dostlarımızın bugünden yarına değişen ve yine değişebilecek olan halleri mi? Devam
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Sonuçta hepsi de 'vatansever' olan bu gençler, en büyük engellemeyi, Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa gibi bürokratlardan gördükleri için, Padişah'tan çok Tanzimat bürokrasisine düşman oldular.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Yine de kendi fikrimi beyan edeyim... Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
İslâmi hareketin devlet talebi yok
Vahap Demir
Farklı din anlayışlarının ve farklı taleplerin olması bir tehdit unsuru olamaz. Ne yazık ki; kimin neye, ne kadar inanacağı nasıl bir din anlayışına sahip olması gerektiği, hiç üzerimize vazife olmadığı halde hep kendimizi bu işe memur hissettik. Devam
Kuş kanadı kalem olsa
Erdem Abaka
Peki, hayat hiç olmadığı kadar sert ve acımasızca üstelik anlam verilemeyen bir hırsla sanki bir intikamı varmış gibi sıkıştırmaya başlayınca ne yapmalı insan? Cevap hem çok hem hiç yok. Devam
Hangimiz yalnız değiliz ki?
Meltem Tolunay
Asla kullanmayacağınızı bildiğiniz halde "bir gün işe yarar" diye istiflediğiniz şeylerden, örneğin size gelmiş hediyelerin paket kâğıtlarıyla kurdelâlarından başlayabilirsiniz atmaya. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »